Güveçten yükselen buhar yüzüne vurdu. Tabağına kepçeyle koyulan yemek koyu kıvamlıydı, kekik ve yanık soğan kokuyordu. Ormancı karşısına oturmuş, ekmeği elleriyle bölüyordu.
"Ye, soğumadan iyidir," dedi.
Kaşığı aldı, ilk lokmayı ağzına götürdü. Et dişinin arasında beklediğinden fazla direndi; lif lif ayrılıyordu ama bildiği hiçbir hayvanın lifine benzemiyordu. Sığır değildi, koyun hiç değildi; tadı tatlımsı ve ağırdı, dilinin altında metalik bir iz bırakıyordu. Çiğnemeyi bıraktı, yutmak için kendini zorladı; boğazından aşağı inerken içinden bir şey yerinden oynadı. Tabağın kenarında bir kemik parçası vardı, kaşığıyla yavaşça çevirdi; uzun değildi, ince ve düzgün bir boğumu vardı, bir parmağın en uç kemiğine benzeyen bir şey. Ormancı ona bakmıyordu, gözleri ekmekteydi. "Bu ne eti?" dedi, sesi beklediğinden kısık çıkarak. "Burada ne bulursak," dedi ormancı geçiştirir gibi, "orman cömerttir."
Cevap vermedi, kaşığı bıraktı. Sağ elini masanın kenarına dayayıp ayağa kalktı, sandalye taş zeminde sürtündü.
"Elimi yıkayacağım," dedi. Ormancı başını kaldırmadı, sadece bir lokma daha aldı. Salondan geçti, şöminenin ateşi çıtırdıyordu. Koltuğun yanından geçerken adımlarını kendi kulağına bile duyurmamaya çalıştı. Merdivenin taş basamaklarını tek tek çıktı. İkinci kata vardığında koridor soğuktu. Dört kapıdan üçü kapalıydı, biri aralık duruyordu. O kapının altından sarı ve zayıf bir ışık sızıyordu; ışıkla birlikte tatlımsı bir koku da geliyordu, mutfaktaki kokunun aynısı ama bu kez daha yoğun, daha çürümüş.
Elini kapıya koydu, ahşap soğuktu; itti, menteşe uzun bir inleme çıkardı. Oda küçüktü, pencerenin önüne kalın bir battaniye gerilmişti. Ortada üç uzun masa vardı ve masaların üstünde üç beden yatıyordu; hepsi bembeyaz giysiler içindeydi, tıpkı kendi üstündeki gibi. Ayrı ayrı temizce yıkanmış, saçları taranmış, elleri göğüslerinde kavuşturulmuş; kimi gencecik, kimi daha yaşlıydı. Yüzlerinde acı değil, garip bir dinginlik vardı; sanki biri onları uyutmuş ve uyandırmayı unutmuştu. Ama en yakındaki bedenin sol kolu dirseğin altından iki ahşap çubuğa sarılıydı; beyaz sargı, tıpkı akşam kendisi için getirilenler gibi düzgündü. Aniden dizlerinin bağı çözülmüştü. Üçüncü masanın ucunda kendi ceketi duruyordu; katlanmış deri ceket, cebi hafifçe şişkin, ucundan paslı bir anahtarın üç dişli çıkıntısı görünüyordu ve anahtarın metali, avucundaki sıcaklığı hatırlatır gibi soluk mavi bir ışıkla atıyordu. Arkasında merdivenin basamakları gıcırdadı. Ormancının sesi neredeyse nazikti: "Doyamadın galiba," dedi, "daha ilk lokmada kalktın." Olduğu yerde vücudu kaskatı kesilmişti. Birden ensesinin sol tarafında soğuk bir metal hissetti; olduğu yerde kımıldamadan gözünü çevirerek baktı. Bu şey baltaydı; balta o kadar sivriydi ki, boynuna yalnızca hafiften teması bile jilet gibi bir kesik oluşturmuştu.