''Ve küller, kendilerini savuran rüzgârı asla affetmez."
Aynadaki yüz, bana ait olmayan ama diyetini her saniye ruhumla ödediğim yabancı bir hikâyenin enkazı gibiydi.
Musluktan iplik gibi sızan paslı kuyu suyu, lavabonun sararmış, çatlak mermerinde ağır ve kan rengi lekeler bırakarak akıyordu. Zamanın ve ihmal edilmişliğin kiri bu taşın gözeneklerine öyle bir işlemişti ki, tıpkı benim hafızama işleyen o silinmez lekeler gibi, kazısan da çıkmazdı artık, yaşamak için tek çare o lekelerle yaşamayı öğrenmekti. Avuçlarımı o buz gibi, metalik kokan sıvıyla doldurup yüzüme sertçe çarptım. Tenimdeki kir, barut kokusu ve gecenin isi suyun akıntısına kapılıp lavabonun karanlık deliğinde kaybolurken, geride kalan tek şey susuzluktan ve rüzgârdan yarılmış, kurak bir toprak gibi çatlamış dudaklarımdı. Gözlerimi yavaşça kaldırdım. Aynadaki yansımamla göz göze gelmek, dibi görünmeyen, dondurucu bir kuyuya bakmak gibiydi. Koyu kahve, hatta neredeyse katran siyahına çalan o gözlerimde ne bir acıma, ne bir korku, ne de geçmişe dair bir pişmanlık kırıntısı vardı. Beyaz tenim, günlerce havasız kalmanın, izbe hücrelerin ve sığınakların o karanlığının rengini taşıyordu; solgun, mermer kadar hareketsiz ama bir o kadar sert. Islak saçlarım parça parça yüzüme yapışmış, elmacık kemiklerimin keskin hattını daha da belirgin kılmıştı.
Bedenime sıvanan bu kan, barut ve ölüm tortusundan bir an önce sıyrılmak; zihnimi yıkar gibi tenimi kaynar suların altına bırakmak istiyordum. Ancak hakikat, derinin çok daha derinlerinde kök salardı. Biliyordum ki yeryüzündeki hiçbir su, ruhuma sinsice işleyen o ağır geçmişin izini; yangının kokusunu, yetimhanenin dayaklarını, iliklerime kadar işleyen o yalnızlığın ve avuçlarımda kuruyan ilk kanın lekesini söküp atmaya yetmezdi. Ben henüz yedi yaşındayken, o karanlık cehennemin ve bitmek bilmeyen acıların ortasında vaftiz edilmiştim.
Dün gece işi hallettikten sonra Hacı bize ulaşıp bulunduğumuz bölgedeki en yakın hücre evlerden birine geçmemizi, ekibinde orda bizi bekliyor olacağını söyledi. Hücre evler kimsenin dikkatini çekmeyecek, içerisinde biri yaşıyor mu yaşamıyor mu diye umursanmayacağı, kimsenin ikinci kere dönüp bakmayacağı tarzdan yerlerdi ve bizler görev esnasında bu evleri kullanırdık. Vezirle irtibat kurup yeni emir gelene kadar orda beklenmemiz söylenmişti.
Kapısı menteşelerinden ayrılmış, banyosu ve tuvaleti tek bir kör düğüm gibi birbirine geçmiş bu dağınık gecekondunun tek odasına geri döndüm. Dışarıdan bakıldığında; çatısı yarı yarıya çökmüş, sıvaları dökülmüş, pencerelerine gazete kâğıtları yapıştırılmış sıradan, terk edilmiş bir harabeydi burası. Sokaktan geçen herhangi biri, bu yıkıntının gizli operasyonlar için kullanıldığını hayal bile edemezdi.
İnci, odanın tam ortasında, nereden bulduğunu bilmediğim birkaç kırık mumu etrafına kusursuz bir çember şeklinde dizmiş, gözlerini kapatmış meditasyon yapıyordu. Kıvırcık, gür turuncu saçları mum alevlerinin ışığında sanki kendi kendine yanıyormuş gibi parlıyordu. O narin, porselen bebekleri andıran kibar ve sevimli yüzünün altında, acımasız bir işkenceciyi, insanı diri diri soyabilecek o vahşi kadını sakladığını bilmeyen biri, onu bu ışıkta kutsal bir rahibe, bir azize sanabilirdi. Dalton ise köşedeki yayları fırlamış eski çekyatın üzerine uzanmış, rahatlamaya çalışıyordu ama vücudunun yarayla savaşmasından, bu soğuk havada pul pul ter döküyordu, sırılsıklamdı neredeyse.
Han, odanın köşesindeki kırık dökük, ahşap çekmeceleri hunharca karıştırıyordu. Sarışın, kalıplı ve geniş cüssesi bu küçük, basık odaya sığmıyordu sanki. 1.90’lık boyu ve yapılı omuzlarıyla odanın tavanını daha da aşağı basıyor, mekanı daraltıyordu. Tam bir avcıydı o; vurduğunu indiren, dünyada kullanamayacağı hiçbir silah, çözemeyeceği hiçbir bomba olmayan o deli dolu, şen şakrak çocuk, şimdi bir ilaç bulma ümidiyle her yeri dağıtıyordu. Birden Dalton’a döndü.
"Şşşttt topal," elindeki eski bir ilaç kutusunu havaya kaldırıp parmağında çevirerek. "Sana ağrı kesici aradım. Şu çekmecelerin birinde buldum. Al zıkkımlan şunu da odanın içinde çocuk gibi sızlanmayı kes artık."
"Gerek yok. Hissetmiyorum bile. Bu küçük kurşun sıyırığı mı koyacak bana? Ben ne acılar, ne cehennemler gördüm... Senin o haplarına mı kaldım ben?"
Han arkasını dönüp bana doğru gizlice göz kırptı. Sesini bilerek alçaltarak ama Dalton’un kulaklarının duyacağından emin bir şekilde: "Turna, şuna bak hele. Ben ilacı oraya ilk bıraktığımda kutunun yazılı kısmı üstteydi. Şimdi bakıyorum, kutunun yönü değişmiş, yanındaki bardaktaki sudan da bir yudum alınmış. Sözde bize erkeklik taslıyor domuz. Acıyı hissetmiyormuş... Ama çok pardon, söylemeyi unuttuğum bir şey var..." Pis pis, çocuksu bir keyifle güldü. "İlacın son kullanma tarihi geçeli tam dört yıl olmuş. Kutuyu bırakırken sonradan fark ettim. Ama neyse, ona bir şey olmaz, içmemiş ya zaten."
Dudaklarımın kenarı yukarı doğru kıvrıldı. Sadece küçük, solgun bir tebessüm. Ailemin ve çocukluğumun yok oluşundan, o yangın gecesinden beri kahkahalarla gülmek bana, bu bedene yasaklanmıştı. İçimdeki neşe ve çocuksu coşku, o gün o alevlerin arasında, tavan kirişleriyle birlikte çöküp küle dönmüştü. Ben sadece tebessüm ederdim; o da eğer ekibim yanımdaysa, hayattaysa ve güvendeyse.
