"Vicdan, yangından geriye kalan o tek yanık tahtadır; ne üstüne oturabilirsin ne de onu söküp kalbinden atabilirsin."
Namluların ucunda sallanan ölüm, koridorun rutubetli soğuğuna çakılı kalmışken zamanın lif lif çözüldüğü o uğursuz esarette sıkışıp kalmıştık. Bakışlarım karşımdaki adamın kaşının hemen üzerindeki o derin yara izine kilitlenmişti. Bedenimdeki her bir kas yay gibi gerilmiş, parmağım tetiğin o milimetrik boşluğunda kendi kıyametini bekliyordu. Koridorda, lobiden sızan cılız ve sarımsı caddenin ışığına karışan pıhtılaşmış bir nefes alışverişi vardı. Ölüm tam aramızda, un ufak olmaya hazır saydam bir cam tabakası gibi duruyordu.
Ama tam o anda, o dehşet verici sükûnetin ortasında, İnci’nin o kendine has, pervasız sesi gecenin yırtıcı sessizliğini delip geçti.
"Ay Turnam..."
Sesi o kadar neşeli, o kadar kaygısızdı ki sanki bir morgun soğuk zemininde değil de bir pazar sabahı kahvaltısında dedikodu yapıyordu.
"Bu çocuğu ne yapsak bilemedim ki ben ya? Çok yakışıklıymış şuna baksana bir... Heykel gibi mübarek. Yontmuşlar da koymuşlar salonun ortasına. İnsan bunu vurmaya kıyamaz kız, vursan günaha girersin vallahi."
Sırtımdaki terin soğuduğunu hissettim. Alnımdaki namlunun dondurucu baskısı bir milim dahi hafiflememişti ama karşımdaki adamın gözlerindeki o kapkara yeşiller, İnci’nin bu saçma çıkışına rağmen tek bir an bile benden sapmadı. Ne bakışları kaysın diye bir refleks gösterdi ne de şakaklarına gömülen iki ayrı silahın varlığına bir jest yaptı. Taş gibiydi.
Han ensesinden doğru derin bir nefes çekip hırladı. Şakağına silahını gömdüğü adama bakarken. "Ne heykeli la?" diye mırıldandı. " Kafan mı güzel senin? Olsa olsa Hindistan’daki o çirkin, maymun kılıklı putumsu şeylere benziyordur. Neresi heykel bunun? Maymun suratlı herifin teki işte."
İnci bıçağının keskin ucunu adamın şah damarında hafifçe gezdirip cıklattı. "Geri zekalı, görmüyor musun çocuğu? Süt gibi bembeyaz, pürüzsüz, porselen gibi… Oymak oymak kemikli yüzü var! Ne Hindistan’ı, ne çamuru? Adam tablo gibi duruyor ortada."
"Kızım ben 'put' kısmı için dediydim onu." diye gürledi Han, sesini güya fısıltıya çekmeye çalışarak ama beceremeyip bütün koridoru inletirken. "Put dediğin şey de neticede taş, toprak değil mi? Ne diye savunuyorsun elin adamını?"
"Ay bu çocuk gerçekten geri zekalı ya, ne konuştuğunun kendi bile farkında değil." diye iç çekti, dramatik bir tonda. "Put dediğin şey zaten heykel değil mi salak? Ben ne diyorum, sen ne anlıyorsun! Elin ölüp gidecek adamını niye savunayım ben, göz var nizam var!"
"Aman eksik kalma zaten."
Zihnimdeki şalterlerin paslı tıkırtısı duyuldu. Yıllardır sırtımda taşıdığım o ağır, kapkaranlık yük bu absürt diyaloğun seviyesizliği altında bükülürken, sesim bir mezar odasından yankılanırcasına sertti.
"Kesin artık!"
Koridordaki fısıltılı laf kalabalığı bıçak gibi kesildi.
İnci hiç istikrarını bozmadan dudaklarını büküp, "Şimdi bunu kesin vurup öldürecek miyiz, öldürmeyecek miyiz Turna? Eğer öldürmeyeceksek... Bari orasından vurma şekerim, adama yazık. Soyu sopu kurumasın, memlekete yazık olur."
Han göğsünü kabartarak, sitemkar bir hırıltıyla solumaya devam etti. İnci başını hırsla ona çevirip. "Sürekli ne diye kıçından soluyup duruyorsun sen be adam? Büyükbaş hayvan gibi soluk alıp veriyorsun kulağımın dibinde!"
"Kızım vuracaksa vursun, duracaksa dursun. Elim uyuştu burada, adamın kafası namlunun şeklini aldı!"
"Kesin dedim size artık!" diye gürledim bir kez daha. Bu seferki çıkışım, koridordaki ciddiyeti tekrar yerli yerine oturttu.
Tam o esnada, adamın eşofmanının cebinden tiz, telefon melodisi yükselmeye başladı. Ses, sessizliğin arasında duvarlarda çınladı. Hafifçe hareketlenip elini cebine doğru kaydırmaya yeltendiği o saliselik dilimde, İnci bıçağının ucunu adamın şah damarına biraz daha bastırdı. Ten yüzeyinde cılız, kırmızımsı bir çizgi belirdi.
"Sakın..." dedi İnci. Sesi az önceki kıkırdamalardan arınmış, tamamen tehlikeli bir yırtıcının tıslamasına dönüşmüştü. "Sakın öyle bir gaflete düşme yakışıklı. İki dakika övdük diye bu boğazını kesmeyeceğim anlamına gelmiyor. Kalsın öyle elin cebinde!"
İnci, zarif parmaklarını usulca adamın cebine sokup telefonu çekip çıkardı. Ekrandaki ışık yüzünü aydınlatırken kaşları havalandı. Telefonu bana doğru uzatırken gözlerini devirdi. "Babası arıyormuş..."
Telefonu elime alıp, ekrandaki büyük harflerle yazılmış tek kelimeyi okudum: BABAM. Telefonu açıp hoparlörü aldım. Karanlığa doğru yayılan ses, yıllardır zihnime ilmek ilmek kazınmış olan o ezici, otoriter ve derinden gelen sesti.
"Oğlum..." dedi Vezir. "Misafirlerin geldi mi?"
Karşımdaki adam, alnıma dayadığı silahı bir milim dahi kıpırdatmadan, alaycı bir sesle, "Bahsettiğin misafirler kim bilmiyorum baba... Ama şu an karşımda davetsiz gelen dört tane şaklaban var."
Arkamdan Han’ın öfke dolu fısıltısı yükseldi. İnci’ye doğru eğilerek: "Bak 'şaklaban' dedi... Senin yüzünden, kızım adama malzeme verdin, karizmamız çizildi!"
İnci başını hırsla Han’a çevirerek, "Sana demiştir onu muşmula. Bana niye desin, ben adamın heykelsi duruşunu övdüm."
"Sadece bana değil, 'dört kişi' dedi duymadın mı kızım? Dört! Sayı saymayı da mı bilmiyorsun salak?"
"Abi..." dedim, fısıltıları tamamen yok sayarak telefona doğru. Sesimdeki tüm sertliği korumaya çalışıyordum.
"İstanbul’da bulunduğunuz süre boyunca bu evde kalacaksınız," dedi Vezir, tartışmaya zerre mahal vermeyen o ezici tonuyla. "Zeynel size her koşulda yardım edecek. O da artık ekibin bir parçası."
Silahımı yavaşça aşağıya indirdim. Bir anlık duraksamanın ardından gözlerimle ekibe işaret verip, "İndirin," Hepsi istemeyerek de olsa dediğimi yaptılar. Telefonu biraz daha sıkıp söze girdim. "Abi, biz başka bir yerde kalalım. Bir hücre evinde durmamız daha iyi olur."
"Ben ne dediysem o Turna!" diye kestirip attı. "Sizi daha yola çıkmadan uyardım. Benim dediklerimin dışına çıkmayacaksınız. Konu tartışmaya kapalıdır."
Zeynel, başını hafifçe yana eğip bakışlarını üzerimden çekmeden telefona doğru seslendi. "Baba, ama—"
"Lafımın üzerine laf istemiyorum Zeynel!" onun da sözünü aynı acımasızlıkla bölerek. "Ne diyorsam o yapılacak! Kimse sözümden çıkmayacak!"
Kararan telefon ekranı, koridordaki o esareti bir kez daha tescilledi. Zeynel, alnıma dayadığı silahı yavaşça indirip beline yerleştirdi. Yeşillerinde sadece kabulleniş, mecburiyet ve öfke vardı.
"Eee..." dedi, ilgisiz sesiyle içeriye doğru geniş bir adım atarken. "Geçin işte. Ne diye kapının eşiğinde dikiliyorsunuz daha? Mecbur beraber kalacağız işte."
Arkasını dönüp geniş koridordan salon tarafına doğru adımladı. Biz de arkasından, birbirimize kısa ve tetikte bakışlar fırlatarak içeri süzüldük.
Evin içi, kasvetli bir lüksün ve koyu tonların hakimiyetinde inşa edilmiş bir daireydi. Duvarlar ham beton grisi, koyu füme ve mat siyah panellerle kaplanmış, tavanlar oldukça yüksek ve raylı loş, sıcak sarı spotlar ortamı adeta bir yeraltı sığınağının zarafetiyle aydınlatıyordu. Salonun ortasını kaplayan oldukça büyük füme deri koltuklar, minimalist hatlara sahip mat siyah mermer bir orta sehpa odaya sert bir erillik katıyordu. Girişin hemen yanında, yukarıya doğru koyu lamine ahşap merdivenler vardı.
Zeynel, salonun ortasındaki pufun yanında durup eliyle yukarıyı işaret etti. "Ev iki katlı. İstediğiniz yere geçin, yerleşin işte."
Han elindeki ağır mühimmat çantasını gümbürtüyle yere bıraktı. Ben ise evi turlamak adına koridora doğru adımladım. Ahşap kapıların yanından geçerken konuşmaları kulaklarıma sızıyordu.
"Siz kimsiniz? Babam daha önce sizden hiç bahsetmedi."
"Bana Dalton diyebilirsin. Şuradaki iri kıyım Han. Şu köşede ölmeni istemeyen İnci, seni öldüremediği için içten içe üzüntüyle evi süzen kız da Turna. Ekibin lideri o."
