Sanırım hayat her zaman bize beklediğimiz şeyleri vermiyordu. Mesela yarın şunu yapalım diye planlarken kaderin bizim için oyunlarını gözden kaçırıyorduk. Bunun en büyük örneği bendim. Kesinlikle planlarımın arasında tanımadığım kişiler tarafından kaçırılmak yoktu.
Patronları olduğunu düşündüğüm adam içeriye girdiğinde kendimi olabildiğince rahat tutmaya çalışıyordum. Ama korkuyordum. Ne de olsa silahsızdım, ellerim zincirliydi ve şu an oldukça halsiz hissediyordum. Umarım bu adam Yargıç değildir yoksa kurduğum karizma bir anda yok olacaktı.
Adam karşıma geldiğinde “Geç kaldın” diye mırıldanmam onu durdurdu “Kaçırtan sen olduğundan uyandığımda daha sinamatik bir giriş bekliyordum” demem adamın kaşlarını çatmasına neden oldu. Yazık garibim, daha nasıl bir deliye bulaştığını bilmiyor ki. Kimin nesi olduğumu, neler yapabileceğimi de bilmiyor.
Bir şey demedi, uzun süre beni izledi. Bir yerden sonra bu beni rahatsız ettiğinden başka yerlere bakarak şarkı mırıldanmaya başladım. Üzerimde dikkatli gözleri sevmiyordum. Zaten insanlar bana uzun süre baktığında iki ihtimal oluyordu:
Ya aşık olurlardı...
Ya da beni öldürmeyi düşünürlerdi.
Bu adam ikinci gruptaydı.
Umarım ikinci gruptadır.
Arkadan iri yarı olan adam sandalye getirdiğinde ben betona otururken o rahatça sandalyesine kuruldu. Kırkının sonunda saçları tamamen beyaz bir adamdı. Yüzünde kırılmaz bir ifade vardı, kesinlikle patron buydu, onu okumak daha zor olacaktı.
Cebinden sigarasını çıkardığında sinirle “O lanet şeyin dumanıyla beni zehirlemeyi düşünmüyorsundur sanırım” sonra aklıma arabada sigara içen herif geldi “Ayrıca o kadar takım kıyafetler giyeceğine git bir adamlarına düzgün sigara al. Kaçak sigaradan geberip gidecekler” dememle adam beklemediğim bir tepki verdi. Güldü. Kendi esprilerime bir tek ben gülerim diye düşünüyordum.
Sigarasından bir duman içine çektikten sonra “Doktorsun” dedi. “İşinde başarılı bir doktor”
“İltifat için teşekkürler”
Sigarayı içen eline baktım, sol eliyle içiyordu. İstemsizce gözlerim parmağında takılı kaldı. Sonra da gözlerim yüzüne doğru tırmandı. Hafifçe gülümsedim:
“Sigarayı sol elinle tutuyorsun."
Karşımdaki çakma mafya yanıt vemredi. Bense devam ettim.
"Parmağındaki yüzük yeni çıkmış."
Adam istemsizce eline baktı. Çünkü karısı ya onu boşamıştı yada karısı ölmüştü.
"Üç gecedir uyumamışsın."
O kadar çok insan görmüştüm ki kimin ne olduğunu, ne isteyeceğini anlayabilecek konuma gelmiştim. Karşımdaki adamlar şaşkınlıkla bana bakarken sessizliğin güzel zaferini sırıtarak karşıladım. Beden dili asla yalan söylemez
Sır verir gibi fısıldayarak onlara doğru eğildim: "Doktor olmanın güzel yanı... İnsanların bedenine bakınca ruhlarını da az çok okuyabiliyorsun."
Bu sözlerimden sonra acemi olan gelip yüzüme tokadı geçirdi. Kanı dilimin ucuyla hissettim.
Tadını sevmedim.
Tükürdükten sonra sahte bir alınganlıkla:
"Tamam..." dilimiz yavaşça dudaklarımda dolaştırdım. "Bu biraz kabaydı."
Sonra yine karşımdaki adamlara döndüm:
“Yanlış kişiyi kaçırmış olabilir misiniz?”
Adam tüm dediklerimden sonra sadece gülümsedi “Doğru kişiyi kaçırdığımıza şu an emin oldum” demesiyle kafam karıştı. Biri bana neden kaçırıldığımı söyleyebilir mi?
Yanındaki acemi ona dosyayı uzattı. Adam uzun süre onu izledi, ne gördüyse yine güldü. Sonrasında yüzü bir anda ciddileşti ve "Sana bir şey söyleyeyim mi?" dedi. lütfen der gibi başımı salladım.
"Bu odadaki en değersiz kişi sensin."
Alınmış gibi dudaklarımı büzdüm. Benim değerimi bu herif mi belirliyordu?
"Değerli olan..."
Dosyayı gösterdi
"Sana bakarken aklını kaybedenler, seni kaybetmek istemeyenler." Bana bakarken aklını kaybeden bir adam bilmiyorum da, pardon, adamlar. Bana da söyler misiniz?
Ben sorgular bir şekilde ona bakarken o ise bir şey söyleyecekken durdu. Gözleri üzerimde gezindi. Sonrasında diyeceği şeyi boş verip "Zamanı gelince öğrenirsin. Şimdi bana yanında dolaşan Ajandan bahset" Umarım kaçırılmamın arkasında o herif yoktur.
Kaçırılmamın nedeni o kaçık herif mi?
Lanet olsun, kesinlikle kurtulduğumda o herif hakkında uzaklaştırma kararı çıkarttıracağım.
Birkaç saniye sessizlik oldu. Boğazımı temizledim “Tek bir soruma yalansız yanıt verir misiniz?” diye sormamla adam başını salladı. “Kimsin sen?”
“Demin bahsettiğimiz ajanın bir sene önce yıktığı mafya imparatorluğunun sahibi” demesiyle gözlerim büyüdü. Lanet olsun, her şeyle böyle dalga geçersen gerçek olur. Adama mafya dedim mafya çıktı, sakin ol kızım. Ayrıca bunlar Alexander ile düşmansa sana niye sataşıyorlar? Eksik parçalar var.