"İnci’ye ne demeli?" diye devam etti, kafasıyla mum çemberini işaret ederek sesini iyice kıstı. "Valla nerden bulduysa mum bulmuş, yakmış, ortasına oturmuş ayin yapıyor. Onun yaptıklarına zaten ben akıl sır erdiremiyorum. Hatunun kafası bambaşka bir frekansta, biz ölümlüler anlayamayız onu."
"Bırak yapsın," dedim, şu an herkes nasıl rahatlayabilecekse öyle davranmalıydılar, işime gelirdi. Dalton’un yanına doğru adımladım. Ayaklarımın çürümüş tahtanın üzerinde çıkardığı gıcırtılı sesler boş odanın içinde yankılandı. Çekyatın kenarına çöküp pantolonunun paçasını yavaşça yukarı doğru sıyırdığımda, yaranın durumunun hiç de Han’ın hafife aldığı gibi olmadığını gördüm. Kurşun eti sıyırıp geçmişti ama derin, geniş bir kanal açmıştı. Operasyon sırasındaki o derme çatma, aceleyle yapılan pansuman yetersiz kalmıştı; kan, sinsi ve dur durak bilmeyen bir sızıntıyla esmer teninden aşağı, bileğine doğru süzülüyordu.
"Kanama durmamış," dedim, gözlerimi doğrudan gözlerine dikerek.
"Önemli değil," dedi, bakışlarını tavana dikip dişlerini sıkarak. Ama alnından şakaklarına doğru süzülen iri ter damlaları dudaklarının söylediği yalanı acımasızca ele veriyordu. Bu adam, yakın temas dövüşün kitabını yazmış, dünyanın en ücra köşesinde bile bir haber ağı olan, herkesten her şeyi öğrenebilen biriydi, genel olarak hep daha sakin daha sessizdi ama konu işe gelince bambaşka birine dönüşüyordu. Ekibin şifacısı oydu normalde; doktor falan değildi ama bizi o tedavi ederdi bir şekilde hallederdi ama şimdi kendisi yardıma muhtaçtı. O da et ve kemiktendi nihayetinde.
Ayağa kalkıp çekmecelere yöneldim, bir taraftan da odanın içine doğru: "Geçen ki baskından kalan saf kokainler hâlâ burada mı? Buralarda bir yere saklamıştık."
İnci gözlerini bile açmadan, o insanı yanıltan kibar, naif ve sevimli sesiyle mırıldandı: "Şu arkandaki eski ahşap dolabın üst rafında, bez bir torbanın içinde olacaktı."
Dolaba doğru uzanıp torbayı aldım. İçinden küçük, şeffaf bir paket beyaz toz çıkardım. Ardından mutfak tezgahının üzerindeki dökük alet çantasından hızlıca güçlü bir yapıştırıcı bulup tekrar yanına çömeldim. O, ne yapacağımı çok iyi biliyordu zaten.
"Biraz canın yanacak, bayağı yanacak," dedim gözlerimi kırpmadan.
"Sorun yok," dedi, gözlerini kapatıp derin bir nefes alarak.
Beyaz tozu açık, kanayan yaranın üzerine cömertçe ve yavaşça döktüm. Kokain, kılcal damarları saniyeler içinde büzüştürecek ve bölgede geçici, güçlü bir uyuşma sağlayacaktı. Beklemeden, hemen ardından yapıştırıcıyı tozun ve açık etin üzerine sıktım. Yapıştırıcı ve toz saniyeler içinde birleşerek yaranın üzerinde yapay, sert ve sızdırmaz bir polimer tabakası oluşturmuştu bile. Kan akışı, o yapay kabuğun altında anında kesildi. Bu, sahada zorda kaldığımızda kullandığımız, ilkel ama hayat kurtaran bir hileydi. Göğsü hızla inip kalkarak derin, rahatlamış bir nefes verdi. "Sağ ol," diye mırıldanabildi, gözlerindeki o minnet kırıntısını gizlemeye çalışarak.
Tam o sırada, odanın kasvetli sessizliğini köşedeki eski, telsiz telefonun keskin sesi bıçak gibi yardı. Han açtı telefonu. Hacı’ydı. Bizi hiçbir zaman yüz yüze görmemişti. Biz de onun yüzünü, kim olduğunu tam olarak bilmezdik. O sadece perde arkasındaki dahi bir hacker, bizi gökyüzündeki kameralardan izleyen bir uyduydu. Konuşurken sürekli dini kelimeler, dualar ve ayetler kullandığı için ona Hacı derdik.
"Selamün aleyküm cemaat-i müslimin. Naptınız, nerelerdesiniz? Can zayiatı var mı İslam ordusunda?"
"Aleykümselam mübarek. Can zayiatı yok da bizim posta güvercini vuruldu. Ama merak buyurma, bizim diğer kuş onu az önce uyuşturucu ve japon yapıştırıcısıyla yamadı. Şimdi fabrikadan yeni çıkmış gibi, eskisinden daha sağlam."
"Şakayı bırakın da şükredin halinize. Neyse, lak lakı kesin. Vezir hattı istiyor, onu bağlıyorum şimdi. Kendinize çeki düzen verin."
Ekran bir anlığına titredi, cızırtı yerini derin bir sessizliğe bıraktı ve o ses devreye girdi. Vezir... Benim kurtarıcım, karanlık dünyadaki tek sığınağım, babam, abim, her şeyim. Beni o yetimhanenin cehenneminden, o sapık müdürün dayaklarından çekip alan, beni yaşayan ölümcül bir silaha dönüştüren adam. Babamın dostu, dostunun emanetine sahip çıkan, kollayan bir dost. Aramızda her zaman aşılması imkânsız sınırlar, kalın buzdan duvarlar vardı. Beni çok sevdiğini, koruduğunu bilirdim ama bana hiçbir zaman bir baba gibi şefkatle sarılmamıştı. Hep bir çalışanı, en sadık ve en yetenekli askeri olduğumu söylerdi sadece o kadar. Ve ben onun için, tek bir kelimesiyle ölmeye de öldürmeye de hazırdım. Onun dışındaki herkes için geçmişim bir sırdı. Gerçek adımın Leyla olduğunu, o karanlık maziyi sadece Vezir ve ben biliyorduk; bu bizim aramızdaki sırrımızdı. Beni korumak için herkesten saklanan bir sır.
"Turna, durumu özetle."
"Sinyali takip ettik abi," dedim, sanki havadan sudan konuşuyormuş gibi, bizim için o kadar normaldi "Operasyon başarılı oldu. Adam konuştu, telefonunu ele geçirdik. Yeni ve çok büyük bir sevkiyatın hazırlığı içindeler. Sevkiyat İstanbul’dan kalkacak. Oraya gitmemiz gerekiyor."
Vezir hattın diğer ucunda bir an duraksadığını hissettim. O sessizlikte bile onun zihnindeki hesap kitapları duyabiliyordum. Sesindeki o mesafeli tonla, "İstanbul işi seninle olmaz. Oraya sen gitmeyeceksin Turna. Sen başka bir operasyon için burada lazımsın. Dalton, ayağının durumu ne? Eğer seni kısıtlayacaksa sen de merkeze dönüyorsun. İnci ve Han gidip halletsin, siz geri çekilin."
