İçeriğe geç

BÖLÜM 2 İKİ ÇOCUK

Léora ertesi sabah işe gitmeden önce üç kez aynı şeyi yaptı: kahvesini hazırladı, telefonundaki fotoğrafı açtı ve sembolün hâlâ orada olup olmadığını kontrol etti. Üçünde de oradaydı. Dördüncü kez bakmamaya karar verdiğinde saat 08.12 olmuştu ve kahvesi soğumuştu.

Gece boyunca kendine makul açıklamalar üretmişti. Sunucu senkronizasyon hatası. Bozuk işlem geçmişi. Görüntü önbelleği. Elektrik kesintisinin ekran kartına yaptığı saçma bir şey. Elias'ın yüzündeki o bir saniyelik değişim içinse yorgunluk, kötü ışık veya Léora'nın insanları gereğinden fazla okumaya çalışma huyu vardı.

Sorun şuydu: hiçbirine inanmıyordu.

Telefonu yüzüstü masaya bıraktı. Tam o sırada Mira'dan mesaj geldi.

MIRA: Yaşıyor musun?

Léora cevap yazdı.

LÉORA: Tartışılır.

Üç nokta hemen belirdi.

MIRA: Güzel. 20 dk sonra aşağıdayım. Kahvaltı etmediysen seni döverim.

LÉORA: Günaydın sana da doktor hanım.

MIRA: Günaydın. Kahvaltı ettin mi?

Léora soğuk kahvesine baktı.

LÉORA: Evet.

MIRA: Yalancı.

Léora istemsizce gülümsedi. Mira'nın tıp fakültesinden beri geliştirdiği en gereksiz yeteneklerden biri, mesaj üzerinden bile onun yalan söylediğini anlayabilmesiydi. Diğeri ise dünyanın herhangi bir yerinde bir insanın yeterince su içmediğini sezebilmekti.

Yirmi üç dakika sonra Mira Solen, binanın karşısındaki küçük fırının önünde onu bekliyordu. Uzun siyah buklelerini ensesinde gevşekçe toplamış, hastane kartını hâlâ boynundan çıkarmamıştı. Bir elinde iki kâğıt bardak, diğerinde yağlı kâğıda sarılmış bir şey vardı. Gözlerinin altında nöbetten kalma hafif gölgeler olmasına rağmen Léora'dan daha canlı görünüyordu; bu da ayrıca sinir bozucuydu.

“Bunu ye.” Mira paketi ona uzattı.

“Merhaba.”

“Merhaba. Bunu ye.”

“İlişkimizin şefkat kısmını çok iyi yönetiyorsun.”

“Seni seviyorum. Şimdi ye.”

Léora paketi aldı. İçinde peynirli sıcak bir çörek vardı. “Beni karbonhidratla manipüle ediyorsun.”

“Çalışıyor.”

Çalışıyordu.

Vélora sabah yağmurundan yeni çıkmıştı. Eski şehir tarafındaki taş cepheler hâlâ ıslak, tramvay rayları soluk güneşte parlıyordu. İnsanlar işe yetişiyor, bisikletliler kaldırımdaki yayalara küfrediyor, köşedeki çiçekçi dükkânının sahibi kovaları dışarı taşıyordu. Gece yaşananların ardından şehrin bu kadar normal görünmesi Léora'ya neredeyse terbiyesizce geldi.

Mira kahvesinden bir yudum aldı. “Şimdi söyle.”

“Neyi?”

“Saat üç on yedide bana ‘uyuyor musun’ yazıp sonra mesajı silmenin sebebini.”

Léora çörekten bir parça kopardı. “Belki seni özledim.”

“Üç on yedide beni özlüyorsan ya sarhoşsundur ya ceset bulmuşsundur.”

“İkisinden de değil.”

Mira durdu. “Hamile değilsin, değil mi?”

Léora neredeyse çöreği boğazına kaçırıyordu. “Nereden çıktı bu?”

“Seçenekleri eliyorum.”

“İşle ilgili.”

