İçeriğe geç

Vespera I Göbeklitepe'nin Çağrısı Bölüm 1

Kaçtığın şey içinde saklıysa, gittiğin her yere onu da götürürsün. Nereden mi Biliyorum? Deneyimlerimden. İçimdeki fırtına, bahçemdeki tüm çiçekleri telef Etti. Dışarıdayım, Bretonya kıyılarının bitmek bilmeyen gri dalgaları kayalara Çarpıyordu. Yağmur, tuzlu deniz suyuna karışıyor; La Dernière Escale’in küçük Pencerelerinden paslı çizgiler gibi aşağı süzülüyordu. Kapının üzerindeki eski Pirinç çıngırak boğuk bir tınıyla çaldı. İçeri girdim. Son dört aydır her Akşam aynı saatte duyduğum, değişmeyen tek sesti bu. Ben Kristin Vance. Bir Zamanlar Fransa Özel Kuvvetleri’nde yüzbaşıydım. Sonra... her şeyi mahvettim. İnsanlar, insanı öldürenin yanlış kararlar olduğunu söyler. Beni öldüren de Afganistan’da verdiğim tek bir emirdi. Aradan aylar geçmişti ama o telsiz Anonsu hâlâ peşimi bırakmıyordu:

“Vance, ateş etme!”

Her gece aynı ses. Her gece aynı an. Paris’teki askerî mahkemeden de kendimden de kaçıp Bretonya’nın bu kıyı Kasabasına sığınmıştım. Şimdi ise her zamanki gibi barın en karanlık Köşesinde tek başıma oturuyordum. Sırtımdaki ıslak montu bile çıkarmamıştım. Dört aydır buradaydım. Parmaklarım artık ilk günkü gibi titremiyordu. Bardağı Kavrayışım bile değişmişti; insan en ağır yüküne bile zamanla alışıyordu Galiba. Dışarıda fırtına denizi dövüyordu. İçeride ise eski ahşabın kokusu, ucuz Viskinin keskinliği ve hoparlörlerden yükselen cızırtılı Fransız cazı vardı. Kendimi güvende hissediyordum. En azından öyle sanıyordum. Sessizlik, bardağın dibindeki son yudumla birlikte parçalandı.

— Sen benim kadınıma mı baktın lan?

Barın öbür ucunda iki balıkçı birbirinin üzerine yürüdü. Sırılsıklam, sarhoş Ve öfkeliydiler. Tamamen alkolün büyüttüğü, anlamsız bir kıskançlık kavgası... İlk yumruk patladı. Ardından bir masa devrildi. Ahşap sandalyelerden biri Çatırdayarak ikiye ayrıldı. Barmen başını bile kaldırmadı; tezgâhın altındaki Bardağı silmeye devam etti. Demek ki burada böyle şeyler sık yaşanıyordu. Yumruğu yiyen balıkçı geriye doğru sendeledi ve benim masama çarptı. Viski Bardağım yere düşüp paramparça oldu. Adam doğrulmaya çalışırken ıslak Botuyla cam kırıklarının üzerine bastı. Çat. O ses... Bir anda her şey değişti. Artık Bretonya’da değildim. Karşımda kırılmış bir viski bardağı değil, Afganistan’daki kerpiç evlerden seken şarapnel parçaları vardı. Balıkçıların Küfürleri kayboldu; yerini telsizden yükselen o tanıdık çığlığa bıraktı:

“Vance! Ateş etme!”