Adımlarımı yavaşlatmadan koridorun sonundaki kapıyı araladım. Burası bir çalışma odasıydı. İçeriye adım attığım an, bakışlarım duvardaki koyu ahşap panellere asılmış enstrümanlara takıldı. İki farklı türde gitar, duvara çaprazlama asılmış iki tane bağlama, özel standında duran oymalı bir ud ve kadife kılıfları yarı yarıya açık duran şık keman ve kanun...
Göğsümdeki o karanlık mahzen birdenbire çatırdadı. Müzik aletleri... Bunların hepsini çalmayı biliyor muydu gerçekten? Bu adam, Vezir’in 'oğlum' dediği bu katil kırıntısı, narin tellere dokunup ses çıkarabileceği, ruhunu besleyebileceği bir hayata mı sahipti?
Dişlerimi birbirine öyle sert bastırdım ki çene kemiklerim sızladı. İçimdeki öfke, zehirli bir sarmaşık gibi ruhumu boğmaya başladı. Benim çocukluğum bir yangın yerinde, babamın kanlı kolları arasında kül olmuştu. Ben yetimhanelerin soğuk, rutubetli duvarları arasında dayak yerken, bir ölüm makinesine dönüştürülüp ruhum kana bulanırken, öylesine bir enstrümanın teline dokunmak bir yana, bir çiçeğin kokusunu içime çekecek tek bir saniye bulamamıştım. Benim hayatım çalınmıştı. Ve bu adam... Benim hayatımın külleri üzerine inşa edilmiş bu lüks dünyada kanun çalmayı, tel inletmeyi mi öğrenmişti?
İçimdeki o karanlık çalkantıyla çalışma odasından çıkıp merdivenlere yöneldim. Ahşap basamakları tırmanırken duvarlarda asılı duran koyu tonlardaki tablolar sırasıyla merdivenin bitişine kadar dizilmiş, ortamı daha da soyutlaştırıyordu. Üst kata vardığımda sadece üç kapı görünüyordu. Sağ taraftaki kapıyı aralayıp içeri girdim.
Alabildiğine geniş, mat siyah ve koyu gri tonların hakim olduğu bir oda. Büyük çift kişilik yatak, siyah renkli nevresimlerle kaplanmıştı. Yatağın hemen yanındaki koyu ahşap komodinin üzerinde duran çerçeve gözüme çarptı. Yavaşça uzanıp çerçeveyi elime aldım.
Vezir ve Zeynel. Resimde o henüz ergen bir çocuk; Vezir ise yanından gururla gülümseyerek elini onun omzuna koymuş bir baba. Oğlum... demişti ona. Bakışlarımdaki nefret, çerçevedeki camı çatlatacak kadar yoğundu. Bana hiçbir zaman böyle gülümsememişti. Bana hiçbir zaman bir baba gibi sarılmamış, omzuma gururla elini koymamıştı. Ben onun için sadece bir silahtım; bilenen, inceltilen, ölüme sürülen bir çelik.
Acaba öz oğlu mu? diye düşündüm içimdeki o kavurucu terk edilmişlik hissiyle. Bir ailesi, bir oğlu var mıydı? Yıllardır sormadığım, sorgulamadığım o geçmiş, bir hançer gibi saplandı zihnime. Evli miydi? Bir karısı var mıydı? Nasıl olmuştu da ben bunca yıl bu soruların yanından bile geçmemiştim? Gerçi beni aldığı günden itibaren geçmişten ve birbirimizin hayatından hiç söz etmemiştik, aramızda o yakınlık, samimiyet yoktu. O benim, bizim patronumuzdu o kadar ne o bizi sorgulardı gerekmedikçe ne de biz zaten haddimize de değildi.
Tam o sırada, ensemde bir nefes hissettim.
Hızlıca arkamı döndüğümde, onunla burun buruna geldik. Aramızda bir parmak mesafe bile yoktu. Yeşilleri doğrudan benim siyahlarıma kilitlenmiş, nefesi yüzümü yalıyordu.
"Hayırdır?" sesi alçak ama tehditkar bir ritimle tınlayarak. "Ne karıştırıyorsun odamda?"
Elimdeki çerçeveyi komodinin üzerine sertçe bırakırken bakışlarımı bir milim kaçırmadım. "Ne karıştıracağım senin odanı? Misafir odalarından biri zannettim. Saçma sapan konuşma."
Yanından sıyrılıp odadan çıkmak için bir adım attığım an, Zeynel’in sert parmakları aniden sağ bileğimi kavrayıp beni büyük bir kuvvetle kendine doğru çekti. Bedenim onun göğsüne çarpmak üzereyken durdu. Tenime, bileğime değen o parmaklar... İçimde yangından kalma bir volkan patladı. Bedenimi istemsizce kaskatı kesti. Kalbim fırlayacak gibi atmaya başladı, genzime boğucu bir yumru oturdu.
Yüzüme doğru eğilip gözlerimin içine bakarak: "Bir daha seni odamda görmeyeceğim,"
Cümlesi bittiği salise, zihnimdeki şalter koptu. Sol elimle onun bileğimi tutan elini boşa çıkarırken, sağ yumruğumu tüm gücümle, onun karın boşluğuna, diyaframına geçirdim. Ciğerlerindeki tüm hava bir anda boşaldı; boğuk, acı dolu bir hırıltıyla öne doğru iki büklüm oldu. O daha ne olduğunu anlayamadan, sol elimle onun gür, siyah saçlarını arkadan hırsla yakaladım. Saçlarını geriye doğru öyle şiddetle çektim ki yüzü yukarı fırladı. Onun kasılarak eğilmiş bedenine doğru ben de eğildim, yüzümü yüzüne saniyeler önceki mesafeden daha yakın bir şekilde yaklaştırıp siyahlarım, acıyla kısılan yeşillerine ölümü fısıldadı.
"Bir daha..." sesim zifiri bir iblisin laneti gibi kısıktı. "Bir daha sakın bana değil dokunmak, yanlışlıkla kıyafetinin ucu tenime değse bile... Seni bu çatının altında kendi kanında boğar, cesedini de alır bir çöplüğe gömerim. Anladın mı beni?"
Onu hırsla ileriye doğru ittim. Zeynel sendeleyerek yatağın kenarına doğru düştü, hırıltıyla nefes almaya çalışıyordu. Onu arkamda bırakıp odadan çıktım. Karşıdaki kapıyı itip içeri girdim. Geniş, çift kişilik bir yatak, yanında geniş altı kapaklı mat siyah bir giyinme dolabı ve yatağın ayak ucu kısmında aynalı şık bir masa vardı. Odada ki büyük cam kapı, dışarıdaki geniş terasa açılıyordu. Ceketimi yatağın üzerine atıp vakit kaybetmeden merdivenlerden aşağıya indim.
Salonda Dalton sakat bacağını sehpanın üzerine uzatmış, Hanla beraber oturuyorlardı, İnci de mutfaktaydı.
"Çanta nerede?" diye sordum Han’a doğru yürürken.
Çantayı yanıma doğru itti. "İçerideki abinin kendi oğlu mu değil mi merak ettim, sormadım. Sorasım geldi de, kötü bir başlangıç yaptık ya şimdi, daha fazla üstüne gitmeyeyim dedim. Ama 'oğlum' dediğine göre öz babası zaar..."
İnci tezgahın üzerinden sarkarak yüzünü buruşturdu. "'Zaar' ne ya? Sen nerenin köylüsüsün Han? İçim çekildi şurada."
"Kızım ben Anadoluluyum, Anadolulu! Bizim oralarda öyle derler, ne var yani?"
"Ya ben seni çocukluğumdan beri tanıyorum." diye kıkırdadı İnci. "Ne Anadolusu, nerenin Anadolusu? Tanıyıp etmesek inanacağız be."
O sırada Zeynel merdivenlerden aşağı indi. Duvarın köşesine yaslanıp bizi donuk gözlerle izlemeye başladı. Çıplak karnına aldığı darbenin acısını gözlerinde aramaya çalışsam da duruşundaki o ketumluk bozulmamıştı o yüzden fazla irdelemedim. Kimse ona dönüp bakmadı.
Çantanın yanına çöküp içerisindeki kimliği ve ehliyeti aldım. Pasaportlara dokunmadan ikisini de telefonumun arkasındaki siyah kılıfın içine sıkıştırıp ardından Dalton’a doğru yürüdüm. Koltukta uzanan bacağının yanına çöküp pantolonunun paçasını sıyırdığımda, yapıştırıcının altından sızan koyu kanın kuruyup kabuk bağladığını ama bacağının davul gibi şiştiğini gördüm. "Ağrın var mı? Kötü görünüyor."
"Yok ağrım falan. Sağlamım ben."
"Yalancı. Eminim ilaç kutusunu yarılamıştır. İçeride gizli gizli leblebi gibi yutarken gördüm ben bunu."
"Yok öyle bir şey. Uydurma."
"Kutuyu ver," dedim Dalton’a doğru elimi uzatarak.
"Ya gerek yok, içmiyorum zaten—"
“Ver dedim."
Dalton, montunun iç cebinden o eski ilaç kutusunu çıkarıp isteksizce uzattı. Kutuyu Han’a doğru fırlattım. "Bak bakalım, ne kadar içmiş?"
"Oha. Kutunun dibi görünüyor lan. Ben verdiğimde yarısına kadar doluydu bu."
Dalton doğrulamaya çalıştı. "Abartmayın be. Çocuk muyum ben?"
Ayağa kalktım. "Hadi kalk. Seni doktora götüreyim."
"Saçmalama Turna. Ne diyeceğiz adama? Ben vuruldum arkadaşım da ayağıma yapıştırıcı döküp yapıştırdı mı, adam polise haber vermez mi bu ne diye görünce?"
Köşede bizi izleyen Zeynel, duvardan doğrulttu bedenini. Adımlarını bize doğru attı. Dalton’un bacağındaki şişliğe baktı. "Ne yaptınız siz?" sesinde hem şaşkınlık hem de tekdüze tutmaya çalışsa da bastıramadığı bir öfke vardı. "Neyle yapıştırdınız bunu?"
Kimse ona yanıt vermedi, onu yok sayarak konuşmaya devam ettik.
"Veterinere götüreceğim seni para veririz, kameraları halleder çıkarız. Ben orasını hallederim, sen düşünme. Soru sormazlar."
"Olabilir aslında," dedi İnci. "Veterinerde kimse kurşun yarası aramaz."
"Ya saçmalamayın." diye kestirip attı Dalton. "Anında duyulur, konuşurlar."