Şu anlık bir şey söylememe gerek yoktu. Sadece etrafa bakındım, herhangi bir çıkar yol, bir kaçış. İstemsizce dudaklarımı büzdüm. Nedense beni kaçıranın Yargıç olduğuna emindim. Gerçi hangisi daha kötü olur onu kestiremiyorum ya.
“Alexander senin için ne ifade ediyor?” Akıllarınca ağzdından laf alacaklar. Beni neden kaçırdıklarını anlatmıyorlardı. İçimden bir ses Alexander yüzünden değil diyordu. Aklıma gelen birkaç anı vardı ama şu anlık onlar olmadığını ummaktan başka şansım yoktu.
Başımı arkamdaki demire yasladım “Baş ağrısı” cidden kötü kokuyordu.
“Sana güveniyor” demesi dudaklarımdan bir kıkırtı kaçmasına neden oldu. Bana sadece işi için yaklaşan, bana güvenmediğini çokça defa söyleyen bir adamdan bahsediyorduk.
“Tanrı onun aklını korusun o halde” demem sinirlerini bozmuş gibi derin nefesler aldı. Eminim şu an sakinleşmeye çalışıyordu. Yazık, bu adam senin yanında sakin kalamaz.
“Sana işkence etmek istemiyorum.” Diyerek konuşmam için beni teşvik etmeye çalıştı. İşkenceymiş, pekala biraz tırsmış olabilirim ama R yapmak yok, devam.
"Bunu söyleyen insanlar genelde devamında tam tersini yapıyor." Odadaki herkesin yüzü değişti. Tabii nereden bildiğimi sorgular bir hal aldı suratları. Patron dışındaki herkes tabii. Sonra ekledim “Yani, filmlerde öyle olmuyor mu?”
Adam gülümsedi “Eminim yorgunsundur.” Garip bir tavrı vardı, istemsizce dudaklarımı dişledim. Nedensizce beklediğimden daha büyük şeylerle karşılaşacağımı düşünüyordum.
“Yemek vermeyin. Odada yalnızca biriniz dursun. Diğerleri benimle gelsin” dedikten sonra odadan çıktı. Ne kadar da güzel, hipoglesemi geçirmelere doyamayacaktım anlaşılan.
Benimle kalması için büyük bir hata yapıp acemiyi bıraktılar. Bir köşeye geçip telefonunu çıkardı ve telefon kaydırmaya başladı. İstemsizce yüzümü iki yana salladım. Gençlerdeki bu bağımlılık ne olacaktı?
2 saat sonra:
Şu geçen iki saatte anladığım bir şey varsa o da acemi çocuğun kesinlikle çok sıkıcı olduğuydu. Beni takmadan yüksek sesle telefon bakıyordu. Kaçırılmış olabilirdim ama biraz ilgiye ihtiyacım vardı.
Şaka bir yana cidden acıkmaya başlamıştım. Sanırım artık cidden beş öğün yiyecektim. Başımı iki yana salladım. Gözlerim saatlerdir yaptığım gibi tekrar odada gezindi. Zemin oldukça paslıydı. Aynı şekilde kapı da uzun süredir yağlanmamış gibi açarken ses çıkartıyordu. Yeşillerimi bu kez zincire diktim. Arkadaki duvara bağlanıyordu. Terleyen ellerimi zincire sürttüm.
"Tamam."
"Buradan çıkabilirim."
"Ama önce şu salakların rutinini öğrenmem gerekiyor."
Kısık sesle mırıldanmamı kimse duymadı. Zaten çok geçmeden ben de uykunun kollarına yenik düştüm.
8 Saat sonra:
Yüzümden aşağıya dökülen soğuk suyla küfrederek gözlerimi açtım. Tepemde daha önce konuşmadığım bir adam vardı ama oldukça tanıdıktı. Hani birini kaldırımda yürürken görürsünüz, sonra karşılaşınca hatırlarsınız ya. Onun gibi bir şeydi. Nereden tanıyordum ben bu herifi ya?
“Hasiktir” dedim şokla. Bu herif benim hastalarımdan biriydi, benden randevu aldığını hatırlıyordum. Sanırım migren yüzünden gelmişti, şerefsiz bir de bana mı bakılmıştı. Neydi adı ya? Hah Damien
“Beni tanıman güzel” diyerek gülümsedi. Gözlerimi devirdim, güven duygum vücudumu bir anda terk etmişti. Acaba sabah çöpümü attığımda toplayan adam falan da seri katil falan mıydı? Hiç şaşırmazdım artık.
“Ne istiyorsun?”
Eğilip yakamdan tuttu. Zincirlerin izin verdiği şekilde beni havaya kaldırırken acıyan canım yüzünden dişlerimi sıkıyordum. Sevimsizce “Bildiklerini bize anlatmanı” dedi.
Sorgular gibi tek kaşım havalandı “Hangi bildiklerim, doktorsal bilgiler mi?” alay kokan cümlem bir anda yüzüme atılan tokat oldu. Yüzüm sertçe yana dönerken yine bulunduğumuz konumu hatırladım. Dilimi yavaşça acıyan yanaklarımda gezdirdikten sonra ona doğru döndüm “Ne? Benden ne istediğini bile bilmeden ne anlatayım?”
“FBI ekibini tanıyor musun?”
Omuz silktim “Ben sıradan bir doktorum. Öyle birilerini tanımıyorum” Nathan, Oliva, Ryan, Ethan ve Alexander. Malum beni sorguladıklarında hepsiyle biraz tanışmıştım. De bu adamlar benim onlarla tanıştığımı nereden biliyordu.
Adam sinirle üzerime eğildi, çenemi sertçe sıkarken canım acıdığından kısık sesle inledim. “Salak yok karşında. Konumlarını biliyor musun?” ne konumu ya?
“Hayır, beni sorgulayan kişi Alexander’di” dedim. bu bence yalan sayılmazdı, Ethan’ı yok sayarsak sıkıntı ortadan kalkıyordu.
