İçeriğe geç

BÖLÜM 3 VAR OLMAYAN SOKAK

Ertesi gün Elias işe gelmedi.

Léora bunu saat 09.06'da fark etti. Saat 09.14'te tesadüf olduğuna karar verdi. 09.31'de Elias'ın masasının önünden ikinci kez geçerken bunun tesadüf olmadığını düşünmeye başladı.

Masası, bir insanın aynı anda hem dağınık hem de kontrol manyağı olabileceğinin kanıtıydı. Kitaplar üst üste yığılmış, not kâğıtları her yere dağılmıştı ama kalemler boylarına göre diziliyor, dosyaların köşeleri masanın kenarıyla kusursuz hizalanıyordu. Sağ tarafta dün gece takmadığını iddia ettiği anahtarları duruyordu.

Léora onlara baktı.

“Anahtarımı unuttum.”

“Yalancı herif.”

“Günaydın sana da.”

Léora öyle hızlı döndü ki omuzuyla dosya dolabına çarptı. Elias iki masa ötede durmuş, elindeki karton bardaktan kahve içiyordu.

“Sen nereden geldin?”

“Kapıdan.”

“Çok komiksin.”

“Bunu yıllardır söylüyorum.”

Léora bakışını ondan ayırmadan Elias'ın masasındaki anahtarlara işaret etti. “Bunlar ne?”

Elias anahtarlara baktı. Sonra Léora'ya. “Anahtar.”

“Dün gece bunları almaya geldiğini söyledin.”

“Evet.”

“Şimdi masanda.”

“Başarılı bir operasyon olmuş.”

Léora birkaç saniye sustu.

Elias kahvesinden bir yudum daha aldı.

“Bana bakmayı bitirdiğinde haber ver. Kendimi değerlendirilmiş hissediyorum.”

Léora'nın çantasında, küçük not defterinin arasında Elias + Elin — 2008 yazıyordu. Tek yapması gereken çıkarmak, masasına bırakmak ve iki kelime söylemekti.

Elin kim?

Bunun yerine, “Dün geceki dosya bozulmuş,” dedi.

Elias'ın yüzünde şaşkınlık oluşmadı. “Ne kadar bozulmuş?”

Yanlış cevap.

Léora başını hafifçe yana eğdi. “Neden bozulduğunu varsaydın?”

Elias bardağı ağzından indirdi.

Bir saniye.

“Çünkü ‘dosya bozulmuş’ dedin.”

Léora içinden küfretti. “Haklısın.”

“Bunu kayda alabilir miyiz?”

“Hayır.”

Elias gülümsedi.

Léora da gülümsedi.

İkisi de birbirine inanmadı.

“Akşam bir şey yapıyor musun?” diye sordu Elias.

Soru o kadar sıradan geldi ki Léora'nın şüphesini daha da artırdı. “Neden?”

“İnsanların bazen sosyal hayatı oluyor.”

“Senin mi?”

“Acımasız.”

“Cevap vermedin.”

“Bir şeyler içelim diyecektim.”

Léora neredeyse güldü. Elias'la yıllardır içki içmişler, yemek yemişler, sabaha karşı iş çıkışı yağlı patates paylaşmışlardı. Teklifin kendisinde tuhaf bir şey yoktu.

Zamanlamasında vardı.

“Bugün olmaz.”

“Planın mı var?”

Léora çantasındaki not defterini düşündü.

Morrow Sokağı 17.

“Var.”

Bu kez Elias'ın sağ kaşı kalkmadı. Yüzüğü de dönmedi. Hiçbir şey yapmadı.

“İyi eğlenceler,” dedi.

Léora masasına dönerken ensesinde onun bakışını hissetti.

Elin'i sormadı.

Henüz.

Çünkü Elias dün gece sembol hakkında yalan söylemişse, bugün Elin hakkında da yalan söyleyebilirdi. Léora'nın elinde iki isim, eski bir fotoğraf ve haritalardan silinmiş bir adres vardı. Bunların üçünü de ona aynı anda vermek istemiyordu.

Önce adresin gerçekten var olup olmadığını görecekti.

Sonra Elias Vale'in ne kadar büyük bir yalancı olduğuna karar verecekti.

◆

Saat 18.22'de Mira'dan ilk mesaj geldi.