Zeynel sesini biraz daha yükselterek araya girdi. "Size soruyorum. Ne yaptınız adamın bacağına?"
Han başını kaldırıp Zeynel’e dik dik bakarak, "Kardeş... Duymuyor musun yarım saattir ne konuşuyoruz burada? Adam vuruldu, bu kız da adamın ayağını uyuşturucuyla yapıştırıcıyı karıştırıp yapıştırdı işte! Belli değil mi? Daha ne sorup duruyorsun? Öğrenip ne yapacaksın, tedavi mi edeceksin?"
"Evet. Doktorum ben."
Salona bir anlık sessizlik çöktü. İnci, "Doktor musun sen şimdi? Ciddi?"
"Şaka yapar gibi bir halim mi var?"
"Görüyor musun ya. Adam hem yakışıklı hem doktor. Şansa bak."
Han yanındaki yastığı hırsla sıkıp düzeltiyormuş gibi yaparken, derin bir nefes vererek üfledi. "Sürekli üfleyip durma yanımda Han." diye çıkıştı İnci, onlar hep kedi köpek gibiydiler. Ardından Dalton’a dönüp: "İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş derler Dalton Bey... Şansına dua et."
İçimdeki o karanlık çalkantı bir kez daha nüksetti. Doktor... Babamın, kaybettiğim çocukluğumun hesabını soracağım bu adam doktordu. Hayat kurtarmayı öğrenmişti. Benim hayatım bir cehenneme çevirirken, o beyaz önlükler giymişti.
"Durun, içeriden birkaç malzeme alıp geleyim, yarayı temizleyip dikiş atmam lazım."
Zeynel koridora doğru yürürken adımlarını süzdüm. Bir süre sonra elinde bir pansuman çantası, gazlı bezler ve tentürdiyotla geri döndü. Sehpanın üzerini temizleyip altına steril bir bez serdi. "Kaldır bacağını,"
Han’a döndüm. "Arabanın anahtarı?"
Han cebinden çıkarıp anahtarı bana doğru fırlattı. Başımla Daltonu gösterip Han’a işaret verdim; gözü kulağı Dalton’da olsundu. Başka tek bir kelime etmeden evin kapısından çıkıp asansörle otoparka indim. Motorun homurtusu garajda yankılanırken, şehre doğru sürdüm arabayı. Hava yavaş yavaş aydınlanıyordu. Arabayı, şehrin dışındaki o yüksek taş duvarlarla çevrili, asırlık çam ağaçlarının gölgelediği aile kabristanının önüne çektim.
Arabadan indiğimde ıslak toprağın ve ölümün kokusunu ciğerlerime doldu. Adımlarımı zihnimin kıvrımlarından bir saniye dahi silinmeyen ezbere bildiğim patikaya attım. Yan yana dizili mermer taşların önüne geldiğimde dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Babamın, annemin, abimin adını taşıyan mermer taşlar... Çamurla, yosunlarla kaplanmıştı.
"Başın sağ olsun kızım..."
Çatallı, yaşlı bir sesle irkilerek başımı kaldırdım. Yan patikada, elinde iki tane plastik su bidonu taşıyan, beli bükülmüş yaşlı bir amca duruyordu.
"Sağ ol amca..."
Yaşlı adam gülümsedi. "Sabahın bu saatinde buraya, çok sevdiği birini kaybetmeyen insan gelmez kızım... Bak koca mezarlıkta bir sen varsın, bir ben varım, bir de şu ilerideki bekçi. O da ekmek parası için burada... Sen kimin için geldin?"
"Ben öyle geçerken bir dua edeyim diye uğradıydım. Tanıdığım değiller. Sen kimin için geldin amca?" dedim.
"Sevdiğim için..." dedi, sesi titreyerek. "Hanımım için. Yol arkadaşım, beni yarı yolda bırakan sevdalığım için... Leyla’m için..."
Leyla... Adımı duymak göğsüme paslı iğneler sapladı bir an. Benim de arkamdan böyle ağlayan, beni böyle özleyen biri olur muydu? Ama imkansızdı. Benim dünyam kanla örülmüştü.
"Başın sağ olsun amca. Allah rahmet eylesin. Ne zaman kaybettin?"
"İki buçuk yıl önce, bir perşembe günü.... Mevlam onu mübarek bir günde aldı yanına. Rabbimin gücüne gitmesin ama... Benim ömrümden alsaydı da onu bıraksaydı. Onsuzluk ölümden beter bir zulüm bana. Her gün gelirim Leyla’mın yanına. Buraya da uzun zamandır kimse gelmezdi kızım. Sadece önceden... Her hafta dikçe, iri yarı bir oğlan gelirdi. Sularını verir, taşlarını siler, temizler giderdi. Uzun zamandır onu da görmez oldum.”
“Adın neydi amca?”
“Adım Ali benim kızım."
"Nasıl biriydi gelen amca? Biraz tarif etsen bana?"
"Valla uzun boylu, irice, boylu poslu bir oğlandı. Maşallahı vardı... Hiç konuşmazdı, temizler, sularını verir giderdi."
Ali Amca elindeki bidonlardan birini uzattı. "Al kızım şu suyu. Ver sularını, sonra gidersin."
"Sağ ol amca ama ben gidecektim zaten..."
"Al al, sularını ver, dua et yakınlarına."
Bidonu teslim aldım. Ali Amca birkaç adım uzaklaşırken arkasından seslendim. "Amca... Mezarlık taşlarının kiri neyle temizlenirse gider?"
Ali Amca durup arkasına döndü. "Sabunlu su, fırça, bez ve tel lazım kızım. Çok kurumuş kirler ancak telle çitilersen çıkar."
"Sağ ol amca,"
Ali Amca kendi Leyla’sının mezarına doğru yürürken arkasından izledim bir süre. Sonra bidondaki suyu abimin, annemin ve babamın mezarlarına pay ederek döktüm. "Geri geleceğim..." diye fısıldadım soğuk, kirlenmiş mermerlere. "Sizin mezarlarınızı böyle bırakmayacağım. Gelip temizleyeceğim, çiçekler ekeceğim. Sonra da yanınıza, sizinle yatmaya geleceğim. Bu hasretlik bitecek."
"Az kaldı," diye düşündüm; rüzgarın uğultusu zihnimdeki bağırışları bastırırken diz çöktüğüm yerden yavaşça doğrulup mermere dokundum. Tenime değen mermer soğukluğu, kalbimin mimarisiyle tamamen aynıydı. Ben buraya aittim. Bu taşların altına, o hiç var olmamış gibi üzerine basılıp geçilen kara toprağın bağrına. Yanlarına gideceğim gün, ruhumdaki bu amansız yangın nihayet sönecek, asıl evime, yalnızlığıma kavuşacaktım. Katılaşmış göz pınarlarımdan tek bir damla bile süzülmedi ama içimde koca bir okyanus taştı, boğuldum, tekrar nefes aldım ve hayatın o katlanılmaz tiyatrosuna geri dönmek üzere arkamı dönüp mezarlıktan çıkıp arabaya bindim. İbreyi, çocukluğumun kül olduğu o bağ evinin arazisine doğru kırdım.
Hava, zifiri karanlığı üzerinden usul usul sıyırıp yerine kurşuni bir aydınlık bırakırken bağ evinin olduğu yere vardım. Ne bir çatı kalmıştı geriye, ne de çocukluğumda koşuşturduğum o ahşap verandanın izi... Ortada evden tek bir eser bile yoktu artık; sadece etrafı paslı tellerle çekilmiş, üstü kurumuş çalılar ve taşlarla kaplı boş, çorak bir mezarlık arazisi duruyordu karşımda. Bedenim arabanın koltuğuna çivilenmiş gibiydi, inmedim. Ellerimi direksiyona yaslayıp, başımı üzerine koydum. Cebimden titreyen parmaklarımla bir sigara çıkarıp yaktım.
Kibritin çakmasıyla parlayan o tek zerre ateş, gözümün önünde ansızın devasa bir cehenneme dönüştü. Dumanı ciğerlerime, ruhumun en ücra kırıklarına kadar çekerken, bakışlarımı o çorak topraktan bir saniye bile ayıramadım. Yıllar önceki o meşum gece... Alevlerin ahşabı kemirirken çıkardığı o acımasız, kıtırtılı çatırtılar; babamın son nefesini verirken boğazında düğümlenen o çaresiz çığlığı bir film şeridi gibi değil, sanki neşter gibi yavaş yavaş çekildi zihnimden. Zamana yenilmeyen bir karabasan gibi tam karşımdalardı. Ben o yangında ölmemiştim belki ama o alevler içerimde tutuşmaya, beni içten içe yakıp kül etmeye hâlâ devam ediyordu.
Zamanın nasıl devrildiğini, akreple yelkovanın zihnimdeki bu devasa yıkıntının etrafında nasıl akıp gittiğini fark edemedim bile. Güneş tamamen doğdu; İstanbul, o amansız, merhametsiz koşturmacasına çoktan başladı. Camın arkasından izliyordum şehri... İnsanlar, üzerlerine çöken bu fani dünyanın yükünü hiç hissetmiyormuşçasına, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir telaşla bir yerlere koşturup duruyordu. Korna sesleri yükseliyor, trafik tıkanıyor, herkes bir şeylerin, bir yalanın peşinde şuursuzca sürükleniyordu.
Şu koca şehrin bir köşesindeki bir evde kahkahalarla düğün kuruluyordu belki, birkaç sokak ötedeki başka bir evde ise bir tabutun başında ağıtlar yakılıyordu, ölümün soğukluğu odalara siniyordu. Ama insan soyu işte... Akşama çıkıp çıkamayacağı, bir sonraki nefesi alıp alamayacağı bu kadar meçhulken; sanki zamana hükmediyormuş, bu dünyada sonsuza dek kalacakmış gibi acımasızca koşturup duruyordu. Ben ise o koşturmacanın tam ortasında, kendi cenazesinin başında tek başına nöbet tutan bir hayalettim.
Arabayla çarşıya indim. Bir alışveriş merkezine girip kendim ve ekip için kıyafetler, ayakkabılar, üst baş aldım. Torbaları doldurdum. Kendim ve İnci için de ekstra bakım malzemeleri, şampuanlar, saç şekillendiricileri, temiz havlular ve makyaj ürünleri seçtim. Bakımlı ve temiz olmayı her zaman severdim; bu, üzerimdeki kan kokusunu bastırmanın tek yoluydu sanki.