“Aldıkları davalar neler? Yakın zamandaki operasyonları?” diye ardı ardına soru yöneltince gözlerimi belerttim. Oldu olacak onları doğuran ebeyi de söyleseydim. Bu herifler cidden beni ne sanıyordu.
Salağa anlatır gibi tane tane “Bakın, ben bu dediklerinizin hiçbirini bilmiyorum” dedim. “Operasyon falan? Hadi diyelim ki dediğiniz gibi yakınıyım. Sizce Ajan Alexander bana gittiği operasyonları mı anlatır?” diye aşağılayarak konuşmam yüzüme bir yumruk yememe neden oldu.
“Onu bu kadar tanıyor gibi konuştuğuna göre onun hakkında bir şeyler biliyor olmalısın”
Yumruğun acısı yüzünden gözlerim dolarken hemen toparlamaya çalıştım. Kemiğim sızlıyordu. Derin nefesler aldım. Etraftaki şeylere baktım, kimse yoktu. Ben ve Damien odada yanlızdık. Uzun süre giydiklerinden mimiklerine kadar inceledim. Ama o bu sessizliği beğenmemiş olacak ki:
“Alexander’in evi nerede?” cehennemin dibinde. Nereden bileyim ben?
“Bilmiyorum”
Bir süre sonra hem şiddet hem sorular artınca yanıtlamayı bıraktım. Resmen kendimi Çince bir sınav oluyormuş gibi hissediyordum. Benim konuşmayacağımı anlamış olacak ki ışığı da kapatarak gitti. Karanlık bir depoda yalnız kaldım. Yüzüm büyük ihtimalle yamulmuştu. Dudağımın patladığını burnumda da zedelenme olduğuna emindim.
Derin nefesler alırken açlığım yüzünden ağlamak istedim. “Yahu ben kime nasıl bir kötülük yaptım da ilahi adalet sürekli bana vuruyor?” diye isyan ettim. Cidden, adamlar Alexander’i istemiyor muydu? Ya da her kimse. Yok mu bunun başka yakını, onu kaçırsınlar. Ben mi yani cidden?
Yüzümdeki ağrılar artarken kendimi tekrar uykunun kollarında buldum. Uyandığımda ne kadar geçtiğini bilmiyordum ama odada hala kimse yoktu. Kameranın üstündeki kırmızı küçük nokta odadaki tek ışıktı. O da korkutucu görünmekten başka bir işe yaramıyordu.
Oturduğum zemin yüzünden büyük ihtimalle kalçam düzleşmişti. İçerisi bir anda aydınlanınca kısık sesle küfrettim. İçeriye giren patron ve yanında muhteşem üçlüyle güldüm. Gerçi bu sefer Damien da vardı ama olsun. Karşımdaki patron son derece keyifliydi. Alayla güldüm “Kimi öldürdünüz de geldiniz?” dememle beşi de kas katı kesildi.
Patron sonra tekrar sırttı “Her geldiğimde beni daha da şaşırtıyorsun doktor, tebrikler” diyerek yanıma yaklaştı. Sandalyesine oturduktan sonra “Başlayalım mı?” diye sormasıyla sinir krizi geçirmek istedim. Bu herifler sürekli böyle gelecek miydi?
Ben soru beklerken Damien önüme yemek koydu. Cidden, adam yemek koydu. Sorgular gibi baktığımda patronu işaret etti “Yemek yemediğin sürece konuşmayacağını düşünüyor” sertçe bana doğru ittirdi. “Bana kalsa böyle de konuşmazsın” Haklı. alayla güldüm.
Cidden sorularının cevaplarını bilmiyordum, bilseydim yardımcı olmak çok isterdim. Ama bilmiyordum işte! Lanet adam beni sorguladı diye -tabii ben bunun bir kamuflaj olduğunu düşünüyorum- resmen kaçırıldım. Gözlerim tabaktaki makarnaya kaydı. Birkaç saniye bakıştıktan sonra “Ben bunu yemem” diyerek ayağımla ittirdim. Zaten ellerim zincirli nasıl yiyecektim?
Patron “Zehirli değil” dediğinde başımı salladım.
“Böyle söyleyen herkesin tabağından zehir çıkıyor” dedim. sonra başımı arkamdaki duvara yaslayıp “Ayrıca ben zehirli olduğundan demiyorum”
“Eee?”
“Bu makarna fazla pişmiş” dememle karşımdaki beş adamın yüzü görülmeye değerdi. Fakat bu konuda şaka yapmıyordum. Cidden fazla pişmiş yanık kokusu vücudumu istila etmişti. Ha bir de içine koydukları ilacı görecek kadar da doktordum. Salak sanıyorlardı herhalde beni.
Birkaç dakikalık sessizliğin ardından Patron dudaklarını araladı. Bana her baktığında uzun uzun düşünüyordu, sanki hatırlamaya çalışıyordu. Dudaklarından şu soru çıktı “Doktor, sence insan en çok neyi korur?”
“Elbette ki kendini” demem alayla gülmesine neden oldu.
“İnsan en çok sevdiklerini korur. Onlar için her şeyi yapar Bu konularda toy olduğun her halinden belli”
Zincirleri oynatmaya çalıştım ama ağır olduklarından elim bile çıkmadı. Kendimi göstererek “Siz de onun beni sevdiğini düşündünüz öyle mi?” bacaklarım uyuşunca yavaşça hareket ettirdim. “Yanlış kişiyi kaçırmışsınız” demem onun gözlerinin parlamasına neden oldu.
“Emin misin?”
“Adam üç gün önce katile yardım ettiğimden şüphelendiğini söyledi” dememle aceminin hafifçe güldüğünü gördüm. Ama bu çok kısa sürümüştü.
“Sen farkında değilsin ama ben erkekleri iyi tanırım” Biz şu an ne muhabbeti ediyoruz sorması çok ayıptır?
“Hadi ya?”
Arkasına doğru bir bakış attığında önüme bir dosya tuttular. Burada birçok fotoğraf vardı. ilkinde Alexander bir şeye bakıyordu. Yüzü her zamanki gibi sinirliydi. Sonrakinde hastaneden çıkıyordu, arabasında hatta gittiği yolda bile fotoğraf çekmişlerdi.