MIRA: Eve gidiyorsun değil mi?

Léora tramvayın camından dışarı baktı. Eski Vélora'nın kuleleri yağmur bulutlarının altında birbirine sokulmuş gibiydi. Yol kenarındaki modern mağazalar birkaç durak önce bitmiş, yerlerini dar cepheli kitapçılara, küçük kafelere ve alt katları yüzyıllar boyunca farklı dükkânlara dönüşmüş taş binalara bırakmıştı.

LÉORA: Bir yere uğrayıp.

Cevap üç saniyede geldi.

MIRA: Nereye?

Léora yazmaya başladı.

Sildi.

Tekrar yazdı.

LÉORA: Arşiv işi.

MIRA: YALANIN BİLE SIKICI

Léora güldü.

MIRA: KONUM AT

Bu kez cevap vermedi.

MIRA: LÉORA

Telefonu sessize aldı.

“Sözümü bozmadım,” diye mırıldandı.

Dün gece gitmeyeceğini söylemişti.

Bugün hakkında hiçbir anlaşma yapılmamıştı.

Tramvaydan Eski Kuzey durağında indi. Morrow Sokağı'nın 1896 planındaki konumunu güncel haritanın üzerine kendisi işaretlemişti. Bugünkü iki cadde arasında, yaklaşık üç yüz metre uzunluğunda bir blok vardı. Haritaya göre orada bir eczane, iki apartman, küçük bir avlu ve araç geçişine kapalı bir servis yolu bulunuyordu.

Morrow yoktu.

Léora yürümeye başladı.

Telefonundaki mavi nokta ilk yüz metrede normal ilerledi. Sonra bir kavşakta durdu.

Léora da durdu.

“Hadi.”

Mavi nokta döndü.

Kuzeye bakıyordu.

Léora kuzeye dönmedi.

Nokta yine döndü.

“Ben dönmedim.”

Yanından geçen yaşlı bir adam ona kısa bir bakış attı. Léora telefonu adama doğru sallayıp.

“Evet, telefonla kavga ediyorum. Devam et.”

Adam hızlandı.

Léora navigasyonu kapatıp yeniden açtı. Konumu bu kez iki sokak ötede gösteriyordu. Beş saniye sonra geri sıçradı. Sonra “GPS sinyali zayıf” uyarısı geldi.

Taş binaların arasında bunun mümkün olduğunu biliyordu. Yüksek cepheler sinyali bozabilirdi. Dar sokaklar uydu görüşünü kesebilirdi.

Normal açıklamalar.

Mira gurur duyardı.

Léora telefonu cebine koydu ve kâğıda çizdiği küçük krokiyi çıkardı.

İlk işaret bir saat kulesiydi. Buldu. İkincisi köşesinde taş aslan bulunan eski banka binasıydı. O da yerindeydi. 1896 planına göre Morrow Sokağı, bankanın arkasından güneye doğru ayrılmalıydı.

Léora köşeyi döndü.

Duvar.

Kocaman, kesintisiz bir taş duvar.

Bir an durup haritaya baktı.

Sonra duvara.

“Hayır.”

Sokağın olması gereken yerde, iki binayı birbirine bağlayan yaklaşık dört metre yüksekliğinde eski bir taş cephe vardı. Üzerinde pencere yoktu. Kapı yoktu. Yeni yapılmış da değildi; taşların arasında yosun büyümüş, alt kısımlarına yılların kiri yerleşmişti.

Léora duvarın önünde sağa sola yürüdü. Plan yanlış olabilir diye düşündü. Eski haritalarda ölçek kaymaları olurdu. Bir yapının numarası değişmiş, sokak başka bir noktaya taşınmış olabilirdi.

On dakika sonra aynı bloğun etrafını tamamen dolaşmıştı.

Morrow Sokağı yoktu.

Ama olması gereken yer vardı.

Bu ikisi aynı şey değildi.

Léora bir kafeye girdi, espresso söyledi ve arka masalardan birine oturdu. Telefonunu çıkarıp eski planın dijital görüntüsünü açtı. Dün fotoğraf çekmemişti ama arşiv kataloğundaki taramayı kendisine not etmişti. 1896 planını, güncel uydu görüntüsünü ve 1971 şehir planını yan yana getirdi.