Refleksler ölmezdi. Ne kadar alkol içersen iç, ne kadar kaçarsan kaç... Özel Kuvvet askeri, zihninin bir köşesinde hep uyanık kalırdı. Dört aydır Susturduğumu sandığım asker, tek bir cam kırılma sesiyle yeniden ayağa kalktı. Yumruğu yiyen balıkçı öfkeyle cebinden paslı bir sustalı çıkardı. Sarhoşluğun Verdiği cesaretle bıçağı rastgele savurmaya başladı. Kimin önünde olduğu Umurunda değildi, kimin canını yakacağı da. Yerimden kıpırdamadım. Bakışlarım önce bıçağın ucuna, sonra adamın bileğine, Omuzlarına ve nefes alışına kaydı. Her hareketini okuyabiliyordum. Nabzım Yavaşladı, zaman ise hızını kaybetti. Dört aydır geçmişten kaçıyordum ama geçmiş beni yine bulmuştu. Yerimden bile kalkmadan, masanın sağlam kalan köşesine bir miktar buruşuk Euro bıraktım. Barmenin gözü paraya kayarken, tezgâhın üzerindeki açılmamış Ucuz viski şişesini tek bir hamlede kavradım. Ne barmen ne de birbirini Boğazlayan o iki sarhoş arkamdan baktı. La Dernière Escale’in pirinç Çıngırağı son kez boğukça tıngırdadı ve kendimi Bretonya’nın o amansız, buz Gibi gecesine bıraktım. Yağmur, saniyeler içinde saçlarımı ve yüzümü esir aldı. Fransa Özel Kuvvetleri’ndeyken bize her türlü hava şartında hayatta kalmayı öğretmişlerdi Ama o lanet askerî eğitim, insanın içindeki yangını hangi yağmurun Söndüreceğini öğretmiyordu. Botlarımın altında ezilen çakıl taşlarının sesi Fırtınanın uğultusuna karışıyordu. Şişenin kapağını dişlerimle çevirip açtım Ve soluksuz bir yudum aldım. Boğazımdan aşağı inen o ucuz yakıcılık, Afganistan’ın o kavurucu sıcağını hatırlattı yeniden. Gözlerimi kapattım. Yürüdüm. Deniz kenarındaki o dik kayalıklara doğru, Nereye gittiğimi bile bilmeden yürüdüm. Her adımda yağmur damlaları yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Telsizdeki o Ses yine kulaklarımdaydı:

“Vance, ateş etme!”

“Ateş ettim,” diye fısıldadım karanlığa doğru. Sesim rüzgârda kayboldu.

“Ateş ettim ve her şeyi mahvettim.”

Şişeden büyük bir yudum daha çektim. Alkol zihnimi uyuşturacağına, sanki o Günü daha da netleştiriyordu. Dört aydır bu sahil kasabasında bir hayalet Gibi saklanıyordum ama bu gece o bar sahnesi bana bir şeyi çok iyi Göstermişti: Kristin Vance askerî üniformayı çıkarmış olabilirdi ama İçindeki o savaşı asla geride bırakamamıştı. Sırılsıklam olmuş montum ağırlaşırken kayalıkların ucunda durdum. Aşağıda, Zifiri karanlıkta köpüren hırçın dalgalar kayalara çarpıp parçalanıyordu. Tıpkı benim hayatım gibi. Şişeyi dudaklarıma götürdüm, gözlerimi fırtınaya Diktim ve içmeye devam ettim. Kaçacak yerim kalmamıştı. Son durak da beni Kurtaramamıştı. Tam uçuruma doğru bir adım daha atacaktım ki telefonum çaldı. Umursamadım. İkinci kez çaldığında meşgule attım. Üçüncü kez aynı numara Ekranda belirdiğinde içimi çekip aramayı sertçe cevapladım:

— Ne var?

Karşıdaki sesi tanımam uzun sürmedi. Profesör Marcus Bain. Annem Marie’nin Eski dostlarından biriydi. Yıllarını arkeolojiye adamış, kolay kolay paniğe Kapılmayacak kadar soğukkanlı bir adamdı. Ama şimdi nefes alışları bile Düzensizdi.

— Kristin... Seni aramazdım. Başka bir seçeneğim olsaydı, yemin ederim

Aramazdım.

— Konuş.

— Göbeklitepe’de... bir şey bulduk.

— Ne buldunuz?

— Bilmiyorum.

Sigaramdan derin bir nefes çektim.

— Benden ne istiyorsun?

— Yardımını istiyorum.

— Yanlış kişiyi arıyorsun.

— Lütfen telefonu kapatma.

Bir an sustu.

— Kazı sırasında bir sinyal yakaladık. Sonra enerji ölçümleri tamamen

Sapıttı. Dün gece güvenliği sağlayan ekiple bağlantımız kesildi.

— Kaç kişi?

— Sekiz.

Kimse konuşmadı.

— On üç yaşındaki torunum Rose da onların arasındaydı.

Cevap veremedim. Parmaklarımın arasındaki sigaranın külü uzayıp kül

Tablasına düştü.

— Aramaya çıktık. Hiçbirini bulamadık. Ne kan vardı, ne çatışma izi, ne de

Tek bir mermi kovanı. Sesinde ilk kez korkuyu duydum.