İçimde, kabuk bağlamış o eski yaranın birden sızladığını, ruhumun isyan ettiğini hissettim. İstanbul... Doğduğum, ailemi kaybettiğim, çocukluğumun alevler içinde küle döndüğü o lanetli şehir. Oraya gitmeliydim, gitmek istiyordum. O sevkiyatı durdurmalı, o masum insanların hayatını karartanların tepesine bir kabus gibi çökmeliydim. Sevkiyat aslında işin bahanesiydi bir bakıma ama o da bir etkendi sonuçta.
"Abi," Dalton araya girerek, çok sakin bir sesle. "O insanlar ne oldu?"
"Ekip gönderip aldırdım onları. Güvendeler, halledildi. Siz önünüzdeki işe bakın."
"Ben gitmek istiyorum abi," dedim. Benden beklenmeyecek türden bir çıkıştı aslında bu. "İnci ve Han diğer görevi devralabilir. İstanbul işini ben çözeceğim. Dalton’un ayağı kötü, o da onlarla dönebilir. Ben tek başıma hallederim."
Yattığı yerden hızla doğruldu. "Hayır, iyiyim abi. Biz Turna’yla gideriz. Han’la İnci geri dönebilir. Beni bir kurşun sıyrığı durduramaz, yürürüm ben."
Vezir tam tekrar itiraz etmek, o emrini vermek için nefes alıp söze girecekken, Hacı araya girdi: "Abi, müsaadenle bir kelam etmek isterim izin verirsen. Bence hepsi beraber gitmeli. Eğer söylendiği ve bizim de beklediğimiz kadar büyük ve organize bir sevkiyatsa, orada bir orduyla bekliyor olacaklar. Birbirlerine ihtiyaçları var demektir. Adamlar bizimkileri tanımıyor zaten henüz. Hepsinin gitmesi en hayırlısı ve selametlisidir."
Vezir kısa bir süre sessiz kaldı. Onun bu derin sessizlikleri, kararlarının ağırlığını ve geri dönüşü olmadığını gösterirdi. "Pekâlâ," dedi en sonunda şaşırtıcı da olsa, teslimiyeti hoşnutsuzdu. "Ama benden ikinci bir arama gelene kadar tek bir adım atmayacaksınız. Ne yapacağınızı, nerde kalacağınızı ben size bildireceğim. Hazırlanın." Telefon kesildi. Oda yeniden sessizliğine gömüldü.
Beklemek, zamanın yavaşça akan bir zehre dönüşmesidir. Zaman uzar, duvarlar daralır ve zihindeki gölgeler gerçek hayattan daha büyük görünmeye başlar. Elimdeki paslı konserve kutusundan bıçağımın ucuyla bir parça soğuk et alıp çiğnedim. Tat almıyordum; etin ne tuzu vardı ne lezzeti, sadece bedeni ayakta tutmak, motoru çalıştırmak için yakıt alıyordum. Gecekondunun çatlak kırık camından dışarıyı, zifiri karanlığa ve sise gömülmüş boş araziyi izliyordum bir taraftan da. Biten konserveyi çöpe atıp, başka kahve kalmamasından dolayı mecbur kalarak içeceğim 3’ü1 arada, istediğim hazzı yaşatmayacaktı bana ama yine de tatmin eder günü kurtarırdı. Kahve poşetinin ağzını yırtıp plastik bardağa boşalttım, küçük cezvede ısınan su, bardağı tam doldurmaya yetmemişti ama fark etmezdi bir yudumluk dahi çıksa kabulümdü zaten. Sağ elimde kahve, sol parmaklarımın arasında ise sinsi bir çizgide yanan sigaram vardı. Duman, camın çatlaklarından içeri sızan soğuk rüzgârla havada garip şekiller çizerek dağılıyor, zehirden her nefesi çekişimde de cızırdayarak sonunun yaklaştığını çığırıyordu.
Han sessiz, neredeyse bir kediyi andıran adımlarla yanıma yaklaştı. O cüssesine rağmen bir gölge gibi yürümeyi iyi bilirdi. Her zamanki rahatlığı ve pervasızlığıyla camın önündeki paketimden bir sigara çekip yaktı. Gözlerinin bir an masanın üzerindeki kahve bardağıma kaydığını gördüm. Elini uzatıp bardağı alacak, benden bir yudum çalacakken, ani bir refleksle bardağımı kenara çektim. Bakışlarımı ona diktim, gözlerimdeki o hoşnutsuzluğumu gördü.
"Kahvem benim ince çizgim. Veremem. Git, kendine yap."
"Cimriye bak hele! Bir yudum kahveyi mi sakınıyorsun kardeşinden? Hey yavrum hey...” Bir yandan bir elini sallıyor bir yandan da beni kınayan bir ifadeyle yüzünü buruşturuyordu. “İnsan her gün canını emanet ettiği, sırtını gözü kapalı döndüğü öz kardeşinden bir fırt kahve sakınır mı? Dost değil düşman gezdiriyoruz yanımızda. Arkamdan vursan bu kadar acıtmazdı Telli Turnam."
Ona sadece ters ters baktım, cevap vermedim, laf cambazlığına girmedim o her zaman ki Han’dı işte onunla laf dalaşına girilmezdi, enerjim yetmezdi zaten ve açıkçası kazanamazdım. Bakışlarımı tekrar dışarıdaki o zifiri karanlığa çevirdim. Kimseyle temas etmek, kimseyle ruhsal bir bağ kurmak istemiyordum. Yetimhaneden sonra mecbur kalmadıkça en yakınlarıma, can dostlarıma bile dokunmuyor, dokundurtmuyordum. Bu benim hayatta kalma zırhımdı; tenim benim sınır kapımdı. Onlara bağlanmamak zordu, birbirimize canımızı emanet ediyorduk. Canını emanet ettiğin insanla aranda bir bağ olmaması, düz duvar olmaya çalışmak, hissetmemek mümkün değildi.
"Niye İstanbul’a gitmekte için bu kadar ısrar ettin?" diye sordu aniden, sesindeki o laubaliliği silip gözlerini kısarak.
"O insanlara üzüldüm," dedim yalanımın arkasına sığınarak. "O yüzden ben kendim halletmek istedim."
"Biz hep öyle insanlarla karşılaşıyoruz bu dünyada," sesi bu kez bir çocuğun değil, çok şey görmüş bir adamın olgunluğuyla tınladı. "Değişen ne bu sefer? Bizim işimiz, gerçeğimiz, dünyamız bu zaten."
"Dalton..." sesimdeki suçluluk duygusunu bastıramayarak. "Vurulmasını engellemeliydim. Benim dikkatsizliğim, benim anlık boşluğum yüzünden vuruldu çocuk. Benim hatamdı."
"Yani sadece Dalton’a borç bildin kendini, o yüzden gitmek istedin. Başka bir sebebi yok yani, öyle mi?" diye sordu, gözlerini kısmış, adeta bir yalan makinesi gibi ruhumu elekten geçirip, beni tartıyordu.
"Öyle, başka ne sebep olabilir ki?"