“Oh.” Mira yeniden yürümeye başladı. “Ceset kategorisine geri döndük.”

Léora birkaç adım sessiz kaldı. Sonra telefonunu çıkardı. Fotoğrafı açıp Mira'ya uzattı.

Mira önce ekrana, sonra Léora'ya baktı. “Bana eski bir belge gösteriyorsun.”

“Sağ alt.”

Mira görüntüyü büyüttü. “Tamam. Kırık yuvarlak.”

Léora boynundaki zinciri çekti.

Mira'nın bakışı kolyeye indi. Sonra telefona. Sonra tekrar kolyeye.

“Ha.”

“Evet, ha.”

“Bu seninki.”

“Ben de o aşamaya geldim.”

Mira telefonu geri vermedi. Fotoğrafı biraz daha büyüttü. “Belge kaç yıllık?”

“1721.”

“Kolye?”

“Bildiğim kadarıyla aileden.”

“Bildiğin kadarıyla ne demek?”

Léora omuz silkti. “Annem anneannemden diyor. Anneannem onun annesinden diyordu. Büyük anneannem hayattayken bizde böyle bir şey yoktu demişti.”

Mira başını kaldırdı. “Ve bunu şimdi söylüyorsun.”

“Çünkü bugüne kadar üç santimlik eski bir kolyenin aile içi mülkiyet zincirini araştırmak için bir sebebim yoktu.”

“Sen arşivcisin.”

“Rekonstrüksiyon uzmanıyım.”

“Aynı tür delilik.”

Léora telefonu aldı. “Asıl tuhaf olan bu değil.”

Mira'nın yüzündeki alay azaldı.

Léora ona gece olanları anlattı. Dosyanın kaybolmasını. Ekran görüntülerinin silinmesini. Ham taramanın değişmiş görünmesini. Telefon fotoğrafının kalmasını. Elektrik kesintisini anlatırken duraksadı; ekranda sembolün kendi kendine çizildiğini söylediğinde bunun yüksek sesle ne kadar saçma geldiğini fark etti.

Mira bir süre hiçbir şey söylemedi.

Bu, Mira için nadir bir durumdu.

“Tamam,” dedi sonunda.

“Tamam mı?”

“Önce sıkıcı ihtimaller.”

“Ben de öyle yaptım.”

“Hayır. Sen üç saat Google'a bakıp kesin gizli örgüt bulmuşsundur.”

“Google'a bakmadım.”

Mira ona baktı.

Léora iç çekti. “Çok az baktım.”

“Siktir.” Mira cebinden gümüş bir çakmak çıkardı ve başparmağıyla kapağını açıp kapattı. Sigara içmiyordu. Hiç içmemişti. Yine de Léora onu yıllardır o çakmakla görüyordu. Metal yüzeyin bir yanında küçük bir tarih kazılıydı; Léora bir keresinde ne olduğunu sormuş, Mira ‘insan yakmak için’ cevabını vermişti. İkinci sorusunda ‘uzun hikâye’ demişti. Üçüncüsünde Léora vazgeçmişti.

“Birincisi,” dedi Mira, kapağı tekrar kapatırken, “iş yerinizin sistemleri bok gibi olabilir.”

“Olabilir.”

“İkincisi, uykusuzsun.”

“Hakaret.”

“Tıbbi değerlendirme.”

“Devam et.”

“Üçüncüsü, Elias.”

Léora'nın bakışı ona döndü.

Mira bunu yakaladı. “Ne yaptı?”

“Hiçbir şey.”

“O zaman yüzün neden ‘Elias bir bok yedi’ yüzü oldu?”

Léora fotoğrafı kapattı. “Sembolü gördü.”

“Ve?”

“Bir saniyeliğine yüzü değişti.”

“Bu bilimsel ölçüm mü?”

“Onu on iki yıldır tanıyorum.”

“Maalesef ben de.”

“Daha önce görüp görmediğini sordum. Hayır dedi.”

Mira'nın başparmağı çakmağın üzerinde durdu. “İnanmadın.”

“Hayır.”

“Sor tekrar.”