Aldığım düzinelerce poşetle eve geri döndüm. Salona girdiğimde kimse yoktu. Odama çıkıp eşyaları bırakıp Dalton’a bakmak için alt kata geri indim. İlk kapıyı hafifçe araladığımda, Han’ın yüzüstü yatmış, üstü çıplak, sadece pantolonuyla uyuduğunu gördüm. Kapının açılmasıyla ani bir refleksle elini yastığının altına soktu—silahını arıyordu. Beni görünce rahat bir nefes verip başını tekrar yastığa gömdü.
"Sen miydin... Ne zaman geldin?" dedi gözleri kapalı.
“Şimdi, Dalton nerede? Nasıl oldu?"
"İyi, yan odada kalıyor," diye homurdanarak. "Doktor baya iyi temizleyip dikti. Ağrı kesici verdi, bir de enfeksiyon için serum yaptı. Uyusun diye seruma bir şeyler kattı, mışıl mışıl uyuyor güzellik."
"Tamam, ben bir ona da bakayım,"
Tam çıkacakken Han uykulu sesiyle seslendi: "Telli Turnam..."
Durup kapının eşiğinde bekledim.
"Gidip uyu biraz, dinlen, ihtiyacın var, farkında değilsin."
"Sizin için alışveriş yaptım, uyanınca bakarsınız," deyip kapıyı kapatıp çıktım.
Dalton’un odasına geçtim. İlaçların etkisiyle derin bir uykudaydı. Normalde en ufak tıkırtıya fırlayan adam kıpırdamıyordu bile. Yanına yaklaşıp elimi hafifçe burnuna yaklaştırdım, sıcak nefesi elime çarptı. Üzerinde sadece şort vardı, bacağı temizce sarılmıştı. Üstü açıldığı için örtüyü üzerine çekip odadan çıktım.
Üst kata tırmandım. Kapısı kapalıydı. Herkesin uyuduğu o ölü saatte odama girdim. Yeni aldığım iç çamaşırlarını, bakım malzemelerini ve havlumu alıp banyoya geçtim. Sıcak suyu açtım. Suyun tenime vurduğu ilk an, adeta bir kırbaç darbesi gibi sarsıcıydı. Fayanslara çarpan buhar anında banyonun buzlu camlarını ve büyük aynayı beyaz bir perde gibi kapladı. Kaynar su başımdan aşağı dökülürken, gözlerimi kapattım. Şakaklarımdan, yanaklarımdan, göğsümden süzülen o sıcak sıvının; o günün, o haftanın, hatta bütün bir ömrün kirini, tozunu, kan kokusunu ve o omuzlarıma çöken yorgunluğu sürükleyip götürüşünü hissettim.
Aşağıya, tıpaya doğru süzülen su çamurlu bir renkte değildi belki ama zihnim bana o suyun zifiri bir siyahlıkla ayaklarımın altından kayıp gittiğini fısıldıyordu. İçimdeki kir, bedenimden değil, ruhumdan sızıyordu. Su, fayanslardaki ızgaradan akar giderken; ben o karanlık köpüklerin arasında kaybolan gençliğimi, masumiyetimi izledim. Sıkıntılı bir nefes verirken, ciğerlerim sıcak buharla doldu.
Duştan çıkıp kalın, beyaz bornoza sıkıca sarındım. Nemi emen kumaşın ağırlığı bile üzerimde bir yük gibiydi. Banyoyu kaplayan o koyu buhar bulutunun içinden geçip aynaya doğru yürüdüm. Elimi kaldırıp, aynanın üzerindeki yoğun buhar tabakasına sürdüm. Parmaklarımın temas ettiği yerlerde su damlacıkları aşağı doğru kayarken, aynada kendi yüzümün berraklaşan yansıması belirdi.
Solgun bir yüz, yorgun bakışlar, hiç gülmeyen bir çift göz...
Aynadaki yansımama baktım; bir cesedin dirilmiş haline bakıyor gibiydim. Sonra yavaşça aynaya sırtımı dönüp bornozun yakasını tutup omuzlarımdan aşağıya doğru indirdim. Beyaz kumaş belime kadar kayıp düştü. Aynadaki yansımamda, pürüzsüz olması gereken sırtımı kaplayan o ürkütücü haritaya baktım. Koyu kırmızı, kabuklaşmış gibi duran, yer yer morarmış ve derin çizgiler halinde belimden omuzlarıma kadar uzanan o eski, kabarık izler... Henüz sekiz ya da dokuz yaşlarındayken yetimhanenin o buz gibi, çürümüşlük kokan bodrum katında konu fark etmeksizin canı öyle isteği için bile müdürün elindeki o kalın, deri kemerle bedenime parçalayarak bıraktığı o iğrenç izler…
Zaman geçmişti. Yıllar o yaraların üzerini kabukla örtmüştü. Artık tenim acımıyor, o kırbaç darbeleri vurduğunda hissettiğim o et kesilme sancısı yoktu. Ama o izler bir yara olmaktan çıkıp ruhuma bir dövme gibi kazınmıştı. Sırtımdaki o kabarık dokulara elimle yavaşça dokundum. Parmak uçlarım o pürüzlü çizgilerin üzerinde gezinirken, gözlerimi kapatmama bile gerek kalmadan geçmişin o karanlık koridoruna yuvarlandım.
O izler bana kime güvenmemem gerektiğini öğreten tek şeydi. O izler, merhametin bu dünyada bir zayıflık, bir intihar olduğunu bana her saniye fısıldayan birer mühürdü. Dünyaya, insanlara ve bana bu acıyı reva gören her bir ruh için büyüttüğüm o nefes kesici nefreti bana her an hatırlatıyordu. O nefret benim yakıtımdı. Ayakta kalmamı sağlayan tek omurgamdı. Sırtımdaki izleri unutursam, Turna olamazdım. Onları unutursam, av olurdum.
Saçlarımı kurutmayı hiç sevmezdim; ıslak saçlarımdan damlalar omzuma süzülürken banyonun kapısını açtım. Tam kapıdan dışarı adımımı atıyordum ki aniden biriyle burun buruna geldim.
Zeynel.
İrkilip hafifçe geriye çekildim. Üstü çıplak ve sadece altında siyah bir şort vardı, vücudu kaslı ve son derece yapılıydı. Göğsündeki hafif tüy çizgileri ve geniş omuzlarıyla kapının önünü tamamen kapatmıştı. Bir an gözlerimiz buluştu. Beni baştan aşağı süzdü, gözleri ıslak saçlarıma ve bornozuma takıldı. Ama tek bir kelime etmedi. Ben de onu baştan aşağı süzdüm.
Çıkmak için sağa doğru bir adım attım. O de aynı yöne, sağa doğru bir adım attı. Durduk. Bu sefer sola doğru adım attım. O da yine sola doğru adım atıp yine yolumu kapattı. Dişlerimi sıktım gerginlikle.
"Çekil ayağımın altından,"
"Sen çekil, kapıyı sen kapatıyorsun,"
Elimle şöyle 'kış kış' yapar gibi geriye gitmesini işaret ettim. Bön bön yüzüme baktı.
"Alık mısın ne yüzüme bakıp duruyorsun? Geri gitsene işte."
"Bana bak kızım, manyak mısın nesin sen?" dedi kaşlarını çatarak. "Çekilmeyen sensin zaten. Kenara çekilsen gireceğim içeri, sen de çıkacaksın. Ne oyalanıyorsun?"
"Sen çekileceksin ben geçeceğim. Kapının önünde durup mal mal suratıma bakan sensin."
"Bana bak, yer biti çekil! Çekil almayayım ayağımın altına seni." üstüme doğru bir adım atarak.
"Hadi bir denesene." dedim gözlerimi devirerek. "Kafanı şu duvara nasıl geçiriyorum bak gör!"
En sonunda sabır çekerek kenara çekildi. "Allahım yarabbim, sabah sabah çattık ya..."
O banyoya girerken, ben de odama doğru yürüdüm. Arkamdan söylenmeye devam etti ama kapıyı yüzüne kapatıp yatağa bıraktım kendimi. Uyumak istemiyordum. Artık uyumaktan nefret ediyordum. Çünkü ne zaman gözlerimi kapatsam, zihnimdeki o karanlık odaların kapıları açılıyordu. Ama bedenim o kadar yorgundu ki... Kaçamadım. Uykuya yenik düştüm.
***
Gecenin o zifiri karanlık örtüsü üzerime çöktüğünde, zihnim beni yine kaçmaktan yırtındığım o kabusa, ruhumun ilk kez kanadığı o zindana fırlattı. Kendimi uzaktan, kendi bedenine dokunamayan, sadece izlemeye mahkûm edilmiş çaresiz bir hayalet gibi izliyordum. Hava; çürümüş patates, küf ve ıslak beton kokusuyla ağırlaşmıştı. Yetimhanenin o kasvetli, kasvetiyle insanı yutan yemekhanesindeydim. Karşımda duran çocuk bendim... Küçük Turna. Henüz sekiz-dokuz yaşlarında, üzerindeki birkaç beden büyük, rengi solmuş, dirsekleri aşınmış o eski kazakla tek başına duruyordu, çelimsiz omuzları soğuktan ve korkudan hafifçe titrer şekilde..
Küçük kız, etrafındaki tehditkâr gölgeleri kontrol etmek istercesine kocaman açılmış gözleriyle çevreyi süzdü. Ardından titreye titreye, tezgahtaki üstü kurumuş, bayat ekmek dilimlerinden birine uzandı. Birkaç parmak boyundaki o sert ekmek parçasını hızlıca cebine atmaya çalışırken, o küçük parmaklardaki açlığın sabırsızlığını gördüm. Hayalet olan ben, göğsümü yırtan bir yırtıcılıkla öne atıldım!
"Yapma! Çalma! Dokunma o ekmeğe Turna!" diye bağırmak istedim. Sesim yırtıldı, boğazım düğümlendi ama tek bir ses dahi çıkmadı ağzımdan. Çaresizce elimi uzattım; küçük kızın bedeninin içinden tutamayarak, bir hiçlik gibi geçip gitti elim. Ben bir hiçtim, geçmişi değiştiremeyen bir gölgeydim.
Ve tam o anda, arkasındaki gölgelerin içinden temizlikçi Selma belirdi.
Yüzündeki nefret, küçücük kıza bakarken taşa dönüşmüştü. Selma Kadın, küçük kızın sıska kolunu bir cımbız gibi sıkıp kavradığı gibi sert ve acımasız bir tokat patlattı yüzüne!