Morrow 1896'da vardı.

1912'de vardı.

1938'de yoktu.

Daha garibi, 1938 planında sokağın bulunduğu blok yalnızca kapatılmamıştı. Binaların sınırları değişmişti. Sanki Morrow hiçbir zaman var olmamış gibi iki yanındaki yapılar birbirine doğru genişlemişti.

Léora ekrana yaklaştı.

“Siz ne yaptınız buraya?”

Garson kahveyi bıraktı. “Efendim?”

“Size demedim.”

Garson, Léora'nın telefonundaki yüz yıllık haritalara baktı. “İyi.”

Kahveyi içip dışarı çıktı.

Hava kararmaya başlamıştı. Vélora'nın eski sokaklarında gün ışığı zaten erken kayboluyordu; binalar gökyüzünü ince şeritlere bölüyor, ilk yanan sokak lambaları ıslak taşların üzerinde sarı lekeler bırakıyordu.

Léora tekrar duvarın önüne geldi.

Bu kez bakmak yerine ölçtü.

Bankanın köşesinden yirmi sekiz adım.

1896 planında Morrow girişinin olması gereken nokta tam karşısındaydı.

Duvarın ortası.

Hiçbir şey yoktu.

Léora elini taşın üzerine koydu.

Soğuk.

Nemli.

Gerçek.

Telefonu cebinde titreşti.

Mira.

Açmadı.

İkinci kez titreşti.

Sonra üçüncü.

Léora iç çekip telefonu çıkardı.

MIRA: Eğer şu an haritada olmayan o sikik adrese gidiyorsan seni bulup ben öldüreceğim.

Léora ekrana baktı.

LÉORA: Teknik olarak adresi bulamadım.

Mesajın gönderilmesinin yanında küçük bir daire dönmeye başladı.

Gönderiliyor.

Gönderiliyor.

Başarısız.

“Tabii.”

Telefonu yukarı kaldırdı. Sinyal bir çizgiydi. İki adım geriye gittiğinde üçe çıktı.

Duvara yaklaştı.

Bir.

Geri.

Üç.

Léora bunu dört kez yaptı.

Beşincide kendini fark edip durdu.

“Ben ne yapıyorum?”

Bir taş duvarın önünde telefon çekim gücü testi yapıyordu.

Normal insanlar bu noktada eve giderdi.

Léora normal insanların hayatlarını uzatan kararları genel olarak takdir ediyor, uygulamakta ise zorlanıyordu.

Duvarın sol ucuna doğru yürüdü. Sinyal geri geldi. Sağ uca yürüdü. Yine geldi. Yalnızca ortadaki yaklaşık üç metrelik bölümde düşüyordu.

Ve tam o üç metrenin arkasında, eski plana göre Morrow Sokağı başlıyordu.

Léora yavaşça başını kaldırdı.

Taşların arasında bir şey vardı.

İlk bakışta çatlak sandı. İnce, koyu bir çizgi. Yukarıdan aşağıya doğru iniyor, zemine yaklaşık bir metre kala kayboluyordu.

Parmaklarını çizginin üzerine sürdü.

Birleşim yeri.

Taş değil.

Kaplama.

Kalbi biraz hızlandı.

“Tamam.”

Çizgiyi takip etti. Sol tarafta ikinci bir dikey sınır buldu. Üstte çok silik bir kemer.

Duvarın içinde bir kapı vardı.

Üzeri taş görünümü verilmiş bir yüzeyle kapatılmıştı ya da—Léora bu ihtimali sevmedi—göz onun kapı olduğunu anlamasın diye yapılmıştı.

Eli istemsizce boynundaki halkaya gitti.

Kolye sıcaktı.

Bu kez gerçekten sıcaktı.

Léora zinciri çekip halkayı avucuna aldı. Metal, teninin sıcaklığından daha fazlasını taşıyordu. Can yakmıyordu ama birkaç dakika önce böyle olmadığından emindi.

Duvarın ortasında, parmaklarının az önce gezdiği yerde çok soluk bir oyuk fark etti.

Kırık bir çember.

Nefesi yavaşladı.

Telefonunu çıkardı.

Kamerayı açtı.

Ekranda yalnızca taş duvar görünüyordu.