“Soracağım.”

“Bugün?”

Léora cevap vermedi.

Mira başını yana eğdi. “Léora.”

“Önce bir şey kontrol edeceğim.”

“İşte bu cümleyi sevmiyorum.”

“Neden?”

“Çünkü senin ağzından çıkınca genellikle izinsiz bir yere girmekle bitiyor.”

“Abartıyorsun.”

“Üniversitede anatomi binasının çatısına nasıl çıktığımızı hatırlatayım mı?”

“Kapı açıktı.”

“Kapının üzerinde ZİNCİR vardı.”

“Gevşekti.”

Mira gözlerini kapattı. “Bir gün merakın seni öldürecek.”

Léora çöreğinin son parçasını ağzına attı. “Ama çok bilgilendirilmiş öleceğim.”

Mira ona baktı, sonra istemeden güldü. “Gerizekâlı.”

Ayrılmadan önce Léora'nın kolunu tuttu. Bu kez sesi daha sakindi. “Ciddiyim. Önce normal açıklamaları ele. Sonra Elias'a git. Sonra hâlâ tuhafsa beni ara. Tek başına korku filmi oynama.”

“Söz.”

Mira'nın gözleri daraldı. “Bu çok hızlı çıktı.”

“Geç kalıyorsun doktor hanım.”

“Sen de.”

Mira hastaneye doğru yürüdü. Léora birkaç saniye arkasından baktı. Sonra kendi binasına dönmek yerine caddenin karşı tarafındaki belediye arşiv ek binasına yöneldi.

Mira'nın arkasından bağırması gerekmemişti. Léora sözünü teknik olarak henüz bozmuyordu.

Henüz.

◆

1721 dosyasının fiziksel orijinaline erişmek beklediğinden daha uzun sürdü. Alt depodaki görevli, Léora'nın gece yarısı sisteme girdiğini görünce önce kaşlarını kaldırdı, sonra form istedi, sonra başka bir form istedi. Bürokrasi doğaüstü olaylardan daha güven vericiydi; en azından hangi sırayla saldıracağını biliyordun.

Dosya sonunda önüne geldiğinde Léora eldivenlerini taktı ve belgeyi ışık masasının üzerine yerleştirdi.

Kazınmış satır oradaydı.

Bu iyi haberdi.

Kötü haber, dün gece çıkardığı izlerin çıplak gözle yine görünmemesiydi.

Léora portatif tarayıcıyı kurdu, birkaç farklı açıdan görüntü aldı ve ilk işlemlerini yeniden yaptı. On dakika. Yirmi. Kırk.

Hiçbir şey.

Sembol geri gelmedi.

Telefonundaki fotoğraf ise hâlâ duruyordu.

Léora sandalyesinde geriye yaslandı. Fotoğrafı orijinal belgenin yanına getirip ikisini karşılaştırdı. Fotoğraftaki işaret tam olarak kazınmış alanın içindeydi. Rastgele ekran hatası olsaydı belgeyle bu kadar kusursuz hizalanmaması gerekirdi.

Katalog kaydını yeniden açtı. Dosyanın ait olduğu mahkeme serisini taramaya başladı. Aynı yıl. Aynı hâkim. Aynı infaz kayıtları. Elli iki dosya.

İlk on yedide hiçbir şey yoktu.

On sekizincide Léora'nın dikkati bir soyada takıldı.

VALE.

Parmağı fare üzerinde durdu.

Dosya 1721'den değildi. Sonradan aynı koleksiyona eklenmiş, 2008 tarihli bir belediye dijitalleştirme kaydına bağlanmıştı. Eski dosyaların sahiplik ve bağış geçmişini gösteren bir indeks satırıydı.

Léora açtı.

Vale ailesi.

Bir sürü isim.

Elias'ın adı yoktu; kayıt aile arşivine aitti. Bunun tek başına anlamı yoktu. Vélora'da Vale nadir bir soyadı değildi. En azından Léora öyle olduğunu sanıyordu.

Yine de 2008 tarihi gözünü tuttu.