ŞRAAAK!
Küçük kızın kafası yana savruldu, dudağının kenarı anında patladı. Yüzündeki o kızıllık karanlıkta bile parladı.
"Hırsız seni!" diye bağırdı Selma Kadın. Sesi yemekhanenin yüksek tavanlarında, beton duvarlarında nefretle yankılandı. "Doyuramadık sizi pislikler! Büyüyüp hepiniz hırsız, orospu olup çıkacaksınız yollular sizi! Soyunuz bozuk sizin!"
Küçük Turna, avuçlarının arasına aldığı sıcak yanağıyla yere kapaklanacak gibi oldu. Gözlerinden süzülen iri yaşlar, yanağındaki o sızlayan alana akıyordu.
"Açtım! Yemin ederim açtım... Sadece yemek için aldım!" diye yalvardı, sesi hıçkırıkların arasında boğularak. "Vurma abla, vallahi açtım!"
Ama o taş kalplerin arasında bir zerre merhamet yoktu. Çıkarılan patırtıya, ayak seslerini sürüyerek müdür koşarak geldi. Yüzündeki o iğrenç, sigara ve alkol kokan suratıyla baktı küçük kıza. Gözlerinde bir çocuğa duyulan şefkat değil, baş belası bir haşereye bakmanın iğrençliği vardı.
"Ne oluyor burada Selma?"
"Müdür bey, ekmek çaldığını gördüm! Hırsız bu, soysuz hırsız!"
Müdür, kızın kolunu öyle bir büktü, öyle bir sıktı ki, kemiklerin çatırtısı hayalet olan benim bile kulağımda çınladı. Derisi anında morarmaya başladı. "Anaları babaları yok, atık gibi bizim başımıza kalıyorlar! Milletin piçleriyle, artıklarıyla uğraşıyoruz burada!" diye gürledi.
Küçük kızı bir paçavra gibi sürüklemeye başladı. Küçük ayakları fayansların üzerinde kayıyor, tırnaklarıyla tutunacak bir yer arıyordu. Bodrum kata inen o karanlık, rutubetli ve buz gibi merdivenlerden aşağı çekilerek indirildi. Merdivenlerin her bir basamağı kızın küçük dizlerine çarptıkça içimden bir şeyler koptu.
Sonunda o zifiri karanlık, paslı demir kokulu kazan dairesine vardılar. İçerisi büyük kazanların gürültüsü ve boğucu bir sıcaklıkla doluydu ama duvarlar buz kesmişti. Müdür, kızı odanın ortasına fırlattı. Ardından belindeki o kalın, ağır, demir tokalı deri kemeri yavaşça, işkencesinden keyif alır gibi çıkardı. Kemerin tokasının yere çarparken çıkardığı o şıngırtı, ölümün sesi gibiydi.
Kemer havada bir kamçı gibi ıslandı, savruldu ve indi...
ŞRAK!
İlk darbe kızın sırtına indiğinde kazağı yırtıldı, altındaki taze et yarılarak açıldı.
"Ahhhhh! Anneeee!"
ŞRAK!
İkinci darbe omuzlarına çaptı. Küçük Turna’nın çığlıkları bodrumun soğuk, nemli duvarlarında çınlıyor, yankılanarak tekrar kendi kulaklarına doluyordu. Kemer her kalkıp indiğinde çıkan o et kesilmesi sesi, havaya sızan o taze kan kokusu... Hayalet olan ben, çaresizce dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerimle kulaklarımı tıkamak, küçük kızın üstüne kapanıp o kemer darbelerine kendi sırtımı siper etmek istedim. Ama yapamadım. Ellerim havanın içinden geçiyor, bedenim o küçük kızın acısını durdurmaya yetmiyordu.
ŞRAK! ŞRAK!
Kemer darbeleri durmadı. Kızın sırtındaki deri yarıldı, al kanlar kazağının siyahına sızarak zemine damlamaya başladı. Çığlıkları önce kısıldı, sonra derin, kesik hıçkırıklara ve nefessiz kalışlara dönüştü. Acı o kadar büyüktü ki, bir süre sonra sesi tamamen kesildi; sadece ciğerlerinden zorla çıkan o çaresiz hırıltılar kaldı.
Müdür kan ter içinde kalmış, kemerini tekrar beline takarken, nefes nefese yere kilitlenmiş kıza baktı.
"Kal şurada iki gün aç susuz!" diye bağırdı, sesi duvarlarda patlayarak. "Bak bakalım bir daha hırsızlık yapmaya, o pis ellerini uzatmaya yeltenebiliyor musun! Geberip gitmezsen öğreneceksin!"
Ağır demir kapıyı küt diye üzerimize kilitledi. Sürgünün çekilme sesi, dışarıdan gelen tek ışık süzmesini de yuttu. Odada zifiri bir karanlık kaldı.
Küçük Turna, kazan dairesinin o pis, soğuk betonunda iki büklüm olmuştu. Karanlığın içinde, onun yanına onun gibi iki büklüm şekilde uzandım. Dokunamadığım başını okşamaya çalıştım. Sırtından süzülen kanlar betonun soğuğuyla birleşiyor, tenini donduruyordu. Acıdan nefesi kesilerek, göğsü küçük bir kuşun kanadı gibi hızla inip kalkarak ağlıyordu. Parmak uçlarıyla ıslak zemin kırıntılarını sıkıyor, dudaklarının arasından tek bir fısıltı dökülüyordu:
"Canım acıyor... Çok acıyor..."
***
"Ayyy. Sen bizim için alışveriş mi yaptın? Sırıktan duydum, ona demişsin."
İnci’nin o yüksek ve uzatarak çıkan sesiyle yataktan sıçrayarak uyandım. Anlık bir refleksle elim yastığın altındaki silaha gitti ama karşımda onu görünce durdum. Sırtımda, rüyanın etkisiyle o eski kemer izlerinin sızısını tekrar hissetmiş gibi belimi tutup inleyerek doğruldum. İçimdeki o amansız, nefes kesici nefretin ilk tohumları işte o betonun üzerinde, o kan damlalarının içinde atıldı. O gün o bodrum katında sadece bir çocuk dövülmedi; o gün merhamet öldü, o gün Turna’nın masumiyeti o karanlıkta can verdi. Ve ben, o nefretin bekçisi olarak doğdum.
"Kızım sana kaç defa diyeceğim kapımı çalmadan girme. Bir gün seni yanlışlıkla çekip vuracağım, öldüğünle kalacaksın. Sonra arkandan ağlayan da olmayacak."
Yalandan dudaklarını büküp üzülmüş gibi yaparak, "Ağlamaz mısın gerçekten?"
"Vurmam seni, üzülmene gerek yok, o yüzden,"
"Ben ölsem ağlamaz mısın yoksa yok mu?"
"Bir iki gün işler aksar, cenazeyle falan boştan yere uğraşırız diye can sıkabilirsin ama Vezir yerine birini gönderir elbet, o zaman eski tempomuza dönüveririz, ne olacak?"
İnci masasının koltuğundaki süslü yastığı kapıp bana fırlattı. "Nankör seni. Bana bir şey olsa hepiniz ne yapacağınızı şaşırır, ağlamaktan helak olursunuz be."
Arkan Han’ın sesi geldi odaya girerken, "Ne ağlayacağız kızım, kendini böyle kandırma. Hemen abiye haber eder derim ki, bu sefer gelecek kişi çok güzel bir kız olsun, özellikle belirtirim sana benzemesin diye."
Arkasından Dalton da gelip yatağın kenarına oturdu Han balkon kapısına doğru ilerlerken İnci çenesini kaldırıp, "Benden güzeli nah gelir. Sen önce kendine bak muşmula suratlı şebelek. Sen ölürsen ben de diyeceğim abiye, abi şöyle yakışıklı, karizmatik, esmer biri olsun göndereceğin."
Han’ın yüzü bir anda ciddileşti. "Sen esmerleri sevmiyorsun ki, senin tarzın sarışın kızım."
"Ya bak düşün, o kadar çirkinsin ki seni göre göre sarışınlardan soğudum."
Dalton araya girdi. "Kesin artık. Nesiniz siz, birinci sınıfa giden bebeler mi? Gidin bir de birbirinizin saçını çekin de tam olsun."
Zeynel de kapının önüne gelmiş, kollarını kavuşturup olanları izliyordu.
İnci poşetlere daldı. "Neyse ya, ben şunlara bir bakayım... Alışveriş poşetlerinde neler varmış bakalım..." Elini torbalardan birine sokmasıyla kırmızı, dantelli bir sütyen çıkarması bir oldu.
"Kızım indirsene şunu. Deli misin?" diye bağırıp elinden sütyeni kaptım. Bakışlarım kapıdaki Zeynel’e kaydı, gözlerini bana dikmiş izliyordu.
İnci kıkırdayıp, "Ay canım bu seninkiymiş, pardon. Benimkiler bu kadar dolgun değil malum."
Han ve Dalton kendilerini gülmemek için tutarken yerdeki halıların desenlerini ezberler gibi pür dikkat halıya bakıyorlardı, yanaklarımda ateşler hissettim. "Önünüze bakın, kesin sesinizi. Poşetler hepiniz için ayarlı. Alın çıkın. Şu senin, şu da senin... Al şunu Han, o da senin. Hadi kış kış, çıkın buradan."
Herkes poşetlerini alıp çıkarken Zeynel Dalton’a yöneldi. "Bacağın nasıl?"
"Daha iyi, eyvallah doktor."
Aşağı inerlerken seslerini duydum: "Verdiğim antibiyotiği kesinlikle içmeyi ihmal etme."
Sesler kesilince kendimi yatağa atıp bir süre dinlendikten sonra kalkıp eşyalarımı yerleştirip alt kattaki mutfağa indim. Hepsi oturma odasında oturuyordu. Kahve demleyebilmek için bardak ve kahve aradım çekmeceleri karıştırarak ve gerekli olanları bulup kahve demledim. Çekmecelerin birinde de çeşit çeşit ekmekler buldum poşetlerin içinden onlara bakmak bile ağzımı sulandırdı. İçlerinden bir poşeti açıp dilimlenmiş ekmeklerden bir dilimi büyük bir iştahla yemeye başladım. Sanki yediğim en lezzetli şeydi. Mutfak adasına yaslanmış dururken içeri Zeynel girdi. Kapıda durup sadece bana ve elimdeki ekmeğe baktı. Onun evinde izinsiz yediğim için bir an suçluluk duyup mahçup oldum, ekmek boğazıma kaçtı, toparlanarak hafifçe öksürdüm.