Derin bir iç çekip, sigarasının izmaritini camın kenarındaki kirişte ezip çöp için buradan giderken imha edeceğimiz poşetin içine attı. "Öyle olsun bakalım... Neyse, ben içeri geçeyim de biraz da İnci’yle uğraşayım, mumlarına falan üfleyeyim de delirsin." Arkasını dönüp o dökük odaya doğru yürüdü. Tekrar o çatlak camın önünde, kendi karanlığımla baş başa kalmıştım, her zamanki gibi.
***
Sabahın ilk çiğ ışıkları gecekondunun kirli, lekeli camlarından içeri sızdığında, odada benden başka herkes derin bir uykunun kollarındaydı. Camın önünde, zamanı durdurmuş bir heykel gibi, neredeyse gözümü bile kırpmadan bir ayağı sallanan rahatsız edici küçük bir taburenin üzerinde beklemeye devam etmiştim.
Telefonun o kulak tırmalayan keskin sesi odadaki sessizliği bir giyotin gibi kesene kadar...
Sesle birlikte ekip anında, tek bir vücut gibi irkilerek uyandı. Han’ın eli saliseler içinde belindeki silaha gitti, Dalton yattığı yerde doğrulup yarasını kontrol etti, İnci gözlerini açıp mumların küllerine baktı. Telefonu hızla açtım.
"Selamün aleyküm kardeşlerim. Sabah şerifleriniz hayrolsun, dualarınız kabul olsun," diye girdi söze, sesinde sabahın o dinginliği vardı. "Dalton, nasıl oldun koçum, ayak ne alem de?"
"İyiyim kardeş, bomba gibiyim, sıkıntı yok,"
"Allah iyilik versin, derman versin. Plan kesinleşti. Hepiniz Libya üzerinden kalkacak olan yük gemisiyle İstanbul’a giriş yapacaksınız. Oradan sonra gideceğiniz, kalacağınız güvenli evin adresi size inince mesaj yoluyla atılacak. Abi böyle kararlaştırdı, itiraz istemiyor. Şimdi hemen hazırlanın ve çıkın, vakit daralıyor. Gece tam vaktinde limanda olacaksınız. Limanın girişinde bir adam sizi karşılayacak ve şifreyi soracak. Şifre: 'Günlük Güneşlik'. O adam ihtiyacınız olan her şeyi, mühimmatı ve kimlikleri size teslim edecek. Sonrasında İstanbul’a gidene kadar dalgalarla yalnız başınızasınız. Karaya ayak bastığınızda tekrar iletişim kurulacak. Gittiğinizde arabaları limanın dışındaki o boş arazide bırakın, anahtarları üstünde kalsın. Birileri gelip arabaları halledecek, her zamanki protokol. Unutmayın, yolunuz açık, gazanız mübarek olsun."
Telefon kapandı. Cihazın ekranı karardığında odada bir hareketlilik başladı. Evdeki o kısıtlı imkânlarla üzerimizdeki kiri alelacele temizledik. Evdeki yedek kıyafetlerden olabildiğince en uygun olanları seçip hızlıca hazırlandık. Aylardan ekimdi; dışarıda sonbaharın o insanı kemiklerine kadar üşüten, tekinsiz gri rüzgârı esiyordu ama seviyordum bu kapalı, soğuk havaları. Yazdan nefret ederdim ben soğuk kar kış insanıydım.
Üzerime siyah, boğazlı yün bir kazak, altına vücudumu tamamen sarıp, sıkan dar siyah bir pantolon ve onun üzerine de giyecek başka bir ceket olmadığından bulduğum siyah erkek deri ceketini geçirdim. Ayağımda ise bileklerimin hemen üstünde biten, bileklerimi sıkıca kavrayan dar siyah postallar vardı bir numara falan küçük gelmişti, ayaklarım içerde büzüşmüş, şimdiden acısını belli edercesine vuruyordu topuğuma. Buradaki imkanlarla ancak bu kadar oluyordu, üstümüzden o kiri pisliği attık ya o bana yeterdi, onlar yerine ne olsa hiç itiraz etmeden giyerdim zaten. Aynaya son bir kez baktım; tamamen karanlığa, gecenin rengine bürünmüştüm. Dalton ise lacivert bir eşofman altı, gri bir kazak, siyah klasik takım elbiselerin altına giyilenler tarzında bir ayakkabı ve üzerine haki renkli sportif bir ceket giymişti.
Evden hızla çıkıp. Arabaların üzerindeki tozlu, çamurlu brandaları tek hamleyle kaldırdık. Bu sefer sürücü koltuğuna ben oturdum, arabanın o soğuk derisi anlık titrememe sebep oldu. Dalton yanıma, yolcu koltuğuna yerleşti. Han ve İnci de diğer arabayla bizi birkaç yüz metre geriden, bir gölge gibi takip edecekti.
Yol sessiz, kasvetli ve alabildiğine uzundu. Dalton zaten yapısı gereği sessiz, kelimelerini tartan bir adamdı o haber ağını bu suskunluğunun arkasında yönetirdi. Araba asfaltı bir canavar gibi yutarak ilerlerken, içimdeki o suçluluk ağırlığına daha fazla dayanamadım. Gözlerimi yoldan, o beyaz çizgilerden ayırmadan:
"Daha dikkatli olmalıydım, seni vurmalarına izin vermemeliydim. Benim gözetimimdeydin."
Koltuğa iyice yayılmış, gözleri kapalıydı, sanki derin bir uykudaymış gibi. Hiç gözlerini açmadan, o her şeyi hafife alan haliyle mırıldandı: "Saçmalama. Kapat şu konuyu."
"Ciddiyim,"
Direksiyonu parmak boğumlarım beyazlaşana kadar sıkarak. "Seni kollamalıydım, fark etmeliydim. O an düşünemedim, hesap etmeliydim böyle bir sızmayı. Vezir telefonda bana senin hesabını sordu. 'Bu ekibin başı sensin, senin himayendeki adam vuruluyor, sen o vurulurken izledin mi?' dedi. Haklıydı, ben liderim."
Gözlerini yavaşça açıp, o koyu esmer yüzündeki ciddi bakışlarını bana çevirdi. “Abi ne derse desin, araya girdim işte telefonda, bir şeyim yok dedim ona. Sadece küçük bir sıyrık bu, abartılacak bir durum yok.”
“Daha kötü olabilirdi, kurşun kemiği parçalayabilir ya da damara gelebilirdi.”
“Ama olmadı. Yeter, bitti bu konuşma. Uzatma artık, sonuç olarak hayattayız ve gidiyoruz."
Dudaklarımı birbirine bastırdım, tek bir kelime bile çıkmadı ağzımdan. Konuşma orada, kapandı ama içimdeki o yetersizlik, o geçmişten gelen koruyamadığı şeylerin faturası içimde kapanmadı, kapanacağa da benzemiyordu.