Bağlı kayıtlar sekmesine geçti.

Bir okul arşivi.

Bir mülk kaydı.

Bir de taranmış fotoğraf.

Léora fotoğrafı açtı.

İki saniye boyunca neye baktığını anlamadı.

Görüntüde yaklaşık on dört yaşlarında bir çocuk vardı. İnce, biraz fazla ciddi yüzü, bugünkünden daha koyu saçları ve kameraya bakarken bile hafifçe yukarı kalkmış sağ kaşıyla Elias'ı tanımamak mümkün değildi.

Fotoğrafta yalnızdı.

Léora gülümsedi. “Çirkinmişsin.”

Sonra görüntünün altındaki katalog açıklamasını okudu.

Gülümsemesi kayboldu.

Elias ve Elin Vale — Vélora, 2008.

Léora tekrar fotoğrafa baktı.

Tek çocuk.

Açıklamaya.

İki isim.

Görüntüyü büyüttü. Elias kadrajın tam ortasında değildi. Sol tarafında gereğinden fazla boşluk vardı; sanki fotoğraf iki kişi için çekilmiş ama biri sonradan kesilmişti.

Fakat kesilmemişti.

Arka plan devam ediyordu. Duvarın taş çizgileri bozulmadan uzanıyor, gölgeler doğal biçimde yere düşüyordu. Fotoğrafın o kısmında bir insanın bulunmuş olduğuna dair hiçbir iz yoktu.

Léora kayıt ayrıntılarını açtı.

Dosya adı: VALE_FAMILY_2008_04.

Kişiler: Elias Vale; Elin Vale.

İlişki: kardeşler.

Léora'nın eli fareden çekildi.

“Ne?”

Elias'ın kardeşi yoktu.

Bunu biliyordu.

On iki yıldır biliyordu.

Üniversitede ailelerden konuşmuşlardı. Bayramlardan, çocukluklardan, evde kimin daha çok azar işittiğinden. Elias tek çocuktu. Bunu yalnızca bir kez söylememişti; yıllar boyunca onlarca küçük konuşmanın içine dağılmış bir bilgiydi.

Léora ekranın altındaki metadata bağlantısına tıkladı.

Fotoğrafın arka yüzü de taranmıştı.

Eski fotoğraf kâğıdının sararmış arkasında mavi tükenmez kalemle tek satır vardı.

Elias & Elin — Vélora, 2008.

Bu kez isim katalog hatası değildi.

Birisi fotoğrafın arkasına da yazmıştı.

Léora telefonunu çıkardı.

Elias'ın numarasını açtı.

Başparmağı arama simgesinin üzerinde durdu.

Mira'nın sesi aklına geldi.

Önce normal açıklamaları ele.

Léora telefonu indirdi.

Elias'a şimdi sorarsa tek bir cevabı olacaktı. Ya “katalog hatası” diyecekti ya da Léora'nın bilmediği bir kuzen, aile dostu, çocukluk arkadaşı hikâyesi anlatacaktı. Ve dün gece yüzündeki o bir saniyeyi düşününce Léora, Elias'a elinde ne olduğunu söylemeden önce biraz daha fazlasını bilmek istiyordu.

Fotoğraf kaydının kaynak adresini açtı.

Vélora'nın eski mahallelerinden birinde, yıllardır belediye planlarında kullanılmayan bir sokak adı çıktı.

Morrow Sokağı 17.

Léora adresi harita uygulamasına yazdı.

Sonuç yok.

Sadece yakın isimler.

Başka bir harita.

Yok.

Belediyenin güncel kent planı.

Yok.

Eski taramalara geçti. 2008. 1994. 1971.

Morrow Sokağı hiçbirinde görünmüyordu.

Léora kaşlarını çattı.

Fotoğrafın kaynak kaydında adres vardı.

Şehirdeyse haritada olması gerekirdi.

Değilse kayıt neden vardı?

Telefonundaki 1721 fotoğrafını yeniden açtı. Kırık halka ekranda sessizce duruyordu.

Sonra Elias'ın çocukluk fotoğrafına baktı.