"Sormadım ama..." diye mırıldandım, sesimdeki o hafif titremeyi sert bir tavırla örtmeye çalışıp çenemi sıkarak, içimdeki o çocuk, o eski korku birden uyanmıştı ama yüzümdeki o sakin ifadeyi de korumak zorundaydım.
Dolanıp yanıma geldi yüzüme bakmadan. "Niye boş ekmek yiyorsun? Dolap orda ne istiyorsanız alıp yiyin." Arkamdaki dolaptan su bardağı alıp suyunu doldurdu, içti. Onun rahatlığı, umursamazca suyu yudumlayışı zihnimde çirkin bir tezat yaratıyordu. Benim içimde fırtınalar koparken, geçmişin karanlık zindanından sızan sesler kulaklarımı çınlatırken, o hayatın normal akışındaydı. Bir dilim ekmeğin hesabının sorulmadığı, bir lokma için dayak yenmeyen o lüks, tozsuz dünyasında... Kendimi onun bu cümlesiyle bir anlığına anlamsızca savunmasız, çıplak kalmış gibi hissettim. Birinin bana yiyeceğim şey için "kızmayacağını" ima etmesi bile içimde ters bir tepkiye, savunmacı bir öfkeye dönüştü.
Sonra demlenen kahve bardağımı alıp mutfaktan çıktı!
Öylece bakakaldım. Kalakaldım arkasından. Elinde benim bardağımla, benim demlenmesini beklediğim o sıcak kahveyle koridorda kayboluşunu izledim. İçimde ne olduğunu kavrayamadığım garip bir şaşkınlık ve hafif bir öfke dalgası yükselmeye başladı. Küstah... Zihnimin telleri gerim gerim gerildi.
Tekrar bardak aldım kendime kahve koydum, bir sigara yaktım. Dumanı ciğerlerimin en derin köşesine kadar çekerken, boğazımı yakan o acı tat bana nerede olduğumu, kim olduğumu yeniden hatırlattı. Gözlerimi tezgaha diktim. Göğsümde sıkışıp kalan o yetimhane kokusunu, korkusunu sigaranın dumanıyla dışarı üflemeye çalıştım. Artık kimse elimden ekmeğimi alamazdı, kimse bana ne yiyeceğimin hesabını soramazdı.
O sırada salondan bir telefon sesi geldi. Kahvem ve sigaramla yanlarına geçtim.
"Naptınız toprağım?"
"Şevki’nin telefonundan sinyal geldi. Attığım konuma gidin, gözlem yapın. Abi, Zeynel’in de sizinle gelmesi gerektiğini söylüyor. İstanbul’daki görevler boyunca beşiniz olacaksınız bundan sonra."
Telefonu Han’ın elinden kaptım. "+1’e gerek yok. Ayak bağından başka bir şey olmaz, tehlikeye atar her şeyi!"
"Abinin emri böyle Turna,"
"Dediklerimi abiye ilet. İş bilmeyen birine bakıcılık yapamayız!" deyip telefonu Hacı’nın suratına kapattım.
Sigaramdan derin bir nefes çekerken Zeynel ayağa kalktı. "Ne iş bilmemezliği? Senin aklının hayalinin almayacağı görevlerde bulundum ben!"
"Hadi oradan be!" diye çıkıştım. "Ders kitaplarından başını kaldırmamış, hayatın nasıl tehlikeli bir yer olduğunu bilmeyen sümsük, sünepe bir şeysin belli. Tek becerin ders çalışıp doktor olmakmış işte. Sana bakıcılık yapamayız!"
"Ne saçmalıyorsun sen?" diyerek üzerime yürüdü Zeynel.
"Gel ne diyorum anlatayım!" diye adım attım üzerine.
Tam o sırada telefonum çaldı. Sesi hoparlöre vermeden açtım.
"Turna,"
"Evet."
"Zeynel de bundan sonra ekibin bir parçası. Sen nereye, o oraya."
"Abi bak, bakıcılık yapamam ona. Gerek yok, gitsin hasta mı bakıyor ne yapıyorsa yapsın. Ayak bağından başka bir şey olmaz bize!"
"Ben ne dediysem o! Zeynel sizin kadar olmasa da o da bilir her şeyi becerir, iyidir."
"Ama abi—"
"Ben ne diyorsam o! Lafımı ikilettirme! Anlaşıldı mı?"
"...Tamam," ve telefon kapandı.
Sinirden paketten bir sigara daha çıkarıp biten sigaramı soğumuş kahve bardağımın içine attım. Yeni sigarayı yakıp ciğerlerime çektim. "Hazırlanın, birazdan çıkıyoruz," diyerek merdivenlere yöneldim.
Zeynel arkamdan seslendi, sesindeki o küstah tını merdivenlerde yankılanıp çarptı kulaklarıma: "Ne oldu? Bir sesin soluğun kesildi?"
Gözlerimi devirdim. Adımlarım bir milim bile aksamadı. Arkamı dönmeden, nefretimi ve alayımı sesimin her bir tonuna sindirerek konuştum: "Nesin sen, bebek mi? İstediği olmayınca babasına şikayet edip her istediğini yaptırmaya zorlayan, 'hayır'dan anlamayan şımarık velet!"
Arkamda bir anlık öfke patlaması hissettim. Ayak sesleri hışımla bana doğru yaklaştı. "Bana bak kızım!" diye gürledi, sesi artık çileden çıkmış bir adamın hırıltısıyla doluydu. "Gebertirim seni, düzgün konuş!"
İçimdeki yırtıcı hayvan onun bu tehdidine sadece alayla güldü. Onu ciddiye almamak, onun o egosunu ezmek şu an yapabileceğim en zevkli şeydi.
"Hoşşşt!" diye seslendim el üstünden bir hareket yaparak, sanki sokakta üzerime havlayan sahipsiz bir köpeği savuşturur gibi. Arkama bile bakmadan odaya girdim ve kapıyı hırsla çarptım.
Kilit mandalını çevirip sırtımı kapının soğuk ahşabına yasladım. Soluk soluğaydım. Aşağıdan bozulan sesler, birbirine giren kısık bağrışmalar geliyordu ama hiçbirini umursamadım. Zihnim tek bir odağa kilitlenmişti: Yanıma dikilen bu gölgeyi parçalamak. Sahada hırsımı ondan çıkaracaktım nasıl olsa. O kitaplardan öğrendiği dünyasını gerçek hayatın çamuruna, kanına soktuğumda görecektim o mağrur duruşunu. Onu pes ettirene, geldiği o korunaklı dünyaya geri kaçırtana kadar sınırlarını zorlayacaktım.
Derin bir nefes alıp dolaba yürüdüm. Zırhımı kuşanma vaktiydi. Üzerime siyah, bol bir eşofman takımı geçirdim. Bedenimi tamamen örten, hareket kabiliyetimi kısıtlamayan ama hatlarımı da gizleyen kumaşın içinde rahatladım. Üzerine yeni aldığım, o ağır deri kokan bol deri ceketimi ve siyah spor ayakkabılarımı giyip bağcıklarını sıkıca bağladım; her an kaçmaya ya da kovalamaya hazır bir ritimle basmalıydım yere. Düz, uzun saçlarımı serbest bırakıp siyah şapkamı kaşlarıma kadar indirirken aynaya bakmadım bile. Güneş gözlüğümü sweat'in yakasına takıp odanın ortasındaki çantaya yöneldim.
Çantanın fermuarını çekip içindeki siyah, askeri tip telsizleri, kulaklıkları ve görüntü almak için kameraları çıkardım. Metallerin soğukluğu parmaklarıma yayılırken zihnimdeki o karmaşa tamamen dindi. Artık duygular yoktu. Aşağı salona adım atar atmaz elimdekileri tek bir kelime dahi etmeden herkesin ellerine birer birer dağıttım.
Dalton’a dönüp, "Ayağın nasıl, seni zorlar mı? Evde kalabilirsin bugünlük."
"Ben doktoru olarak evde kalmasını uygun görüyorum. Dikişler yeni, zorlama."
Başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Zeynel siyah askeri pantolon, siyah kazak, siyah postal ve siyah deri ceket giymişti. O da gözlüğünü kazağının önüne asmıştı. Umursamadan tekrar Dalton’a döndüm.
"Evde kalıyorsun." İtiraz etmek için bir şeyler zırvaladı ama dinlemedim. "İnci… Hazırlan çık, seni bekleyemem daha fazla. Podyuma çıkmayacaksın."
"Geldim geldim. Ay çatlamayın ya, beklesenize iki dakika."
Han da söyleniyordu: "Ufff kızım, biz bir yere giderken sürekli bu tartışmayı yapmak zorunda mıyız? Acele etsene!"
"Geldim ya! Canım benim, çok sağ ol düşünüp alışveriş yapmışsın bize ama keşke daha benim zevkime uygun şeyler alsaydın. Daha renkli mesela... Bu ne yani; siyah, kahverengi, gri... Canlılık yok. Cenazeye gidiyor gibi hissediyorum kendimi."
"Kim bilir, belki dediğin gibi birinin cenazesini kaldırır geliriz," dedim umursamazca. "Tamam, bir gün Han’la gidip alışveriş yaparsınız zevkine uygun."
Han dehşetle: "Asla! Tüü tüü aman aman! Ben o hatayı ikinci kez yapmam. Aralıksız 10 saat antrenman yapsam yorulmam, bunun saçma sapan şeylerini bulup edeceğiz diye bayılıp düşecektim bir yerde az kalsın!"
"Bir daha senle asıl ben bir yere gitmem dağ ayısı, zevksiz!" dedi İnci. Sonra bana dönüp, ellerini birleştirerek şakıdı: "Ama bir şey gözümden kaçmadı. Benim için renk renk çeşit çeşit mum almışsın."
Onun o çocuksu neşesine, karanlığın ortasında açan fütursuz renklerine engel olamayarak dudağımın kenarıyla hafifçe gülümsedim. Fakat o, bu küçük tebessümümü yeşil ışık sanmış gibi gözleri parıldayarak öne atıldı.
"Gel sana bir sarılayım, bir öpeyim." kolları açık bir halde bana doğru hevesle hamle yaptı.
