Solas, hücrenin içinde bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu. Oturabileceği düzgün bir yer bile olmayan oda, zifiri karanlığa gömülmüştü. Dışarıdan en ufak bir ışığın sızabileceği, hatta havanın içeri girebileceği bir açıklık dahi görünmüyordu.
Yetmezmiş gibi, odanın yapay aydınlatması da sıradan değildi. Tavandan yayılan tuhaf ışınım, bedenindeki gücü bastırıyor, onu giderek daha da bitkin düşürüyordu. Bu hücreye konulan hiçbir güç kullanıcısının gücünü kullanmasına izin verilmiyordu.
Önündeki kalın parmaklıklar ise sürekli cızırdayan yüksek voltajlı elektrikle kaplıydı. Değil onlara dokunmak, kaçmayı düşünmek bile ölümcül bir riskti.
Solas, hücrenin içinde köşeye sıkışmış hâlde yalnızca babasını düşünüyordu. Acaba ne yapmıştı? İlaçları bitmişti ve iki gündür tek bir doz bile alamamıştı. Belki de daha uzun süredir...
Tek umudu, babasının endişelenip onu aramak için dışarı çıkmamış olmasıydı. Bu, her şeyi daha da kötüleştirebilirdi. Ya yolda bayılırsa? Ya ona bir şey olursa?
Bu düşünceler zihnini kemirirken Solas, çaresizliğin ağırlığı altında ezildiğini hissediyordu.
Tam o sırada hücrelerin bulunduğu koridordan ağır bir kapının açılma sesi duyuldu. Ardından ses paneli öttü ve içeri Luciana ile Koya Kaya girdi.
Luciana, hücrenin önünde durarak doğrudan konuya girdi.
“Önceki konuşmamızda kendimi tanıtma fırsatım olmadı. İsmim Luciana. Vesta adına çalışan güç kullanıcılarından biriyim. Sana Vesta adına bir teklifte bulunmak için geldim.”
Elindeki ince dosyayı açtı ve sayfaları gözden geçirdi.
“Gücün ortaya çıktıktan sonra bunu yetkililere bildirmediğin için gücünü kendine saklamak istediğini düşünüyoruz.”
Solas öfkeyle söze atıldı. Bir anlık refleksle parmaklıklara doğru bir adım attı ancak yükselen şiddetli elektrik cızırtısını duyunca hemen geri çekildi.
“Gücüm ilk kez o olay sırasında ortaya çıktı! Hiçbir şey saklamadım!” diye bağırdı dişlerinin arasından.
Luciana umursamazca omuz silkti.
“Bundan emin olamayız. Ayrıca o adamı öldürdüğün için hakkında cinayet suçlaması da var.”
Solas öfkeyle karşılık verdi:
“Nefsi müdafaaydı!”
Luciana gözlerini dosyadan kaldırıp ona soğuk bir ifadeyle baktı.
“Bundan da emin olamayız.”
Solas artık kendini tutamıyordu.
“Ne istiyorsunuz benden, ha?! Ne istiyorsunuz?!”
Luciana hücreye doğru bir adım attı.
“Ya bu suçlardan yargılanırsın ya da Vesta adına çalışırsın.”
Solas, adeta yüzüne tükürür gibi konuştu.
“Ölürüm daha iyi!”
Luciana'nın çenesi gerildi. Dişlerini sıkarak Solas'a baktı. Parmakları elindeki dosyanın kenarını kavrarken yüzündeki soğuk ifade bir anlığına çatladı. Beklediği cevap bu değildi. Solas'ın öfkesini, itirazlarını, hatta kendisiyle tartışmasını bile bekliyordu ama karşısında, kendi hayatını gözden çıkarmaya hazır biri vardı.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Ardından derin bir nefes alıp yüzündeki ifadeyi yeniden kontrol altına aldı.
“Öl o zaman.”
Arkasını dönüp kapıya doğru yürüdü ve hücre alanından çıktı.
Solas öfkeyle arkasını döndü ve bütün gücüyle duvara bir yumruk indirdi. Acıyla sızlayan elini umursamadan alnını soğuk duvara yasladı. Nefes alışverişi giderek düzensizleşiyordu.
Geldiğinden beri köşede sessizce duran Koya Kaya nihayet konuştu.
“Sana bir şey olursa... baban ne yapacak?”
Solas başını çevirmedi. Fısıltı kadar sessiz ama tehditkâr bir sesle cevap verdi:
“Onu karıştırma.”
Koya duvara yaslandı. Solas'ın öfkesine karşılık vermek yerine sakin bir sesle konuşmayı sürdürdü.
“Annen sen küçükken ölmüş. Baban da ağır hasta. Tedavi olması gerekiyor. Senin başına bir şey gelirse ona kim bakacak?”
Koya bir cevap bekledi.
Ancak Solas başını duvardan kaldırmadı. Bakışları yerde sabitlenmişti. Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü.
Koya iç çekerek kapıya doğru yürümeye başladı. Tam çıkmak üzereyken arkasından cılız bir ses duydu.
“Babam... tedavi edilir mi?”