İki isim.

Tek çocuk.

Masasının üzerindeki not kâğıdına üç şey yazdı.

1721 — sembol

Elias + Elin — 2008

Morrow Sokağı 17

Kalemin ucunu üçüncü satırın sonunda tuttu.

Elias'a henüz sormayacaktı.

Bu, ona güvenmediği anlamına gelmiyordu.

En azından Léora kendine bunu söyledi.

◆

Akşam Mira aradığında Léora ofisinde değildi.

“Neredesin?”

Léora eski kent planlarının tutulduğu okuma salonunda, önündeki dev kâğıt haritanın üzerinde eğilmişti. “İşte.”

“Arka planda neden kilise çanı duyuyorum?”

Léora başını kaldırdı. Açık pencereden karşı meydandaki saat kulesinin sesi geliyordu.

“Vélora'da çok kilise var.”

“Léora.”

“Mira.”

“Elias'la konuştun mu?”

“Henüz değil.”

“Ne yapıyorsun?”

Léora haritanın sol alt köşesindeki solmuş çizgiye baktı.

Sonunda bulmuştu.

1896 tarihli şehir planında, bugünkü iki sokağın arasında ince bir geçit vardı.

Üzerinde küçücük harflerle bir isim yazıyordu.

Morrow.

“Normal açıklamaları eliyorum.”

Mira birkaç saniye sustu.

“Bu cümleden nefret ediyorum.”

“Biliyorum.”

Léora parmağını sokağın üzerinde gezdirdi. Morrow yalnızca birkaç bina uzunluğundaydı. Sonraki şehir planında yoktu. Yerine yeni bir blok çizilmişti.

Ama eski planda 17 numaralı yapının yanında küçük bir işaret vardı.

Mürekkep neredeyse tamamen solmuştu.

Léora gözlerini kıstı.

Açık bir halka.

Kırık bir çember.

Boynundaki kolye teninin üzerinde aniden sıcak geldi.

“Léora?” Mira'nın sesi telefondan geldi.

Léora cevap vermedi.

Haritaya biraz daha yaklaştı.

Morrow Sokağı 17'nin yanına, yüz otuz yıl önce biri aynı sembolü çizmişti.

“Léora.”

Bu kez cevap verdi.

“Buradayım.”

“Sesin değişti.”

Léora gözlerini işaretten ayırmadı.

“Bir adres buldum.”

Mira'nın cevabı gecikmedi.

“Hayır.”

Léora istemsizce gülümsedi. “Daha ne olduğunu söylemedim.”

“Seni tanıyorum.”

“Bu akşam gitmeyeceğim.”

“Yemin et.”

Léora sustu.

“Léora.”

“Bu akşam gitmeyeceğim.”

“Bu yemin değildi.”

“Ama doğru.”

Mira küfretti.

Léora telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı.

“Yarın Elias'la konuş,” dedi Mira. “Önce onunla. Sonra ne bok yiyeceksen ye.”

“Tamam.”

“Gerçek tamam mı?”

“Gerçek tamam.”

Telefon kapandıktan sonra Léora haritanın fotoğrafını çekmedi.

Bir an bunu neden yapmadığını düşündü.

Sonra telefonundaki diğer fotoğrafı hatırladı.

Dijital kopyalar kaybolmuştu.

Kendi çektiği kalmıştı.

Bu kez risk almak istemedi.

Çantasından küçük not defterini çıkardı ve adresi elle yazdı.

Morrow Sokağı 17.

Altına sembolü çizdi.

Kalemi kaldırdığında çizgiye baktı.

Boynundaki kolyeye.

Sonra tekrar haritaya.

Elias'ın çocukluk fotoğrafında iki isim vardı.

Şehrin haritasında olmayan bir sokak vardı.

Ve Léora'nın çocukluğundan beri boynunda taşıdığı işaret, ikisinin de peşinden çıkıyordu.

Elias'a soracaktı.

Yarın.

Bu gece ise ilk kez başka bir soru daha vardı.

Elin Vale kimdi?