"Sakın!" reflex olarak hızla geriye doğru bir adım attım. Kişisel alanımın ihlal edilmesine olan tahammülsüzlüğümle attığım o kontrolsüz adımla sırtım birden sert, kıpırtısız ve sıcak bir duvara çarptı.
Sırtıma dokunan o dokunun ritmik bir nefesle inip kalktığını, kumaşın altındaki o canlı sıcaklığı ve genzime dolan o yabancı erkek kokusunu hissettiğim an zihnimde kırmızı alarmlar çalmaya başladı. Çarptığım yer... Bir duvarmışçasına sert, ama nefes alan canlı bir göğüstü. Arkamda duranın Zeynel olduğunu fark ettiğim o yıldırım hızı an, omuriliğimden aşağı buz gibi bir elektrik akımı kaydı. Sanki kızgın bir demire değmişim gibi dehşetle ve hızla diğer tarafa çekildim.
Topuklarımın üzerinde savrularak ondan metrelerce uzağa savurdum kendimi. Göğsüm hızla inip kalkarken, bakışlarım bir anlığına kontrolden çıkıp onun o ifadesiz yüzüne ve kaslı göğsüne kaydı, çenemi sıkıp gözlerimi ondan kaçırdım.
"Ay tamam tamam ya, unutmuşum, sorryyy"
"Çıkalım," deyip hışımla kapıya yöneldim. Dalton’un yorgun yüzüne takıldı bakışlarım bir an. "İyice dinlen, bir şey olursa hemen ara," sesimdeki o mesafeli korumacı tavrı gizlemeyerek.
Çıkışa ilerlerken kapının hemen yanındaki ahşap dresuarın üzerinde duran geniş, metal kaseye gözüm kaydı. İçinde hangi arabaya ait olduğunu bilmediğimiz, öylece fırlatılmış bir sürü araba anahtarı yatıyordu. Ev bize yabancıydı, otoparkta bizi neyin beklediğini bilmeden kaseden tamamen şansıma bir seçim yaptım.
Elini kaseye uzatan Han’a yan gözle baktım.
"Bakalım şansımıza ne çıkacak," diye mırıldandı Han, anahtarları karıştırırken çıkan şıngırtılı sesin arasında.
Gözüme ilk çarpan ağır, siyah kılıflı anahtarı kaseden çekip aldım. "Aşağı inince görürüz neymiş," dedim düz bir sesle.
Han da kaseden rastgele bir anahtar kapıp elinde salladı. "Aynen. Hadi bakalım, piyango kime vuracak."
Anahtarı avcumun içinde sıkıp kapıyı açtım. Asansörle binanın altındaki o kasvetli, beton kokulu otoparka indiğimizde ayak seslerimiz geniş alanda yankılandı. Cebimden çıkardığım anahtarın tuşuna bastım. Birkaç metre ötede duran heybetli, simsiyah, canavar gibi bir Jeep’in farları karanlığı yararak iki kere sarı sarı yandı. Şansıma tam da heybetli sevdiğim gibi bir araç düşmüştü.
Han da hemen yanımda kendi kumandasına bastı. İki araç ötede duran gümüş rengi, gıcır gıcır ama gayet sıradan bir sedanın kilitleri tık diye açıldı. Araba kötü değildi aslında, mis gibi arabaydı ama benim altımdaki aygırın yanında biraz gariban kalmıştı.
Han önce elindeki anahtara, sonra benim Jeep’e, en son da kendi arabasına baktı. Suratı anında asıldı.
"Şerefsiz. Ne yaptın da kendine en güzel arabayı seçip bana bunu bıraktın?" dedi ellerini beline koyup mahalle pazarında kavga çıkartan şirret karılar gibi. "İlk ben istemiştim, ilk ben görmüştüm o anahtarı ama sen benden hemen önce kaptın. Ulan yukarıda bildiğin çaldın elimden anahtarı!"
Yüzündeki o kıskançlığı görünce dudaklarımın kenarı ister istemez kıvrıldı. Bayağı eğleniyordum açıkcası.
"Hızlı olan kazanır Han," sırıtarak. "Kısmetine ne çıktıysa o. Ne var işte, mis gibi araba."
"Ulan…" bana doğru iki adım attı, yüzünü acındırıp yalvarır gibi ellerini birleştirerek, "Hadi gel değiştirelim ya. Allah'ın adını verdim bak, hadi. Sen zayıfsın, ufak tefeksin zaten; geç şuna pamuk gibi git gel."
"Hiç heveslenme," pişkince, anahtarı cebime atarken. "Kaderine razı ol. Hem niye öyle diyorsun sana çok yakıştı böyle bir açtı seni, tam bir efendi adam arabası."
Han gözlerini devirip hışımla kendi arabasına yürüdü. "Ulan ne vicdansız karısın be! Allah’ın adını verdik o kadar, insan bir acır! Hak yiyen hak bulur inşallah!” İnci yan koltuğa binerken bir taraftan da kahkahalarla gülüyordu.
Daha fazla laf dalaşına fırsat vermeden arabaya geçmek için yöneldim. Han hâlâ arabanın içinde dikiz aynasıyla kavga ediyor, bir yandan da bana söylenmeye devam ediyordu. Ben Jeep’in sürücü koltuğuna geçerken Zeynel seslendi. "Hop, ne yapıyorsun?"
"Ne var?" sesimde ki bıkkınlığı gizleme gereği duymadan konuştum.
"Ben süreceğim."
Zihnimin içi zaten iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Bir de onun egosuyla, bitmek bilmeyen bu iktidar hırsıyla uğraşacak tek bir saniyem bile yoktu.
"Geç otur, benim sinirlerimi daha fazla bozma ya da git Han’ların arabayı sür!"
Bir an duraksayıp birkaç saniye aval aval yüzüme baktı. Yeşil gözlerinde o inatçı parıltı çaktı ve dudağının bir kenarı yukarı doğru kıvrıldı. "Yok, hadi tamam vazgeçtim. Sür bakayım nasıl sürüyorsun, şoförlüğün nasıl... Puan vereceğim sana."
Cevap vermedim. Vitesi ileri itip gaza bastım. Otoparkın karanlığından sıyrılıp İstanbul’un soğuk asfaltına aktık. Zeynel uzanıp müzik açtı. Hoparlörlerden yayılan ilk enstrüman sesiyle birlikte ciğerlerimdeki havanın ağırlaştığını hissettim. Sagopa Kajmer’den Meftun akıp geldi kulaklarıma. Ruhumun en saklı, en korunaklı köşelerine sirayet eden, kaçmaya çalıştığım o karanlık odaların kapısını aralayan bir melodiydi bu. En sevdiğim, ama her dinlediğimde içimde bir yerleri ince ince kanatan o şarkı...
Şarkının kasvetli ritmi arabanın içine koyu bir sis gibi dolarken cebimden sigara paketini çıkardım. Dudaklarımın arasına bir dal koyup ceplerimi yokladım. Parmaklarım boşlukta gezindiğinde, çakmağı yukarıda, masanın üzerinde unuttuğumu fark ettim. Göğsümden dar, sıkıntılı bir nefes döküldü isyan edercesine. Tam o sırada, tek bir kelime dahi etmeden Zeynel cebinden çakmağını çıkarıp bana doğru uzattı. Alevin tıkırtısı arabanın içindeki sessizliği böldü. Çakmağı alıp sigaramı yaktım, dumanı ciğerlerime çekerken camı hafifçe araladığımda içeri dolan bıçak gibi soğuk hava yüzümü yalayıp geçti. Hiç konuşmadan ve yüzüne bir an olsun bakmadan sigara paketiyle çakmağı ikimizin arasındaki deri kolçak kısmına bıraktım.
O da hiçbir şey demeden paketten bir dal alıp, yaktı. İkimiz de birbirimize tek bir bakış atmadık. Tek bir kelime konuşmadık. Arabanın içini dolduran dumanlı müziğin o yavaş, ruhu kavuran melodisi eşliğinde, verilen adrese doğru uzun ve sağır edici bir sessizlik içinde yolculuğumuza devam ettik.
Konum bizi İstanbul'un uğultusundan tamamen soyutlanmış, rüzgârın tepelerde kurt gibi ıslık çaldığı, tenhalığın kemiklere işlediği ıssız bir bölgeye getirdi. Çevredeki tek tük müstakil evler birbirine metrelerce uzaklıkta her biri kendi yalnızlığına gömülmüş devasa kale yığınlarını andırıyordu. Gelen koordinatlar, tepede tek başına dikilen, etrafı göz alıcı bir heybetle çevrilmiş yüksek taş duvarlı bir malikâneyi işaret ediyordu. Jeep'i malikânenin doğrudan görüş açısına girmeyen, boş bir arazideki çalılığın arkasına çektim. Motoru susturduğum an kalbimi kaplayan ani sessizlik, az önce çalan şarkının duman altı tortusuyla birleşti. Birkaç yüz metre ötemizde, farklı bir açıdan evi görebilecek kuytu bir ağaçlık alana da Hanlar yerleşti. Birbirimizden tamamen bağımsız ama en ufak bir hareketlilikte de birbirimizi kollayacak mesafedeydik.
Cebimden telefonu çıkarıp Hacı'yı aradım. "Geldik, gözlemdeyiz," bakışlarımı malikânenin kapısındaydı
"Güzel giren çıkan kim varsa resmedin. Şevki’nin kimlerle temasta olduğunu çözmemiz lazım. Fotoğrafları çekin, sonra duruma göre takibe alırsınız."
"Anlaşıldı," deyip telefonu kapattım.
Torpido gözüne uzanıp telsizi elime aldım. "Han, giren çıkan fotoğraflansın. Gözünüzü kapıdan ayırmayın."
"Anlaşıldı Telli Turnam," dedi Han’ın cızırtılı sesi telsizden. "Arka taraftayız, kuş uçurtmayız."
Bekleyiş başladı. Dakikalar saatleri kovaladı. Kış güneşinin o cılız, soğuk ışığı ufukta kanlı bir leke gibi erirken, zaman zihnimde bir bataklık gibi ağırlaşmıştı. Zeynel’in varlığı, arabanın içindeki oksijeni emen görünmez bir ağırlık gibi çöktü üzerime. Derken, tepeden aşağıya doğru siyah, lüks bir araba yanaşıp malikânenin kapısının hemen önünde durdu. Hızla torpidodaki kamerayı alıp lensi ayarladım. Bedenimdeki tüm uyuşukluk anında buharlaştı, avına odaklanmış bir avcıydım şu an.
