Karanlık bir gece vakti, sokak lambalarının aydınlattığı bir sokakta hızlı olmayan adımlarla ilerliyorum. Kimseler yok yanımda. Tek başımayım.
Sadece ayakkabılarımın yola her basmamda çıkardığı, kendince ritim tutmuş tok bir ses geliyor kulaklarıma. Bir de oldum olası ürkütücü bulduğum ve daima kaçtığım karanlığın içime ektiği korku tohumları nedeniyle yerinden çıkacakmış gibi atan kalbimin kulaklarımda atan güçlü güm gümleri...
Bir şeyler görebilme umuduyla etrafı şöyle bir kolaçan ediyorum ama nafile. Simsiyah gece, görüş alanımı neredeyse sıfıra indirmiş durumda.
Yürüyorum. Sokaklar birbirine karışıyor fakat yolun sonu bir türlü gelmiyor. Bir labirentin içindeymişim hissi veren sokakların birinden çıkıp öbürüne giriyorum. Yürümekten takati kesilmiş olan ayaklarım durmak için dirense de beynimin kendinden emin bir şekilde verdiği yürüme komutundan çıkamıyorlar. Önce sağ ayak, şimdi sol olan, işte böyle.
Önümde beliren sokağı da hızlı olmayan adımlarla tamamlayıp köşeden dönünce, çalışan bir arabanın motor sesi yalıyor kulaklarımı. Zifiri karanlığı delen ses dar sokakta yankılanıyor. Sesin kulaklarımda bıraktığı acı, yüzümü buruşturmama neden olsa da içimdeki kasvetin yerini bir rahatlamanın almasına neden oluyor. Bu ıssız yerde benden başka birilerinin olduğuna işaret eden sesin geldiği yöne doğru atıyorum adımlarımı. Sesin geldiği tarafta bulunan sokağa girdiğimde gördüğüm parlak ışık, aradığım arabayı bulduğumu kanıtlıyor gözlerime. Arabanın güçlü farları gözlerimi kamaştırıyor ve karşımdaki aracı görmekten mahrum bırakıyor beni.
Yürümekten artık tutmaz olan ayaklarıma son bir kuvvet yüklenip, önümdeki araca doğru atıyorum adımlarımı. Tam o anda aracın da bana doğru hareket ettiğini görüyorum ve adımlamaya son veriyorum. Her geçen saniye hızını arttıran araç üzerime gelmeye devam ediyor. Saniyeler içinde duyduğum korna, fren sesi ve eş zamanlı gözüme yansımaya devam eden ışık, dizüstü yere düşmeme ve refleks olarak gözlerimi kapatmama neden oluyor. Yere düşmenin etkisi ile asfalta sürtünen dizlerimin acısı ile yüzümü buruşturuyorum. Karşımdan son sürat gelen araçtan alacağım darbeyi bekliyorum. Ama beklediğim olmuyor. Biraz önceki gürültünün yerini keskin bir sessizlik alıyor.
Birden kesilen sesler ile birlikte ellerimi gözlerimden çekip, neler olduğunu anlamak adına merakla bakıyorum çevreme.
Gördüğüm şey beni şaşkınlığa uğratıyor. Az önceki zifiri karanlığın aksine etraf aydınlık. Az önceki kasvetli havanın yerini çarşaf gibi bir gökyüzü almış. Çevrem yemyeşil oltalarla kaplı. Ve bu otların üzerindeki, bir ressamın tuvalinden sıçramış birer leke gibi duran rengârenk çiçeklerin mis kokusu ile doluyor içim. Kulaklarımı dolduran kuş cıvıltıları, etrafımda uçuşan rengârenk kelebekler içime huzur aşılıyor. Bu güzelliklere eklenen ve yeni yeni yeryüzüne düşmeye başlayan yağmur taneleri ile gözlerim bu kez huzurla kapatıp derin bir nefes alıyorum.
'Yeryüzünde cennet olarak nitelendirilen bir yer olsa kesin burası olurdu' diye geçiriyorum aklımdan.
Uzun elbisemin açıkta bıraktığı kollarıma ve bukle bukle belime doğru salınmış saçlarıma düşen yağmur tanelerinin belli belirsiz hissedilen soğukluğuna bırakıyorum kendimi. Üşütmekten ziyade, hoş bir sıcaklık yayıyor içime her bir tane.
Yağmuru hissetmek, daha çok hissetmek, yağmurla bütünleşmek istiyorum. Hatta bir yağmur tanesi olup tasasızca yağmak yeryüzüne... Ardından gelen bir güneş ışığı ile buharlaşıp uçmak, hava olmak... Acı ve dertlerle bezeli bu kirli dünyaya inat saf ve temiz bir su damlası olmak niyetim.