“Bunlar ne?”
“Bir buçuk gündür Alexander’in hali, uyumuyor, çok sinirli ve en önemlisi bazı kuralları esnetiyor” ne gibi kurallar?
“Nasıl kurallardan bahsediyoruz?”
Rahatça arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne attı. Yeni sigarasını çıkarırken “Senin için ne davası varsa bıraktı. Şu an tüm polis seni arıyor” WTF! derken? Alexander Yargıç davasını benim için mi bırakmış?
Yalan.
Ben ne kadar hızlı inanmıştım. Bahsettiğimiz adam duygusuz bir robot ve işkolikti. Yargıç davasını bıraktığını sanmıyordum. Ayrıca beni bulması zaten gerekiyordu malum bir katilin zaafıydım. Onlarda bu ayrıntı yoktu tabii, Yargıç dosyası sır gibi saklanıyordu, medya sadece bir katilin suçluları öldürdüğünü biliyordu. Yani bu durumda davadaki tek koz olan beni bulmaya çalışması oldukça doğaldı.
"Seni kurtarmak için prosedürü bozdu."
"Hastaneye iki kez geldi."
"Dosyanı herkesten önce aldı."
"Sorguyu başkasına bırakmadı."
Hepsini sırayla ve özenle söyledi, sesi gururlu çıkıyordu. Bu adamların amacı benden laf almak değil miydi? Alexander’in gelmesi niye bunların işine yarayacaktı ki?
Çünkü onlar seni istemiyor. Alexander’in buraya gelerek hata yapmasını istiyor. Alexander’in buraya gelerek hata yapmasını istiyor.
Hadi ya!
Karşımdaki herifin bu kadar şeytani bir mutluluğa sahip olmasının nedeni de buydu. Hata yapacağını düşünüyordu. Boynumu esnettim, umuyorum ki ajanlar sapma sapan hareketler yapmazlardı. Herhalde kos koca FBI böyle salakça bir plana uymazdı. Yoksa cidden hepsine karşı olan ümidim biterdi.
“Alexander seni kurtarmaya gelecek”
Omuz silkerek “Gelir” dedim.
“Emin misin?”
“Hayır”
“E o zaman?”
"Gelmezse kendim çıkarım." Dememle karşımdaki dört adam hayvani bir gülüş attılar. Cidden iri yarı herif bile gülüyordu. İstesem tabii çıkardım. Gülmeyen tek kişi tam karşımdaki Patrondu. Bunu cidden yapıp yapamayacağımı anlamaya çalışıyordu. Her ne gördüyse “Sadede gelelim. Konuşacak mısın?”
“Ben hep konuşurum”
Başını iki yana salladı. Ayaklanırken “Bir saat sonra çekimin var, yorma kendini” derken arkasını dönüp çıktı. Çekim derken? Gözlerim dört adamda da dolaştı. Dördü de başka kişiliklere sahipti. Ama fark ettiğim ayrıntıyla gülümsedim. Zincir kolumu acıtıyordu.
Acı umurumda değildi.
Umurumda olan şey...
Sağ bileğim sol bileğimden daha fazla şişmişti.
Demek ki bu zincir aynı taraftan açılıp kapanıyordu.
Bir yerde mutlaka bir mekanizması vardı.
Güzel.
Artık sadece anahtarı almam gerekiyordu.
1 saat sonra:
Yediğim darbeler ve açlığım sağ olsun, ne kadar zaman geçtiyse kıvranıp durmuştum. Dişlerimi sıkarak karnımın ağrısının geçmesi için bekledim. Ama olmuyordu. Yakın zaman önce hipoglesemi geçirmem vücudumun tekrar sıkıntıya sokuyordu.
Acının geçmesi için kendimi oyalamaya çalıştım. İlk defa yalnızdım ve ışıklar açıktı. Kamera hala beni izliyordu. Verdiğim bir tuvalet molası dışında da bileklerimdeki zincirler hiç çıkarttırılmamıştı. Zinciri çıkardıkları anda iki adam kolumdan girmişti. Zaten tuvalet odanın içindeydi. Ama kameranın önünde yapmayı kati suretle reddetmiştim. Kamerayı kapatmak için bir bez getirdikten sonra çok büyük bir hata yapıp o bezi burada bırakmışlardı.
Dışarıdan duyulan adım sesleriyle sonunda diye bağırmak istedim. Dediklerine göre bir buçuk gündür tutsaktım. Harika tutsaklık hayatım tüm hızıyla devam ediyordu.
Çok şey düşünmüştüm. Kesin olarak emin olduğum bir şey varsa FBI kesinlikle umurlarında değildi. başka bir dertleri vardı. evet bana sürekli soru soruyorlardı ama onlarla bu bilgilere erişecek kadar zaman geçirmemiştim. Anladığım kadarıyla bu adamlar da uzun süredir Alexander’i takip ediyordu. yani bir anda Aaa, bir kızla bir gece geçirdi, onu sorguladı. Hadi kaçıralım ve yem yapalım! Demiş olamazlardı.
Bu sefer gelenler bir kamera kurdular. Kurulan kameralardan sonra patron girdi. Arkasından da korumaları. Ben ne yapıyorsunuz der gibi bakarken içlerinden sadece acemi olanın “Alexander’e göndereceğiz” demesiyle istemsizce ağrıyan karnıma rağmen belim dikleşti. Eğer cidden dedikleri gibi bir hata yapmasını umuyorlarsa benim kötü halde olmam onu daha çok tetiklerdi.
Arkadaki yeni iki kadına, patronun “Şunun yüzünü düzeltin” dediğini duydum.
Çok ayıp, daha fazla alınamazdım. Sizden bozmadan önce gayet güzel bir yüzüm vardı.
İki kadın yanıma gelip titreyen ellere bana makyaj yapınca kaşlarım havalandı. Bu kadınları da tutsak tutuyor olamazdı değil mi? Gözlerim bileklerine kaydığında kısık sesle küfrettim. Kaç kişiydik acaba burada? Bilekleri benden bile daha kötüydü, zaten oldukça cılız bedenleri vardı.