Sembol yoktu.

Léora telefonu indirdi.

Sembol oradaydı.

Tekrar kameradan baktı.

Yok.

“Bu hiç hoş değil.”

Fotoğraf çekti.

Galeriyi açtı.

Taş duvar.

Başka hiçbir şey.

İlk kez telefonunun bir şeyi kendisinden daha az gördüğünü düşündü.

Bu düşünce, önceki geceden beri olan her şeyden daha fazla rahatsız etti.

◆

Léora eve gitmedi.

Ama kapıyı da açmadı.

En azından ilk yirmi dakika.

Sokağın karşısındaki dar kaldırıma geçip duvarı izledi. İnsanlar önünden geçiyordu. Kimse yavaşlamıyor, kimse bakmıyor, kimse taşların içindeki belli belirsiz kapı çizgisini fark etmiyordu.

Bir kadın tam önünde durup çantasından telefonunu çıkardı. Sırtını kapıya yasladı.

Léora nefesini tuttu.

Hiçbir şey olmadı.

Kadın mesajını yazdı ve yürüdü.

Bir kurye bisikletini duvarın önüne bıraktı. Bir köpek aynı noktayı kokladı. İki genç gülerek yanından geçti.

Hiçbiri görmedi.

“Ya da ben kafayı yedim.”

Bu ihtimal hâlâ masadaydı.

Léora Mira'yı aramayı düşündü. Sonra ne söyleyeceğini düşündü.

Merhaba, taş duvarın içinde yalnızca benim görebildiğim bir kapı var.

Mira ambulans yollardı.

Belki haklı olarak.

Telefonunun saatine baktı. 19.41.

Elias'ı arayabilirdi.

Numarasını açtı.

Parmağı yine arama simgesinin üzerinde durdu.

Elin Vale.

Morrow Sokağı 17.

Dün gece Elias'ın sembolü gördüğündeki yüzü.

Telefonu kapattı.

“Önce ne olduğunu bul.”

Bunu kendine söylemek daha iyi hissettirmedi.

Duvara geri döndü.

Bu kez kırık halka işaretinin tam karşısında durdu. Parmaklarını sembolün üzerine koydu.

Taşın altından çok hafif bir titreşim geldi.

Léora elini çekti.

Titreşim durdu.

Tekrar dokundu.

Bir şey yer değiştirdi.

Ses duymadı. Daha çok avucunun altında, duvarın çok gerisinde ağır bir mekanizmanın hareket ettiğini hissetti.

Sonra çizgi genişledi.

Bir milimetre.

İki.

Taşın içindeki kapının kenarı karanlık bir yarık hâline geldi.

Léora geri çekildi.

“Hayır.”

Kapı bir santim açıldı.

İçeriden hava gelmedi.

Bu tuhaftı. Eski, kapalı bir geçitten toz, rutubet, küf, herhangi bir şey beklerdi.

Hiçbir koku yoktu.

Hiçbir ses yoktu.

Yalnızca karanlık.

Léora'nın bütün merakı bir anda beyninin daha eski bir bölümüyle karşı karşıya geldi. O bölüm kelimelerle konuşmuyordu. Sadece şunu söylüyordu:

Git.

Şimdi.

Léora bir adım geri attı.

Ve o anda aklından başka bir düşünce geçti.

Ya diğer sokağa dönseydin?

Dondu.

Düşünce kendi sesi gibiydi.

Ama değildi.

En azından... tam olarak değildi.

Léora başını çevirdi. Sağında dar bir yan sokak vardı. İnsanlar yürüyor, bir restoranın önünde sigara içiyor, birkaç metre ötede bir taksi bekliyordu. Işık vardı. Ses vardı. Normal hayat vardı.

Diğer sokağa dönseydi eve gidebilirdi.

Bunu düşündüğü için zihninin cümle kurmuş olması mümkündü.

Elbette mümkündü.

Yine de kollarındaki tüyler diken diken oldu.

Kapıya baktı.

Aralık biraz daha genişlemişti.

Karanlığın içinde şimdi taş bir zemin seçilebiliyordu.

Léora telefonunun fenerini açtı.

Işığı içeri tuttu.

Dar bir geçit.

Yaklaşık altı metre ileride aşağı inen birkaç basamak.