Limana vardığımızda gece yarısını çoktan geçmiş, zaman sabaha doğru evrilmeye başlamıştı. Arabaları protokol gereği anahtarları üzerinde, terk edilmiş birer ceset gibi bırakıp indik. Girişte, elindeki eski, telleri dökülmüş çalı süpürgesiyle hayali tozları süpüren, yüzü derin yarıklar ve kırışıklıklarla dolu, kamburu çıkmış yaşlı bir amca vardı. Biz yaklaşırken süpürmeyi bıraktı, donuk, gri gözlerini üzerimize dikti.
"Havalar nasıl yeğenim?" diye sordu, sesi mezarlıktan yükselen bir fısıltı gibi çatallıydı.
Han bir adım öne çıktı, elleri ceketi cebinde, yüzünde o lakayt ifade vardı. "Günlük güneşlik dayı," dedi, şifreyi gecenin karanlığına bırakarak.
Yaşlı adam hiç bozuntuya vermeden, sanki her gün bu saatte bunu yapıyormuş gibi, yanında taşıdığı o kirli, plastik çöp arabasının içinden ağır, siyah bir çanta çıkardı ve Han’a doğru attı. Ardından cebinden alelacele katlanmış, avucunun içinde buruşturulmuş küçük bir kâğıt parçası çıkarıp verdi eline. Tek bir kelime bile etmeden arkasını döndü ve süpürgesini asfaltın üzerinde sürüyerek karanlığın içinde kayboldu.
Han kâğıdı açtı, telefonunun ekran ışığını hafifçe yansıtarak üzerindeki yazıyı hızla okudu: "Gemi koyu mavi gövdeli. Adı M/V CEDRUS. Kıç tarafında MONROVIA yazıyor, altında da Liberya bayrağı varmış. Üç numaralı rıhtımda bağlı, bizi bekliyor. Çakmak?"
Cebimden çıkardığım metal çakmağı ona doğru fırlattım havada yakalayıp tek bir hareketle çaktı ve kâğıdı köşesinden ateşe verdi. Kâğıt saniyeler içinde alev alıp küçüldü, parmaklarının arasından simsiyah bir kül olarak rüzgâra karıştı.
Rıhtım boyunca, gecenin o buz gibi, tuz ve pas kokan nemli havasını ciğerlerimize çekerek yürüdük. Güvertenin ortasında, pas izleriyle ve deniz tuzuyla kaplanmış sarı vinçler gökyüzüne doğru birer canavarın kolları gibi yükseliyor, üst üste, birer kibrit kutusu gibi dizilmiş konteynerler, limanın projektörlerinin o solgun, hastalıklı sarı ışığı altında derin gölgeler yaratıyordu.
Etrafı gözlerimizle tarayarak, adımlarımızı ses çıkarmamak için birer hayalet gibi basarak ilerledik. İnci bizden iki metre kadar önde, o narin ama ölümcül adımlarıyla adeta uçarak yürüyordu. Birden durdu, elini iskelenin karanlık tarafına uzatarak bir gövdeyi işaret etti. "Doğru gemi buysa, iskelede üçüncü halata yanaşmış olmalı... Evet, bulduk," dedi fısıldayarak. Sesindeki o kibarlık o naiflikle bu kızın acımasız bir işkenceci olduğuna kimse inanmazdı.
Gemiye sessizce, kimsenin ruhu bile duymadan, gölgelerin bir parçası gibi sızdık. İçeride ses çıkartıp kimseyle karşılaşmamak için adımlarımızı neredeyse milimetrik hesaplayıp, geminin demir merdivenlerinden kayarak iniyorduk. Konteyner dağlarının arasında ilerlerken, aradığımız o işareti bulduk sonunda. Kulp kısmının üzerine küçük, sarı bir güneş çıkartması yapıştırılmıştı. Çıkartmayı yavaşça, tırnağımla söküp cebime attım ve konteynerin ağır, paslı demir kapısını aralayarak içeri sızdık. Kapı arkamızdan kapandığında içerisi zifiri karanlığa ve ağır bir demir kokusuna teslim etti bizi.
Telefonlarımızın flaşlarını açıp ortamı hafifçe aydınlattık. Han, yaşlı adamın verdiği o ağır çantayı yere koyup fermuarını açtı. İçinden her birimiz için özel serilerle temizlenmiş, seri numaraları kazınmış susturuculu silahlar, karbon bıçaklar, farklı ülkelerin mühürlerini taşıyan sahte pasaportlar, deste deste nakit para, birkaç konserve ve siyah, kalın poşetler çıktı. O poşetlerin ne işe yaradığını hepimiz çok iyi biliyorduk; günlerce bu karanlık demir kutunun içinde kalacaktık ve geride hiçbir biyolojik iz, tek bir kıl tüy bile bırakmamamız gerekiyordu.. Tuvaletimizi o poşetlere yapıp, zamanı geldiğinde geminin küçük havalandırma deliğinden denizin derinliklerine fırlatacaktık. Protokol uğraştırıcıydı ama bizi görünmez kılıp güvende tutan da buydu.
Çok geçmeden, gemi büyük bir gürültüyle ve sarsıntıyla çalışmaya başladı. Bastığımız demir zemin titredi, konteynerin duvarları uğuldadı. Gemi hareket ediyordu artık. İstanbul’a doğru, geçmişimin başladığı ve muhtemelen tüm çarkların yeniden dönmeye başlayacağı o şehre doğru yol alıyordum.
"Ben nöbet tutarım," dedim flaşları kapatıp karanlığa gömülürken. "Siz uyuyun, dinlenin."
Han hemen karanlığın içinden itiraz etti, sert sesiyle. "Saçmalama Turna. Günlerdir gözünü bile kırpmadın, yüzün kireç gibi. Ben beklerken uyu, hadi."
"Ben de çok uyudum arabada gelirken. Siz geçip yatın, nöbet bende, ayağım da uyuştu zaten."
Alayla Dalton’un olduğu tarafa doğru döndü, karanlıkta bile sırıttığını hissedebiliyordum. "Saçmalama topal! Git yat dinlen, o bacağındaki yapıştırıcıyı zorlama. Bize İstanbul’da sağlam basan bir adam lazım."
"Benim bir şeyim yok, amma abarttınız be,"
"Tabii, tabii... O yüzden mi ağrıdan kıvrandın içeride?" dedi, üsteleyerek keyifle. "İçmem dediğin o tarihi geçmiş ağrı kesiciyi hem evden çıkmadan önce hem de buraya gelmeden önce leblebi gibi yuttun. Gördüm oğlum, yeme beni, yakalandın."
"İçmedim," dedi ters ters, ikisi de çocuk gibi inatlaşıyordu sürekli. "Sadece kutuya baktım, rengini merak ettim."
İnci köşede oturmuş, onların bu karanlıktaki didişmesini içten bir gülümsemeyle izliyordu. Onlar susmak bilmeyince, konteynerin en kuytu, en karanlık köşesine geçip sırtımı o soğuk demir duvara yasladım. Dizlerimi göğsüme doğru çektim.
"Susun artık," dedim, sesimi sert tutmaya çalışarak, sanki ben anneydim de iki yaramaz oğlum vardı sürekli onlarla uğraşmak zorunda kalıyordum. "Uyuyacağım."