Hızlı bir makyajın ardından “Üç, iki, bir” diye bir ses duydum.
Derin nefes aldım, karnımın ağrısını bastırıp. Her zaman yaptığım gibi bir ıslık tutturdum. Sonra kameraya gülümseyip “Güzel çıkıyorum değil mi?” diye sordum. Arkadan iri yarı olan sertçe bana bakıp boğazını keser gibi yapınca yanlış yapmış gibi inledim. “Pardon” dedim aşırı abartara. “Şu anda böyle bir tepki vermem yakışmadı değil mi?” bakışlarımı olabildiğince yumuşattım. Umarım o Alexander bozuntusu cidden beni arıyordur. Ve umarım bu heriflerin beni kaçırmasının nedeninin kendisi olduğunu düşünüp aptal bir suçluluk duygusu içine girmemiştir. Ya da girebilir. Çok bir önemseyemeyeceğim.
Kamera yavaşça döndü. Patron görüş açısına girince dudaklarımı dişledim, video ayağına gitmezsek iyiydi. ağır adımlarla yanıma yaklaştı “Hanımefendiyle tanıştım, oldukça hoş bir hanım” İçinden bana sövmüyorsa bir şey bilmiyordum.
Yanıma geldikten sonra yüzünü buruşturdu. “Ama hiç susmuyor” demesiyle güldüm, korktuğumda daha cesur durduğumdan çenem düşüyordu doğal olarak. Şu zamana kadar sustuğumu görmek pek bir insan evladına nasip olmadı.
Neresinden çıkardığını bilmediğim bıçağını yavaşça boynumda gezindirdiğinde nefesimi tuttum. Boğazımı hafifçe oynattığım anda bıçak beni kesecekti. Panik bedenime yüklenirken sakin olmaya çalıştım. Seni öldüremezler, sakin. Kendimi motive etme şeklim hiç işe yaramıyordu, ensemden ter aktığını hissettim. “Ve ben gürültüden nefret ederim”
Bıçağı bir anda kafamın üstüne saplayınca hafifçe yerimde zıpladım. Göğsüm inip kalkarken ilk defa bu kadar ölüme yaklaştığımı hissediyordum. İyi yanından bakarsam hala hayattaydım. Bu kadar şey yaşayıp ölmemem mucize gibi bir şeydi.
Eli saçlarımda gezinmeye başlayınca iğrenen gözlerle ona baktım. Kurtulabilirsem kesinlikle saçlarımı sıfıra vurduracaktım. Eli rahatça saçlarımın arasında dolaşırken “Ve bilirsin oldukça yakıcı susturma yöntemlerim vardır” Ne manada yakıcı? Benim bildiğim yanmanın iki farklı anlamı var da.
Alaya vurmalıydım. Derin nefes alarak öğürür gibi ses çıkardım. Arkadaki adamlara hitaben “Arabada içilen kaçak sigara daha az midemi bulandırmıştı” dememle arkadaki üçlü kaşlarını çatıp bana baktı. Adamların sigara alacak parası yokken adam kaçırmak neylerineydi ki?
Patron kahkhata attı. Saçlarımdan yüzüme gelen eliyle tedirgin olmaya başladım, beni öldürmelerdi, ama süründürebilirlerdi. Kalp atışlarım hızlanırken yüzümden çeneme indi. Piççe gülerken ona bakmam için çenemi kaldırdığında kusmamak için zor durdum.
“Oldukça güzel ve ateşli bir kadın” sonra arkadaki adam elini kestik der gibi kaldırdı. Başımı yana doğru sertçe salladım “Umarım gençliğinde çekemediğin romantik komedi dizisini benimle çekmeye çalışmıyorsundur ihtiyar” dedim. Evet, korkudan nerdeyse bayılacak durumda olabilirim. Ama ne olursa olsun R yapmak yok.
“Son bir şey” dedikten sonra silahını bana doğrultmasıyla mal gibi kaldım. Sanırım cidden ölecektim, yada ölmeyecektim. Bu herifi okumak hem kolay hem zordu.
Gülümsedim. Tam o saniye bir flaş patladı, silahını geri beline takan adamla rahat bir nefes verdim. Cidden beni öldürmeyecekti. Şu anlık hayattaydım.
“Bu görüntüleri ona izletince ne olacağını düşünüyorsunuz?” diye sordum. Ne de olsa tek yaptığı beni onun kaçırdığını göstermekti. Yani bu onun işine nasıl yarayacaktı? Kafamda oturmayan yerler otursa öyle rahatlayacaktım ki…
“Sen bunlara kafanı yorma doktor, burada soruları biz soruyoruz” demesiyle tabii der gibi başımı salladım. Kollarım havada başımı ilk defa yere koydum. Karnım deli gibi ağrıyordu, üstelik şu küf ve rutubet kokusu yüzünden sürekli midem bulanıyordu. Tam gözlerimi kapatmıştım ki bir şeyi doğru gördüğümden emin olamadım. Gözlerim Demian’a dikildi. “Kolunu göstersen bir” dememle kaşları çatıldı
“Sana mı soracağım?” dedikten sonra gitmek için arkasını döndü. Yarayı daha rahat gördüm.
Zorlanarak yarasına baktım. Bir süre baktıktan sonra düşünceli bir sesle “Çivi” diye mırıldandım. Bunu söylemem onu durdurdu. Demek ki doğru düşünmüştüm.
“Nereden bildin?” diye soran sesiyle çenemle kolunu işaret ettim "Yaranın kenarındaki yırtılma düzgün değil. Çizik değil, paslı bir metale sürtmüşsün." Bunu duyan adam istemsizce kolunu kapattı. Patronun bakışları sağ kolu olduğunu düşündüğüm adamı buldu.
Rahatça devam ettim “On iki saat kadar bir süre önce olmuş” dememle bu kez cidden garipçe bana baktı. Demek bu da doğru tahmindi.