Yağmur bir anne edasıyla dokunuyor tenime. Yıllardır hasret olduğum sevgi ve şefkati biriktirmiş, dakikalara sığdırmış da tek seferde veriyor sanki bana.
Çiçek kokularına karışan, ıslak toprak kokusu aklımı başımdan alacakmışçasına ele geçiriyor benliğimi ve dudaklarımda beliren gülümsemeyi ortaya çıkarıyor. İçime dolan bu huzur ile tadını çıkarıyorum bu muhteşem anın. Tam şu an zamanı durdurmak dileğim. Hep bu anda çakılı kalmak...
Tok bir gürleme rüya gibi güzel olan bu andan uyandırıyor beni. Az önceki huzurun yerini alan korku ile aralanıyor göz kapaklarım. Çarşaf gibi mavi gökyüzünü istilâ eden siyah bulutlar, korkunç bir ağırlık veriyor yüreğimin üstüne. Gökyüzünde beliren bulutlarla eş zamanlı olarak yağmur da hızlanıyor ve bir öfke ile yağıyor artık. Altındaki tüm nesnelere kızmış da hepsini ezmek ister gibi düşüyor her bir tane yeryüzüne.
Saklanacak bir yer arıyor gözlerim ve ilerideki ağaçlara yöneliyorum. İlerlediğim yönün aksi yönden gelen bir ses, durmama ve bakışlarımı o yöne çevirme neden oluyor. Hiç de yabancısı olmadığım bir ses bu.
Bir kadın sesi...
Bakışlarım sesin sahibini bulduğunda bir ateş başlıyor kalbimin tam ortasında. Nedenini ben de bilmiyorum ama gördüğüm siluet acı veriyor yüreğime. Onun üzerinde de tıpkı benimkine benzeyen beyaz bir elbise var üzerinde. Upuzun ve simsiyah saçları bukle bukle dökülmüş beline. Tam seçemediğim yüzünün gülümsediğini görüyorum, daha doğrusu hissediyorum. Bir yanım sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi hissetse de diğer yanım çok yabancı.
"Eslem! Güzel kızım. Seni çok özledim." diyor ağlamaklı sesiyle.
"Hadi gel. Gel ve sarıl annene." deyip kucak açıyor bana.
"Anne !" diyorum duyulur duyulmaz bir tınıda. Dudaklarımdan dökülen bu kelime hayrete düşürüyor beni. Zihnimden bağımsız, kalbimden çıkıyor sanki her biri birbirinden ağır dört harf.
"Gel bana güzel yavrum. Gel de kokunu çekeyim bir kez içime. Hasret olduğum o kokunu bir kere solumama izin ver." diyor.
Ona doğru koşmaya başlıyorum. Ona sarılmak isteğiyle yanıp tutuşuyor içim. Onu kaybetmek korkusuyla daha da hızlandırıyorum adımlarımı. Görüşümü engelleyen gözyaşları yalıyor yanaklarımı. Gözlerimin aksine kalbimin rehberliğinde ilerliyorum sanki.
Derken ayağım bir tümseğe takılıyor, avuç içlerim ve dizlerim ıslak toprak ile buluşuyor. Beyaz elbiseme çamur bulaşıyor ve yerdeki taşlara sürtünen dizlerim kanıyor. Ama umursamıyorum bunu. Tekrar kalkıp koşuyorum annem olduğunu söyleyen görüntüye doğru. Ben koştukça aramızdaki mesafe daha bir açılıyor sanki. Her adımında biraz daha uzaklaşıyor benden. Ama asla vazgeçmiyorum.
Son bir kuvvetle hızımı arttırmaya çabalarken görünmez bir el sarıyor bedenimi arkadan. Hareket etmeme izin vermiyor. Debeleniyorum ama nafile. Çamurda çırpınan ayaklarım bir adım bile ilerleyemiyor. Bir bataklık gibi çırpındıkça içine çekiyor beni zemin.
"Bırak beni! " diye bağırıyorum avazımın çıktığı kadar. "Beni bekliyor, ona gitmeliyim!" diyorum kesik kesik hıçkırıklarımın arasında elimle ilerideki silueti gösterirken.
Ama dinlemiyor beni arkamdaki güç. Bırakmıyor bedenimi. Çekmiyor kocaman pençe gibi ellerini üzerimden.
Karşımdaki belirsiz görüntü artık bir nokta kadar kalıyor ve yavaş yavaş siliniyor karşımdan. Geriye ise son kez dudaklarımdan fısıltı şeklinde çıkan tek kelime kalıyor.
“Anne.”