Odamıza, o demir kutunun içine anında bir sessizlik çöktü. Herkes bir köşeye çekildi, nefes sesleri birbirine karıştı. Gemi, Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla bir beşik gibi sallanırken, uykunun o acımasız, ağır kolları bedenimi yavaşça sinsi bir girdap gibi içine çekti.
***
Sıcak, alabildiğine sıcak bir yaz günüydü. Gökyüzü o kadar parlak, o kadar maviydi ki, insan bakarken gözleri kamaşıyordu. Evimizin o yeşilliklerle dolu bahçesindeydim. Babam ve Erhan abim... Evin önündeki o yemyeşil yonca alanını derme çatma iki büyük taş koyarak küçük bir halı sahaya çevirmişlerdi. Kıran kırana, neşeli bir maç yapıyorlardı. Babamın o gür kahkahası bahçede yankılanıyor, abim ise topu kaptırmamak için tüm gücüyle hamleler yapıyordu.
Ben bahçedeki köşemin üstünde oturuyordum. Üzerimde annemin aldığı o kırmızı çiçekli yazlık elbisem vardı. Bir taraftan da elimdeki o Barbie bebeğin sarı saçlarını düzeltiyor, onunla oynuyordum. Annem hemen arkamda durmuş, o narin, sıcak elleriyle benim uzun, simsiyah saçlarımı şefkatle tarayıp yavaşça örüyordu. Kulaklarıma, annemin sürekli mırıldandığı o tanıdık, melodi geldi.
"Evlerinin önü yonca, Yonca kalkmış dam boyunca... Bu yoncayı kurtarmalı, Kendi yârini bulmayınca..."
Huzurluydum, içimde tek bir korku kırıntısı bile yoktu. Az ilerde, ulu bir çınar ağacının gölgesindeki sallanan eski kundakta küçük kardeşimiz mışıl mışıl uyuyordu. Annem saçımın örgüsünü bitirip başımın üstünden koklayarak öptü. "Sıra bebeğinde güzel kızım, onu da süsleyelim," diye fısıldadı kulağıma.
Sonra birden, o mavi gökyüzü tam ortasından hançerlenmiş misali, bir siyahlıkla yarıldı. Mavilik yerini saniyeler içinde zifiri bir karanlığa ve ardından yükselen o cehenneme bıraktı. Bahçedeki o yeşil yoncalar anında kurudu, karardı ve yerini, insan boyu alevlere bıraktı. Kulaklarımı sağır eden, beynimin içinde patlayan o patlama sesiyle her yer sarsıldı. Her yer yangın yeriydi artık. Evimiz, anılarımız, annemin o yasemin kokusu alev alev yanıyordu, eriyordu. O yangının tam ortasında, küçücük bedenimle kalakalmıştım. Kıpkırmızı, alev dilleri etrafımı aşılması imkânsız bir duvar gibi sarmıştı, nefes alamıyordum.
"Baba! Baba! Anne!" diye avazım çıktığı kadar, boğazım yırtılana kadar ağlıyordum. Gözyaşlarım daha yanağımdan süzülmeden o sıcaklıkta kuruyordu.
Alevlerin o yoğun duman perdesinin arkasından babam belirdi birden. Yüzü acıyla, çaresizlikle kavrulmuştu. Elini o yangın duvarının arasından bana doğru uzattı. "Gel kızım! Gel bana, tut elimi!" diye bağırdı. Ben de o küçük, titreyen ellerimi ona doğru uzattım, ona ulaşmak için alevlerin üzerine doğru çırpındım. Ama o alevler, birer yılan gibi aramıza girip, bizi ayırdı. Birbirimize dokunamıyorduk. Babamın o sıcak elini tutamıyordum. Alevler onu benden, beni ondan koparıp sonsuz bir karanlığa doğru fırlatırken ben o yangının içinde çığlıklar fırlatarak kavruluyordum...
"Nefes al, uyan!"
Sıçrayarak, sanki boğuluyormuş gibi ciğerlerime hava çekerek açtım gözlerimi. Nefes nefeseydim, boğazım kurumuştu. Göğsüm hızla, düzensizce inip kalkıyor; kalbim göğüs kafesimi yırtıp dışarı fırlamak istercesine deli gibi vuruyordu. Alnımdan ve şakaklarımdan aşağı süzülen o soğuk, yapışkan ter damlaları gözlerime girip, yakıyordu. Karanlık, dondurucu konteynerin içindeydik yeniden. Han’ın, yüzünde o alaycı ifadeden eser kalmamış, yerine endişeyle bakan gözler yerleşmişti. Elini sakinleştirmek için, omzuma doğru uzatacak gibi oldu ama benim o istemsizce geri çekilmem ve yüzüne boş bakışlarla baktığımı görünce elini havada durdurup yavaşça geri çekti. Dokunulmaktan nefret ettiğimi biliyordu.
"İyi misin?" sesi koridorun sessizliğinde fısıltıyla yankılandı.
Onu duymazlıktan geldim, zihnimdeki o alevleri söndürmeye çalıştım ama annemin sesi kulaklarımdan bir türlü gitmiyordu, sürekli aynı türkü beynimde dönüp dolaşıyordu ama sözleri niye farklıydı anlayamıyordum. Hızla yerimden doğruldum, üzerimdeki o ağır, lanetli kabusun etkisini yok etmek için elimi yüzüme sertçe sıvadım. Sesimin titrememesine özen göstererek, "Saat kaç?" diye sordum, sakin hiçbir şey olmamış gibi bir sesle.
"Sabah 07:30 civarına geliyor."
Cebimden paketi çıkarıp titreyen parmaklarımın arasına bir sigara aldım, çakmağı çakıp ucunu yaktım. Derin, neredeyse ciğerlerimi patlatacak kadar büyük bir nefes çekip dumanı içimde tuttum, o zehir içimdeki yangını bastırırken kalbimin ritmi de yavaş yavaş o bilindik soğuk ritmine geri döndü. Bizim bu gergin seslerimize Dalton ve İnci de uyandı. Gözlerindeki o uykulu ama tetikteki bakışlarla bize, benim halime baktılar ama kimse tek bir soru sorma eylemine geçmedi, alışık oldukları bir görüntüydü bu durum ilk tanıştığımız zamanlar sadece nedenini sorma gafletinde bulundular ve aldıkları karşılık hoş olmadığından soruların devamı gelmedi. Benim sınırlarımı bilirlerdi.
Bu kahrolası kabuslar asla dur durak bilmiyor, bitmiyorlardı. Gözümü kapayıp derin bir uyku çekmeme asla izin vermiyorlardı, en son rahat bir uykuyu ailem hayattayken uyuyabilmiştim, şimdi gözlerimi bir saniyeliğine dahi kapasam kan ter içinde açıyordum geri.
"Ne zaman arayacak bu Hacı?" diye sordu Dalton, oturduğu yerde bacağını uzatarak. "Kaç gün oldu bu kutunun içindeyiz?"
"Daha yolumuz var, sabredin biraz," dedi İnci, pasaportların sayfalarını tek tek çevirip ışığa doğru bakarak. "Zamanı geldiğinde sinyal düşer."