“Burada bir saat yok”
“Tutmama da gerek yok” boğazım kuru olduğundan yutkunamadım. Birkaç saniye öksürdükten sonra “Kızarıklık başlamış, Şişlik var, Biraz daha beklersen iltihaplanacak. Belki çoktan iltihaplandı." Demem sinrilerini bozmuş olacak ki
“Kes sesini” dedi.
Omuz silktim “Ben sustuğumda kolun iyileşmeyecek” her ne kadar hak etmese de anlatmaya başladım “Önce serum fizyolojikle yıkaman lazım, İçinde kir kalmış olabilir, Sonra tetanos, Sonra antibiyotik. Daha geç olmadan yapmalısın"
Alayla “Yoksa ne olur? Ölür müyüm?” demesine karşılık ben oldukça ciddi bir ifadeyle başımı salladım.
“Hayır, kolunu kaybedersin”
Bu konuşmanın ardından patron yanındaki adamına birkaç saniye baktı. “Pekala, bugünlük yeter. Sen de benimle gel, senin için bir doktor bulalım” dedikten sonra Demian’ı da alıp çıktı. Odada yine yalnız kaldığımda demin yaptığım gibi geri yattım. Keşke söylemeseydim de geberip gitseydi.
Yattığım yerden tavana bakarken cidden bu tutsaklık hayatımın fazla olduğunu düşünmeye başlamıştım. Resmen üç gün nezarette, üç gün de burada kalacaktım. Cidden kendi rekorumu kırıyordum.
Kafamda birçok şey kurarken gülümsedim. Ne de olsa ağrılarım kısa sürede son bulacaktı
…
Birinin beni sarsarak uyandırmasıyla kendime geldim. acıyla yüzümü buruşturmuştum ki karşımdaki acemi çocuğu gördüm. “Doktor kalk, dediğin gibi abim kötüleşti” demesiyle hiç şaşırmadım.
“Ben ne yapayım?” dememle sanki çok saçma bir şey demişim gibi bana baktı.
“E doktor değil misin?”
“Evet”
“İyileştir” On dolar farkla laktozsuz süt de ister misiniz?
Bileklerimi gösterdim. Anlamamış gibi bana bakınca abartılı bir iç çekip “Ağzımda tedavi edemem herhalde. Bileklerimi açın” çocuğun bakışları değişti. Onu buraya patron göndermiş olamazdı. O zaman fenalaştığı gibi soluğu benim yanımda almış olmalıydı.
Birkaç saniye tutarsızlıktan sonra cebinden telefonunu çıkardı. Benden uzaklaşıp telefonla konuşmaya başladı. Birkaç dakikalık konuşmadan sonra. “Tamam, açacağız” dedi. tam açmak için eğilecekti ki kendimi geri çektim “Bir şartım daha var”
Çocuk sinirlendi “Zinciri açıyoruz daha ne istiyorsun?” gören de keyfimden açıyorlardı.
“Yemek,” dedim basit bir şeymiş gibi “Böyle giderse hipoglesemi geçireceğim ve inan çok sancılı bir müddet. Sadece yiyebileceğim düzgün yapılmış yemek istiyorum”
Çocuk yine kararsız kaldı. Sonra “Tamam, getir şu elini” diyerek bana doğru uzandı. O bileklerimi açınca üzerimden yüz kilo yük kalkmış gibi hissettim. Ama tek sorun ayağa kalktığım anda başımın dönecek olmasıydı.
“Tıbbi malzemeleriniz vardır umarım?”
“Var var. Ama başka odada, gidebilir misin?”
Zorlukla ayaklandım. Uzun zaman sonra ayağa kalktığımdan ve yediğim darbelerden zor yürüyordum ama gülümsedim “Umarım menünüz güzeldir” demem onun da rahatlamasına neden oldu. Yirmilerinin başında bir çocuğun burada ne işi olurdu ki?
Zorlukla odadan çıktığımızda buranın oldukça büyük bir yer olduğunu gördüm. Bazı kapıların önünde korumalar nöbet tutuyorlardı. Neredeyse hepsinde silah vardı. etrafta camlar vardı, uzun zaman sonra gök yüzünü görünce istemsizce gülümsedim. Tahminimce iki katlıydı. Bir koridor boyunca yürüdük. Önünden her geçtiğimiz odanın önünde koruma vardı, ama içeride benim gibilerin olmadığı kesindi.
Kendimi zorlayarak odaya geldiğimizde kapının önündeki adamlar geçmemiz için izin verdi. İçeriye girdiğimizde gözlerime inanamadım. Aynı bir hastane odası gibi düzenlenmiş bir odaydı. Üç tane sedye vardı. dolaplarda ise işime yarayabilecek birçok ilaç ve serumlar. Ameliyathane bile vardı.
Yanımdakine döndüm “Madem bu kadar paranız var, benim kaldığım yeri de yaptırsaydınız ya” diye kınamamla beni yürüttü.
Damien sedyelerden birinde yatıyordu. Başım döndüğünden kısık sesle küfrettim, önce kendimle ilgilenemem gerekecekti. Yanımdaki acemiye döndüm “Beni serumlara götür”
Beni serumlara götürdüğünde hepsine baktım. Bayılmak istemiyorsam önce kendime bakmalıydım. Dekstroz (glukoz) içeren serum bulduğumda acıyla gülümsedim. Ağrı kesici de bulursam daha iyi olurdum.
“Bana bak Acemi çocuk.” Diyerek ona döndüm “Kötü durumdayım, bayılabilecek gibi hissediyorum. Kendime bu serumu ve ağrı kesici yapmam gerek. Yoksa daha kötü bir durumla karşılaşırım. Eğer ben bayılırsam arkadaşın da enfeksiyondan ölebilir” pekala son kısmı biraz abartmıştım ama cidden böyle giderse bir iki güne ölürdü. Abartmazsak kolunu kaybederdi.
Çocuk kaşlarını çatarak bana baktı “Anlaşmamızda bu yoktu”
Kendimi gösterdim “Açım, stres altındayım ve sizin tarafınızdan darba uğradım. Bu da bayılma ihtimalimi çok olası hale getiriyor. Şimdi bana zorluk çıkarmadan damar yolu açmam için yardım et” dedikten sonra serumların asıldığı demiri aldım. serumu astıktan sonra kararsız çocuğa baktım “Merak etme seni patronuna ispiyonlamam”
Demian “Ben de buradayım” diyen kısık sesiyle yüzümü buruşturdum. Harbi ölmek istiyordu.