Arabanın kapısı açılıp önce iki tane iri yarı, takım elbiseli koruma inip çevreyi gözleriyle taradıktan sonra arka kapıyı açtılar. İçeriden altmışlı yaşlarının sonlarında, saçları tamamen dökülmüş, göbekli, bodur ve takım elbisesi neredeyse patlayacak gibi duran yaşlı bir adam çıktı. Ardından, adamın hemen arkasından genç bir kadın indi.
Bu dondurucu kış gününe, tepede esen o bıçak gibi rüzgâra rağmen kadının üzerinde sadece kalçalarını zor örten süper mini, parlak siyah bir elbise vardı. Omuzlarına attığı yanık olduğu belli olan platin saçları ve on metre öteden bile "ben yapayım" diye bağıran ucuz sentetik kürk. Kadın, yanındaki adamdan en az otuz, otuz beş yaş küçüktü eminim. Soğuktan morarmış bacaklarıyla adamın koluna girip, yapmacık bir kahkaha atarak malikânenin kapısına doğru adımladılar.
Adamla kadının yüzünü korumaların dövmeli boyunlarını tek tek kareleyip izlemeye devam ettim. Tenha caddeden birkaç araba daha süzüldü. Her gelen arabadan benzer tipler dökülüyordu: Koyu renk takım elbiseli, kas kas üstüne binmiş mafya artıkları ve yanlarında vitrin süsü gibi taşıdıkları gencecik kadınlar... Hepsini tek tek kadraja aldım. Suratlarını, plakalarını, taşıdıkları çantaların detaylarını saniye saniye kaydettim.
Zaman ilerledikçe malikânenin etrafındaki hareketlilik arttı ama hep aynı şekilde ilerledi. Ev, tepelik bir alanda, boş bir arazinin ortasındaydı. Yan komşuları yoktu. Ön kapıda bekleyen iki koruma dışında görünürde başka hiçbir güvenlik önlemi de yoktu.
Telsizi alıp. "Han, beni dinle. İçeri sızıyorum."
"Ne?" dedi sesi anında sertleşerek. "Turna, saçmalama. İçerisi dolu, ne idiği belirsiz adam kaynıyor. Gerek yok çıkışta hepsini takip ederiz."
"Gözünüzü evden ayırmayın bir hareketlilik olursa kulaklığı takıyorum, oradan bilgi verin. İçeride ne olduğunu, Şevki’nin bu adamlarla ne döndürdüğünü öğrenmem lazım."
"Destek lazım mı? Yanına geleyim mi?"
"Hayır. Kalın olduğunuz yerde."
Telsizi bırakıp ceketimin iç cebinden küçük kulaklığı çıkarıp kulağıma taktım. Tam kapıyı açıp çıkmaya niyetlendiğim an, sağ tarafımdan sert bir hareketlilik oldu. Zeynel kapıyı açmış, dışarıya adımını atıyordu.
"Nereye?"
"Ben de geliyorum," Kapıyı kapatıp arabanın önünden dolandı.
"Hayır, ben tek giriyorum. Sen gözcü olacaksın. Arabada kal."
Zeynel durup ne yapması gerektiğinden emin olamaz bir ifadeyle bir süre yüzümü taradı. Yeşillerinde başına buyruk, söz dinlemeyen, saçma sapan bir dik başlılık vardı. "Onlar zaten gözcülük yapıyor. Seninle geleceğim. İki kişi sızmak her zaman daha güvenlidir."
Belimdeki silahımın şarjörünü sertçe çıkarıp kontrol ettim, mermiyi namluya sürüp, silahı tekrar belime yerleştirirken gözlerimi Zeynel’den bir milim bile ayırmadan aramızdaki mesafeyi sıfırlayacak kadar üzerine yürüdüm. Göğsüm onun göğsünün hizasındaydı.
"Bana bak," diye tısladım dişlerimin arasından. "Benim sözümden çıkmayacaksın. Ben ne dersem, emirlerime harfiyen uyacaksın. Laflarımı ikilettirme! Seninle, senin acemiliklerinle uğraşamam. Madem bizimlesin, madem kendini bu ekibin bir parçası sayıyorsun; bundan sonra emirlerime karşı gelmeden uyacaksın! Herkes gibi!"
Yüzümün her bir noktasını dikkatlice inceleyip eleğinden geçirdi kendince. Yeşil gözlerinde tek bir ürperme, tek bir tereddüt kırıntısı bile belirmedi. Dişlerini sıkmaktan seğiren çenesi haricinde bir tepkisi yoktu.
Cebimden ikinci kulaklığı çıkarıp onun göğsüne doğru sertçe bastırdım. "Al, tak bunu. Koltuğa geç. Ben içeri girdiğimde herhangi bir pürüz olursa beni buradan yönlendireceksin. Gözün evde olsun."
Kulaklığı alıp kulağına yerleştirdi. "Tamam," dedi alçak bir sesle.
Bakışlarımı onun gözlerine kilitledim. "Silah kullanmayı biliyorsun değil mi?"
Yüzüme dik dik bakıp, "Sen karşında kim var sanıyorsun?"
"Silahını hazırda tut," dedim, onun duymazlıktan gelerek. "Ne olur ne olmaz. Amacımız kimseye varlığımızı belli ettirmeden içeriden görüntü alıp ne konuştuklarını duymak. Olabildiğince sessiz olup, işi halledip hemen çıkacağım."
Şapkamı düzeltip güneş gözlüğümü takarken kulaklığı ayarlıyordum bir taraftan da. "Sesim geliyor mu?"
"Net geliyor," dedi Zeynel sürücü koltuğuna geçerken.
"Arka taraftayız, izliyoruz," dedi Han kulaklığıma sızan sesiyle.
"Çıkıyorum,"
Arabanın kapısını sessizce kapatıp kendimi tepeliğin gölgesine bıraktım. Bedenim, yılların verdiği o tecrübeyle adeta bir gölgeye dönüştü. Islak çimlerin ve nemli toprağın üzerinde tek bir ses dahi çıkarmadan, ayak tabanlarımı yere basarak malikânenin arka tarafına doğru süzüldüm.
Malikânenin etrafını saran taş duvarlar anormal derecede yüksekti—en az üç buçuk, dört metre. Sıradan bir insanın tırmanması, atlaması imkânsız gibiydi. Duvarın arka köşesine ulaştığımda durdum. Bedenimi taşa yapıştırıp soluklanmak için kendime zaman tanıdım.
"Arka duvardayım."
"Ön kapı sakin," dedi Zeynel’in sesi kulağıma.
Duvarın yüksekliğini süzdüm. Anlaşılan o ki bu devasa yüksekliğe güvendikleri için arka tarafa tek bir koruma dahi koyma gereği duymamışlardı. Güvenlik zafiyeti tam da burada başlıyordu; kibir, en büyük körlüktür.
Duvarın hemen kenarındaki yaşlı çam ağacının kalın dalına basıp yukarı fırladım. Taş duvarın soğuk, pürüzlü üst kenarını kavrayıp tek bir hamlede, kaslarımın tüm gücünü kullanarak kendimi yukarı çektim. Duvarın üstünde bir saniye bile durmadan, iç bahçedeki çalıların arasına, bir kedi misali sessizce atladım.
"İçerideyim, arka temiz."
"Görüş alanımda değilsin, tek başınasın artık." dedi Zeynel. Kulaklıktan cızırtıyla süzülüp kulağıma akıp gelen bu cümle, gecenin ayazından daha sert bir şekilde yüzüme çarpıp oturdu içime.
Tek başınasın...
Dudaklarımda buruk, zehir gibi alaycı bir tebessüm peydah oldu ama karanlığın içinde kaybolup gitti. Bilmiyor ki, ben zaten bu hayatta ne zaman bir kalabalığın ortasına düşsem, hep tek başımaydım. İnsanların sığınak sandığı o kalabalıklar, benim için sadece daha fazla gürültüden ibaretti. Yalnızlığın ve tehlikenin tam ortasında yalınayak yürürken bana yol gösteren tek şey kendi gölgemdi. Bu ilk değildi, son da olmayacaktı. Yalnızlık benim için bir mahkûmiyet değil, çoktan deri gibi üzerime yapışmış bir zırhtı.
Evin etrafından bir yılan gibi sıyrıldım. Sol taraftaki cam pencerenin altına gidip çömeldiğimde şansıma, içerideki kadife perdeler tamamen çekilmemişti; iki karışlık bir açıklık, salonun tüm mahremiyetini dışarı seriyordu.
Başımı usulca kaldırıp içeriye baktım. Salon, az önce gelen o pislik adamlarla ve yanında getirdikleri zavallı kızlarla doluydu. Kızların birkaçı adamların dizlerinin dibinde, omuzlarına masaj yapıyorlar, bazıları da içki servis ederek duruyorlardı. Onlar da kahkahalar atıyor, hararetli bir şekilde bir şeyler tartışıyorlardı.
Cebimden küçük, casus kamerayı çıkarıp camın kenarına tuttum. İçerideki herkesin, masanın üzerindeki haritaya ve belgelere benzeyen kağıtların peş peşe fotoğraflarını çektim.
"Resimleri çektim, şimdi ne konuştuklarını duymaya çalışacağım. Cam hafif aralık, ses alabilirim."
Görüntüleri aldıktan sonra, kayıt cihazının mikrofonunu camın altındaki ince aralığa doğru uzatmak için bir adım daha atmaya niyetlenmiştim ki… Tam o salisede, ensemde, saç köklerimi donduran, buz gibi bir metalin baskısını hissettim. Arkamda beliren gölgenin sıcak nefesi kulağıma çarptı.
"Sakın tek bir adım atayım deme güzelim..." dedi ensendeki ses. "Nefes bile alırsan, beynini o cama yapıştırırım."
Göğsümün ortasında aniden beliren o karanlık boşluk, ölümün soğuk yüzüyle ilk kez bu kadar yakın tanıştığımı çığlık çığlığa haykırıyordu. Namlu ensemde bir mühür gibi basılı dururken; kalbimin kaburgalarımı döven o vahşi ritmi, av yapan bir avcının tek bir salisede çaresiz bir ava dönüşmesinin en yalın, en kanlı ifadesiydi…
Okuduğunuz için çoooookkk teşekkürr ederimmmmmm 🫶 ✨ yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorummmm ❤️💫