Aradan tam üç koca gün daha geçti. O üç gün, Karadeniz’in o dondurucu, dalgalı ve hırçın karnında, bir demir tabutun içinde adeta bir ömür gibi uzadı, sündü. Zamanı; tatsız tuzsuz konserveler yiyerek, silahlarımızı hafızasından söküp tekrar tekrar takarak ve birbirimizin yüzündeki o yorgun çizgileri ezberleyerek tükettik. Ve nihayet beşinci günün o tekinsiz gece yarısı geldi. Saat sabaha karşı 03:30 sularıydı. Gemi büyük bir gürültüyle, metalin metale sürtünme sesiyle yavaşladı ve tamamen durdu.
"Gemi durdu," dedi Dalton, sesini alçaltarak kapıya doğru baktı. "Dışarıdaki motor sesleri ve ayak sesleri de kesildi. Herkes uyansın, vakit geldi."
Ekip saniyeler içinde, sanki hiç uyumamış gibi teyakkuza geçti. Tüm düşüncelerimi zihnimin en derin, en karanlık odasına kilitleyip belimdeki susturuculu silahı kontrol ettim, mekanizmayı sessizce geriye çekip bıraktım. Çantadan çıkan tüm mühimmatı, bıçakları ve sahte belgeleri üzerlerimize bölüştürdük. Konteynerin ağır, demir kapısını milim milim, ses çıkarmamaya gayret ederek aralayıp çıktık.
Dışarı çıktığımda, İstanbul’un uzun süre sonra gelen o tanıdık, nemli, ağır deniz ve yosun kokan havası sertçe yüzüme çarptı. İçimde tarifi imkansız anlayamadığım duygular silsilesi yaşadım bir an, o sert havayla birlikte içimden kopup giden bir şeyler vardı ama kendime dahi tarif edemiyordum nasıl hissettiğimi.
Liman sahası derin bir ölüm sessizliğine gömülüydü. Kimseye görünmeden, gölgelerin birer parçası gibi konteyner dağlarının arasından sızdık ve liman sahasını arkamızda bırakmayı başardık.
Han, sokak lambasının altındaki karanlığa sığınarak hemen Hacı’yı aradı. "Çıkış yaptık. Gemi durdu, sahadayız artık."
"Gördüm uydudan. İki saate yakın oyalandınız o demir kutunun içinde, çok sürdü, risk aldınız. Neyse, arabanız limanın iki sokak arkasındaki boş bir arazide bekliyor. Siyah bir Opel Corsa. Plakası 34 AE 19. Anahtarı direksiyonun hemen üstünde takılı, kalacağınız evin anahtarı da torpido gözünde. Evin tam konumunu ve giriş şifresini şimdi telefonunuza gönderiyorum. Çok dikkatli olun, burası görev yaptığınız başka yerlere benzemez."
Telefon kapandı. Arabayı bulmamız biraz zamanımızı aldı. Direksiyon koltuğuna bu kez Han geçip cüssesini koltuğa zor sığdırdı. Dalton öne, biz de arkaya yerleştik. Yol boyunca çıt çıkmadı arabanın içinden. İstanbul’un o ışıltılı, sahte ve günahkâr ışıkları arabanın camından süzülüp yüzümüze vururken, içimdeki o intikam, o hesaplaşma ateşi yeniden harlanıyordu. Bu şehir bana borçluydu.
Şehir, gece yarısından sonra tüm o parıltılı, riyakâr maskesini indirir, geriye sadece avcıların ve kaçakların soluduğu çıplak, dondurucu bir beton labirenti bırakırdı. İstanbul’un tekinsiz, yılan gibi kıvrılan arka sokaklarından sıyrılıp gönderilen konuma ulaştığımızda, gökyüzünü birer kibir anıtı gibi yırtan o büyük cam kulelerden birinin önündeydik. Rezidans, şehrin lüksle yıkanmış ama suçla beslenen o kirli damarlarının tam merkezinde yükseliyordu. Steril, soğuk ve alabildiğine yapay bir heykel gibiydi.
Han arabayı yeraltı otoparkının o sarı ışık saçan floresanlarının altına sızdırdı. Motorun homurtusu sustuğu an, arabanın dar kabinine kurşun gibi ağır bir gerilim çöktü. Kimse konuşmuyor, sadece dışarıdaki o sessizliği dinliyordu. Gönderilen mesajı telefonumun ekranında kaydırdım. Mesajda ana giriş kapısından geçebilmek için gerekli olan şifreyi ezberledim.
"Şifre girişteki ana panel için. Ev 32. Katta, en üst kat."
Arabadan birer gölge gibi indik. Adımlarımız, otoparkın beton zemininde en ufak bir sürtünme sesi bile çıkarmıyordu. Lüks Rezidansın ana giriş kapısının önüne geldik. Parmaklarımı panelin soğuk tuşlarında gezdirip şifreyi tuşladım. Son rakamı girip onay tuşuna bastığımda, panelin kırmızı ışığı sakin, davetkar bir yeşile döndü. Kapıyı hafifçe iterek lobinin loşluğuna sızdık.
Lobide ne bir güvenlik görevlisi ne de yaşayan bir ruh vardı. Duvarları kaplayan koyu renk mermerler, üzerimize çöken sessizliği daha da ağırlaştırıyordu. İzbe koridordan geçip asansörlerin olduğu tarafa yöneldik. Metal kapı üzerimize kapandığında, yukarı doğru sessiz ve baş döndürücü bir hızla tırmanmaya başladık. Gösterge panelindeki rakamlar birer birer yukarı fırlarken, içimdeki o tarifsiz, geçmişten gelen huzursuzluk hissi de aynı hızla büyüyordu. İçimde bir yerlerde, o yangın gecesinden kalan küller hafifçe savruluyor, tenimi sinsi bir sızıyla yakıyordu.
32...
Asansörün kapıları iki yana doğru pürüzsüzce açıldı. Koridorun en sonundaki, numarası sökülmüş o ağır, mat siyah renkli çelik kapının önüne kadar birer hayalet ordusu gibi ilerledik. Torpido gözünden aldığım ağır, demirden yapılmış anahtarı çıkardım. Anahtarı kapının yuvasına yerleştirdiğimde her çarkın dönüşünde çıkan o klik sesleri, koridorun sessizliğinde kulağıma bir bombanın patlaması kadar yüksek geliyordu.
Sola doğru çevirirken kilit, dilini ağır ağır geriye çekti. Tam kapının kolunu aşağı indirerek o karanlığı yarmak için hamle yapacaktım ki kapı, benim dokunmama fırsat kalmadan, içeriden büyük bir hızla sonuna kadar açıldı.
Göz bebeklerim, dairenin içindeki o zifiri, katran karası karanlıkla buluştuğunda milisaniyeler içinde havayı yırtan o uğursuz hareketi hissettim. İçeriden, o karanlığın kalbinden bir gölge, ölümcül bir hızla üzerime doğru fırladı. O kadar sessiz ve o kadar kusursuz bir zamanlamayla hareket etmişti ki, reflekslerim bile bir anlığına alarm verdi.