“Bu gidişle olamayacaksın aptal.” Diye ona kızdım. Sonra elindeki damar yolu aparatıyla öylece bakan çocuğun elinden hızlıca kaptım. Hafifçe geriye yaslandım. Bunu çok kez yapmıştım, bir şey olmayacaktı.
Zorlanarak kendime serumu bağladığımdan ilaçları karıştırdım. Bulduğum ağrı kesiciyle gülerken yandan bulduğum suyla ağrı kesiciyi içtim. Aç karna içmem sorun yaratabilirdi ama daha iyi hissetmemi sağlayacaktı.
“Doğru kararı verdin” dedikten sonra Demian’a döndüm. Yattığı sedyenin yanındaki tabureye oturup eldivenlerden birini aldım. maskeyi de taktıktan sonra koluna bakmaya başladım.
Kolunda kızarıklıklar başamıştı. Kanama neredeyse durmaya yakındı, bu da atardamarın yırtılmadığını gösteriyordu, bu konuda şanslıydık. Acemiye, döndüm “Ne kadar zaman oldu”
“Seninle konuşmasının üstünden iki saat geçti” gözlerimi büyüterek ona baktım. Bu adamlar cidden salaktı, uyuşma, kolunu oynatamama gibi belirtiler olmalıydı. Bunlardan bile ne olduğunu çıkaramamışlar mıydı?
Demian’ın anlına elimi koydum. Ateşi çıkmıştı. Enfeksiyon ilerlediğinden kol boyunca ince kırmızı çizgiler oluşmuştu. Ki bu durum hiç iyi değildi “Pekala, bu hiç iyi olmadı” diye mırıldandım. “
“Yaraya herhangi bir şey yaptınız mı?” bunu söylerken ışığın altında yarayı inceliyordum. Herhangi bir siyah-kahverengi kir parçaları işimizi oldukça zorlaştırırdı. Ve gördüğüm kadarıyla parçacıklar vardı. işimiz kolay olsa şaşardım.
“Sadece yıkadı. Dediğin şeyin ne olduğunu anlamadığından suyla yıkadı” Diye yanıtladı. Dudaklarımı büzdüm, arada mantıklı şeyler yapıyorlardı demek ki. Etrafta serum fizyolojik aramaya başladım. Sonunda bulduğumda bir şırıngayı paketinden çıkardım. Şırınganın içine çektikten sonra yaraya doğru sıkmaya başladım.
Bu yaptığım onun acı içinde bağırmasına neden oldu. “Su döksen olmaz mıydı?” diye hırladığında sadistçe gülümsedim. Beni o kadar dövdükten sonra acısını çıkarmam gerekiyordu. Serum takılı olan kolumu fazla oynatmamaya çalışarak “Olmaz” dedim.
Ben işleme devam ederken acıdan dişlerini sıktı. “Bunun canımı bu kadar yakması normal mi?” diye acıyla sordu. Gözlerimi devirdim. on dört saat vücudunda pasla yaşayan oydu. “İçindeki kiri çıkarıyor, ne olmasını bekliyordun?” diye sorduktan sonra pensetle küçük kir parçasını çıkardım.
“İşte, sana tüm bu acıyı yaşatan şey” diyerek takdim ettim. Adamın gözleri rahatsızca çıkardığım şeye baktı. Tabak gibi bir şeyin içine koyduktan sonra tekrar bol serum fizyolojikle yıkadım. Herhangi bir parça gözükmüyordu, bu iyiydi.
Dikkatlice yaraya bakarken “Şanslısın, kanaman yok ve içeride başka parça kalmamış” dedikten sonra ışığı yaradan uzaklaştırdım. Yine de emin olmak için Steril gazlı bezle birkaç dakika basınç uyguladım. Neyse ki kanama da yoktu.
“Povidon-iyot veya klorheksidin gibi bir antiseptik lazım” dedim arkama dönüp. Alışkanlıkla söylemiştim, tabii arkamdaki çocuk boş boş bana baktı. Ayaklanıp klorheksidin bulduğumda geri oturdum. Yarasının etrafını temizledikten sonra steril bez koydum. Çevresine kan dolaşımını rahatsız etmeyecek sıkılıkta bandaj sardım.
Arkama dönüp çocuğa çenemle arkamdakini gösterdim "Bunun antibiyotiğe ihtiyacı var. Tetanos aşısı güncel değilse onu da olsun” dedikten sonra elimdeki eldiveni ve maskeyi çıkardım.
“Bitti mi?” diye soran adama karşı başımı iki yana salladım. Bunu yapmamla bariz gerildi, kolu için endişeleniyor olmalıydı. Eh, benim de kolumun kesilme riski olsaydı ben de endişelenirdim.
“Üç gün temiz tut, Pansumanını değiştir, Kızarıklık artarsa doktora git." Diyerek onu uyardım. Salak gibi kızarıklık olursa beklememesi için özellikle söylemiştim. Gözlerim bileklerime kaydı. Canım bileklerim şişmiş ve morarmıştı. Oynatırken bile acıyordu.
“Senden başka doktor yok” diye sinirle soludu. Etrafa bakındım, acaba önceki doktora ne olmuştu?
Omuz silktikten sonra bir sedyeye uzandım. Kolumdaki serumun bitmesini beklerken karnım hala biraz ağrısa da daha iyi hissediyordum. Su problemini de çözersem tadından yenmezdi. Başımı hafifçe sağıma çevirdim ve yatan adama baktım. “Ben şu an rehineyim." Hafifçe omuz silkerek "Mesai saatlerim dışında hizmet vermiyorum." Dedim.