Bu mümkün değildi.

Léora dün incelediği güncel bina planını hatırladı. Duvarın arkasında geçit için yer yoktu. Hemen arkasında bankanın eski depo bölümü ve bitişik apartmanın taşıyıcı duvarı bulunuyordu.

Bu koridor ikisinin içinden geçiyordu.

“Hayır,” dedi tekrar.

Bu kez kelime meraktan çok hayranlık taşıyordu.

Bir adım attı.

Kapının eşiğine gelmedi.

Bir adım daha.

Boynundaki kolye ısındı.

Karanlıkta bir şey hareket etti.

Léora feneri yukarı kaldırdı.

Hiçbir şey.

“Merhaba?”

Sessizlik.

Kendi aptallığına sinirlendi. Gizli bir geçide ‘merhaba’ demek hangi durumda işe yarayacaktı? İçeride biri varsa cevap vermesini mi bekliyordu?

“Belediyeden gelmedim,” dedi.

Yine sessizlik.

“Bu da iyi.”

Eşiği geçti.

Arkasındaki şehir sesi aniden azaldı.

Tamamen kesilmedi. Ama sanki kapının diğer tarafında Vélora birkaç sokak uzağa taşınmıştı. Tramvayın metal sesi boğuklaştı. İnsanların konuşmaları anlamsız bir uğultuya dönüştü.

Léora telefonuna baktı.

Sinyal yok.

Saat 19.47.

Pusula dönüyordu.

Bir tam tur.

İki.

“Harika.”

Feneri tekrar ileri tuttu.

Geçidin duvarlarında hiçbir yazı yoktu. Taşlar dışarıdakilerden daha koyu ve çok daha eski görünüyordu. Bazılarının arasında ince metal şeritler vardı; dekoratif değildi. Bir devrenin damarları gibi duvarın içine girip kayboluyorlardı.

Léora üç adım daha attı.

Basamakların başına geldi.

Aşağıda ikinci bir kapı vardı.

Bu, dışarıdaki gibi saklanmıyordu.

Siyah metalden yapılmıştı. Yüzeyinde ne kol ne de anahtar deliği vardı.

Ortadaysa kırık halka işareti bulunuyordu.

Bu kez sembol küçük değildi.

Kapının neredeyse yarısını kaplıyordu.

Léora'nın ağzı kurudu.

Üç yüz yıllık bir mahkeme kaydı.

Elias'ın olmayan kardeşi.

Haritada bulunmayan bir sokak.

Çocukluğundan beri boynunda taşıdığı halka.

Hepsi buraya gelmişti.

Mira'nın sesi zihninde çok netti.

Tek başına korku filmi oynama.

“Teknik olarak film değil,” diye fısıldadı.

Basamaklardan indi.

Siyah kapının önünde durdu.

Kolyeyi avucuna aldığında halka artık neredeyse sıcak bir madeni para gibiydi.

Kapının ortasındaki işaretin altında çok ince bir yarık fark etti. Parmaklarını uzattı.

Bir ses arkasından geldi.

“Açma.”

Léora'nın bütün bedeni kilitlendi.

Ses yüksek değildi.

Bağırmamıştı.

Gerek de yoktu.

Tek kelime, taş geçitte sanki her yüzey onu zaten tanıyormuş gibi yerleşti.

Léora yavaşça elini kapıdan çekti.

Arkasını dönmedi.

Kalbi göğsüne sert vuruyordu.

“Bunu biraz daha erken söyleyebilirdin.”

Cevap gelmedi.

Léora sonunda döndü.

Basamakların üstünde biri duruyordu.

Uzundu.

Siyah giyinmişti.

Koridordaki zayıf ışık yüzünün tamamına ulaşmıyordu. Yalnızca omuzlarının çizgisi, koyu saçları ve merdivenin başında hiç acele etmiyormuş gibi duran silueti seçiliyordu.

Léora'nın ilk düşüncesi, onu dün gece asansör kapıları kapanırken camda görmüş olabileceğiydi.

İkincisi daha rahatsız ediciydi.

Adam şaşırmış görünmüyordu.

Sanki Léora'nın buraya geleceğini biliyordu.

Ya da daha kötüsü—

onu bekliyordu.