Daha ne olduğunu, karşımızdaki tehdidin boyutunu tam olarak kavrayamadan kendimi vahşi bir girdabın ortasında buldum. Adam benden bir kafa boyu daha uzundu; geniş, heybetli omuzları koridordan sızan cılız ışığı tamamen keserek üzerime bir karanlık gibi çöktü. Olabildiğince hızlı davranıp sol ayağımı bir milim geri attım gövdemi yana doğru eğerken, sağ elimle belimdeki silahımı çoktan kılıfından sıyırmıştım bile.
Bir tıkırtı koptu o eşikte.
Aramızdaki mesafe tamamen erimişti, birbirimizin teninden yayılan o sıcaklığı ve barut kokan nefesi hissedecek kadar yakındık. Adamın uzun, çelik gibi sert namlusu tam benim alnımın ortasına, iki kaşımın birleştiği yere gömüldü. Silahın soğuk metali tenime değdiği an zihnimdeki tüm sesler sustu, dünya dondu. Ancak benim silahım da boş durmadı. Aynı salise içinde, namlumu adamın bacaklarının arasına dayamıştım. Eğer tetiğe basarsa kafam bir saniyede darmadağın olacaktı; ama eğer ben tetiğe basarsam, o da bu dünyadan en acı verici şekilde kopacaktı. Tam bir kilitlenme haliydi bu. Ölümün iki uçlu keskin baltası, ikimizin de tenine aynı anda temas etmişti.
Arkamdan yükselen o tanıdık, kuru sesler koridorun duvarlarında birer birer patladı. Han’ın iri gövdesi bir adımda yanımda belirdi; Glock’unun namlusunu adamın şakağına öyle bir hırsla bastırdı ki, silahın çeliği adamın tenini içeri doğru ezdi. Dalton, bacağındaki o yarayı tamamen unutup sol çapraza geçti, silahını adamın göğüs kafesinin tam ortasına kilitledi. İnci ise gölgelerin arasından sızmış, o incecik karbon bıçağının ucu adamın şah damarının üzerinde tekinsiz bir çizgi çizmeye başlamıştı.
"Kımıldama," dedi adam.
Sesi pürüzsüzdü. Derinden gelen, hiçbir titreme ya da korku barındırmayan, insanın iliklerini donduracak kadar saf bir çelik gibi soğuk bir sesti bu. Kelimeler dudaklarının arasından dökülürken, alnımdaki namluyu milim oynatmadı, parmağı tetikte bekliyordu.
Gözlerimi ona doğrulttuğum o karanlık delikten, o ölümcül namludan yavaşça yukarı doğru kaydırdım. Koridorun sonundaki o cılız, sokak lambasının pencerelerden sızan yetersiz ışığı, tam o anda adamın yüzünün sol tarafına vurdu. Işık ve gölge, adamın çehresinde tekinsiz bir oyun oynadı.
Ve o an, göğsümün tam ortasına, kaburgalarımı kıracak kadar, tonlarca ağırlıkta bir beton çöktü. Zaman zihnimde darmadağın oldu, geçmişin çarkları acımasızca tekrardan dönmeye, ruhumun bedenimden çekilircesine kıvranmasına neden oldu. Her şey bir saniyede buharlaştı.
Adamın sol kaşının hemen üzerinden başlayıp, şakağını acımasız bir hatla geçerek elmacık kemiğinin üzerine doğru hafif bir kavisle inen o derin, çekilmiş yara izi...
O iz... Yıllardır her gece uykumu kanlı bir bıçak gibi bölen, beni rüyalarımda diri diri kavuran o çocukluk cehennemimin yegane nişanesiydi. O gece... Evimiz alev alev yanarken, tavan kirişleri üzerimize birer birer çökerken sırtına düşen o kor parçası yüzünden yaralanan çocuğun ta kendisiydi bu adam. Babamın uzanan elini tutamadığımda, alevlerin beni yutmasına ramak kalmışken o küçücük bedeniyle beni kucağına alıp o cehennemin dışına, karların üzerine fırlatan o isimsiz çocuk tam karşımdaydı işte.
İçimdeki o küçük, kimsesiz kız çocuğu, yedi yaşındaki Leyla, şu an zihnimin o kalın, korunaklı duvarlarına vurarak çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı. Yıllardır yeryüzünde bir hayalet gibi varlığını, gerçekliğini arayıp sorguladığım aklımın bana oynadığı bir oyun zannettiğim, beni o cehennemden çıkarıp tüm bu acıların kucağına atan, felaketimin mimarı, celladım, zamanında beni yaşatmak için ölümü göze alan çocuk, şu an namlusunu beni öldürmek için alnıma dayamış adamın ta kendisiydi.
Katran siyahı gözlerimle, dünyada ki tüm ormanları girdabına alıp yutabilecek gözlerinin içine baktım, dipsiz bucaksız derinine inenlerin içinden kaybolup çıkamayacağı o gözlerde ne bir aşinalık, ne bir şaşkınlık, ne de geçmişe dair en ufak bir kıvılcım vardı. Donuktu, bir katilin olması gerektiği kadar duygusuz. Beni tanımıyordu. Gözlerinde sadece karşısındaki tehdidi yok etmeye odaklanmış bir avcının acımasız ışığı vardı. Onun için ben sadece evine sızmaya çalışan, tehlikeli bir yabancıydım.
İçimde kopan o tarifsiz kıyamete, ruhumu un ufak eden o yoğun duygu seline rağmen yüzümü altında saklamaya çalıştığım o mermer maskeyi milim oynatmadım. Ne Vezir’e, ne karşımda duran bu ismini bilmediğim adama, ne de canımı emanet ettiğim ekibime bu sırra dair tek bir nefes, tek bir kelime söylemeyecektim. Bu sır benim lanetimdi ve benimle birlikte o karanlık mezara gidecekti. Kimseye hiçbir şey belli etmeyecektim.
Adamın gözlerindeki o keskinlik, etrafını saran namlulara rağmen bir saniye dahi sarsılmadı. Gözlerimiz birbirinden bir saniye olsun ayrılmadı, harelerime bakarken sanki en derin noktamı görmeye ruhumu son damlasına kadar emip kim olduğumu kendince anlamaya çalışıyordu. Ses tonundaki o soğukluğu milim bozmadan sordu:
"Kimsiniz?" dedi, namlusunu alnımdaki o noktaya daha da bastırarak. "Ve evimde ne arıyorsunuz?"
Karşı karşıyaydık; ölümün o incecik çizgisinde, birbirimizin nefesini soluyacak kadar yakın ama bir o kadar da yabancıydık. Birbirimize çekilmiş silahların gölgesinde, geçmişin ve geleceğin tüm yalanları o odanın karanlığında asılı kalmıştı. O, hayatını mahvettiği geçmişin karşısında durduğundan da, onu bekleyen gelecekten de bihaberdi. Bundan sonraki hayatı, kendi ellerimle kuracağım bir cehennemden ibaret olacaktı. Ve aramızda artık sadece namluların soğukluğu ve sinsi bir yılan gibi kıvrılan o ağır suskunluk kaldı.
Okudugunuz için çokkk teşekkürrrr ederimmmm❤️💫 yorum yapıp düşüncelerinizi belirtip beğenirseniz ve takip ederseniz çok mutlu olurummmm🫶✨