Acemi çocuk yanıma geldi “Doktor artık gitmemiz gerek” diyerek bana yaklaşmıştı ki “Birkaç dakika daha bekleyin. Biraz dinlenmek benim de hakkım değil mi?” diyerek gözlerimi kapattım. Kaç gündür düz betonda yatmaktan zaten ne bel kalmıştı ne kalça. Bileklerimi saymıyordum bile. Biraz daha iyi hissedince ayaklandım. Karın ağrım geçmiş, kolumdaki serum da bitmişti zaten. “Umarım anlaşmamızı unutmamışsındır” diyerek koluna girdim.
“Ne anlaşması” diyen Demian sinirle soludu “Ne istedin lan çocuktan?”
“Bir şeye de burnunu sokma. Meraktan delir” kalkmak için hareketlenince “İlk yarım saat kalkmanı önermem” diyerek yürümeye başladık.
Beş dakika sonra:
Canım mis kokulu hücreme tekrar geri döndüm. Ama bu sefer beni şaşırtan beni zincirlememişlerdi. Nedenini sorduğumda yemek yiyene kadar ellerimin kilitli olmayacağını öğrenmiştim. Bu da işime yaramıştı. Yaptığım iyilik misliyle geri dönmüştü, önümdeki tostu yerken zehirli olup olmaması gram umrumda değildi. hipoglasemi korkunç bir ağrıydı.
yemeğimi Bitirdiğim dakikalarda içeriye patron girdi. Bu sefer tekti, nasıl bir yürekse yanıma korumasız gelmişti. Yine de çok takılmadım. Masada oturduğumdan dolayı karşıma geçti.
“Neden onu kurtardın?” diye sordu.
“Çünkü ben bir doktorum”
“Seni kaçıran insanlar için bile mi?”
“Hipokrat yeminim var” dememle güldü. Sanırım üçüncü güne giriş yapmıştık, ve ben hem daha zinde hem de daha iyi hissediyordum. Serum, ağrı kesici ve yemek yemek bana çok iyi gelmişti. Keşke karnımdaki ve yüzümdeki yaraları geçirmek için de bir şeyler yapabilseydim.
“Kaçmaya çalışmıyorsun” diye mırıldandı. Sanki beni çözmeye çalışıyordu. Bizi çözemez.
“Evet”
“Kaçabilecek olsan kaçar mısın?”
“Evet”
Adam bir süre odaya baktı. Kaçılacak bir yer aramıştı büyük ihtimalle “Seni ne zaman görsem odayı inceliyorsun”
“Çıkışı arıyorum”
“Buldun mu?”
Alayla güldüm “Bulsam burada olmazdık” bu dediğim onu rahatlattı. Evet çıkışı bilmiyor olabilirdim ama yakında çıkabilirdim. Yani öyle düşünüyordum. Sadece biraz daha süre gerekiyordu.
“Alexander, hala gelmedi” diye mırıldandı. Ama sanki bunu kendine söylemişti. Eh, çoğu zaman geride bırakılan ve kendi kendini idare eden ben oluyordum. Şaşırmamıştım. Zaten amaçlarını da anlayamamıştım. Sadece ilerliyordum o kadar.
“Sana yanlış kişiyi kaçırdın demiştim” diyerek arkama yaslandım. Buradan çıkınca zevkle o yüzünü dağıtacaktım.
“Onu ilk gördüğünde ne hissettin?”
“Korkunç bir odun olduğunu”
“Peki son karşılaşmanızda”
“Dans etmeyi beceremeyen biri olduğu” dedim. çok zaman geçmemişti ama asılar geçmiş gibi geliyordu. Bir yerde tutsak olunca zaman ve mekan algınız yok olmaya başlıyordu. Aynı bende de olduğu gibi. Ve bu büyük bir sorundu, yavaş yavaş gerçeklik algım yok olacaktı. Bunun olmamasını istiyorsam kendi kendimi kurtarmalıydım.
Yine bir dosya çıkardı. Üzerinde benim resmim ve adım vardı, demek dosyama yanımda bakacaktı. Ellerimi çenemin altında birleştirip beklemeye başladım.
“Dosyanda insanların seni fazla sevdiği yazıyor”
“Yanlış yazmışlar”
Tek kaşı havalandı “Öyle mi?”
“Beni sevenler kadar sevmeyenler de var”
“Mesela?”
Çenemle onu işaret ettim “Karşımda oturan adam” dememle güldü. Silahını masaya koyunca birkaç saniye gözlerim silahta kaldı. Bu manyak şimdi beni burada vurmazdı değil mi? İstemsizce dizim titredi ama yine de tepki vermedim.
“Seninle farklı şartlar altında tanışsaydık şu an farklı konuşuyor olurduk” bu cümlenin ardından ne düşünmem gerektiğini bilemedim. Bu adam beni seviyor muydu? Gömüyor muydu belli değildi.
“Cidden benden hoşlanmıyorsun değil mi?” alay dolu soruma karşı sadece başını iki yana salladı. Son derece ciddi bir sesle “Detaycısın, doktorsun. Birçok işe yarar özelliğin var. Ekibimin bir parçası olabilirdin” dedikleriyle birkaç saniye kaldım. Bu adam acaba ona katılmamı falan mı istiyordu? Mafya tarafından kaçırılan Evelyn’e mafyanın içine girmesi şoku.
“Doktorluk daha cazip” diyerek gülümsedim. Ama üç buçuk atıyordum, umarım onu ret ettiğimden bana saldırmazdı. Yada herhangi bir şey. Bu tür adamların hayır’ı bir yanıt olarak kabul etmediğini duymuştum.
“Sana birçok şey teklif ediyorum, benim tarafıma geçersen oldukça güçlü ve saygın olursun” cidden güç ve saygınlık için ona ihtiyacım olduğunu mu düşünüyordu.
“Ben de kibarca ret ediyorum”
İki kere elini şıklattı. İçeriye giren iri adam yanıma gelip beni kaldırdı. Beni geri zincirlediler. Kısa süren özgürlüğüm yine son buldu. Adam çıkmadan “Sonunun ne olacağına sen karar ver” diyerek beni terk etti. Işıklar kapanınca gülümsedim. Işıkların kapanması iyi oldu. Pantolonumun cebindeki anahtarla bakıştık. İşte bana geri özgürlüğümü verecek olan şey cebimdeydi.