— Kristin... Bana bir bilim insanı değil, bu cehennemden insan

Çıkarabilecek bir asker lazım. Bizi finanse eden vakıf zaten sahaya üç yüz Kişilik bir bilim ekibi indirmiş durumda; hepsinin güvenliğini de üstlenecek Birine ihtiyacımız var. Seni o ekibin başına istiyorum.

— Kamera görüntüleri yok mu?

— Hayır, yok. O an bozulmuş.

Telefonu kapatmadan önce birkaç saniye sessiz kaldım. Rüzgâr montumun Yakasından içeri işliyor, elimdeki neredeyse boşalmış şişe ile ayaklarımın Birkaç adım ötesindeki uçurum arasında gidip geliyordu gözüm. Kaybedecek Pek bir şeyim kalmamıştı. Belki de bu yüzden “hayır” diyemedim.

— Kabul ediyorum.

Şişeyi elimden bıraktım; kayaların arasında bir yerde parçalandığını Duydum ama dönüp bakmadım. Uçurumdan geri, kasabanın ışıklarına doğru Yürüdüm. İşin kâğıt üzerindeki tanımı basitti: Göbeklitepe’deki kazı Alanının güvenliğini sağlayacak, Rose’u ve kaybolan yedi kişiyi bulacaktım. Geriye kalan üç yüz kişilik bilim ekibinin başına aynı şeyin gelmesine de İzin vermeyecektim. Ama bu insanların nasıl kaybolduğunu bilmiyordum. Kulağa kolay geliyordu. Afganistan’da da öyle gelmişti. La Dernière Escale’e son kez uğrayıp dört aydır kiraladığım küçük odadaki Eşyalarımı topladım. Yatağın altındaki siyah çantayı çıkardım, tozunu Elimin tersiyle sildim. Kilitli çekmeceden tabancamı çıkardım. Şarjörünü Kontrol ettim. Mekanizmasını kontrol ettim. Her hareket, kas hafızamın Derinliklerinden kendiliğinden geri dönüyordu. Demek bazı şeyler gerçekten Unutulmuyormuş. Ertesi sabah ilk trenle Brüksel’e geçtim; Marcus’un anlattığına göre Operasyonu finanse eden vakfın Avrupa merkezi oradaydı ve saha ekibine Katılacak son personel de oradan hareket ediyordu. Vakfın temsilcisiyle Görüştüğümde silahımı yanımdan ayırmayacağımı açıkça söyledim. Adam Gülümseyip tek bir telefonla meseleyi hallettiğini söyledi; bu vakfın, bir Eski yüzbaşının diplomatik izin kâğıtlarını bir günde çıkarabilecek kadar Nüfuzlu olduğunu o an anlamalıydım. Üç gün sonra, Brüksel’den kalkan Genesis Araştırma Grubu’na ait son teknoloji bir jetin içindeydim. Genesis, dünyanın dört bir yanındaki kazılara milyonlarca dolar fon Sağlayan, müzeleri destekleyen zengin bir vakıftı — en azından öyle Biliniyordu. Ama gerçek amaçları tarihi eserleri sergilemek değildi; İnsanlık tarihini, belki de dinleri ve güç dengelerini sarsacak “ilk” bir Bulguyu, Genesis’i, herkesten önce ele geçirmekti. Bunu öğrendiğimde Artık çok geçti. Türkiye’de sahaya çoktan inmiş üç yüz kişilik ekibin güvenliğinden ben Sorumluydum; biz ise operasyona sonradan katılan o son jetle peşlerinden Gidiyorduk. Elimdeki tabletten ekibin dosyalarını inceliyordum. Jetin Sessiz kabininde benimle birlikte yolculuk eden çekirdek kadroyu son kez Gözden geçirdim. İsimleri ezberlemeye çalışmıyordum. İnsanların isimlerini Unutabilirdim. Ama zayıf noktalarını asla. Doktor Sinem sessizliği bozdu:

— Hepiniz bol su için. Temmuz ayında Şanlıurfa insanı affetmez, dedi.

Jessica bacak bacak üstüne atıp hafifçe gülümsedi:

— İyi ki yanıma bolca deodorant ve parfüm almışım.

Eric oturduğu deri koltukta huzurla arkasına yaslandı:

— Hiçbiri seni o cehennem sıcağından koruyamaz, Jessica.

Jessica çantasından telefonunu çıkarıp ekranına baktı. Annesinden gelen Son mesaj hâlâ açıktı.

“Türkiye’de güneş kremi sürmeyi unutma.”

Jessica gülümseyip başını iki yana salladı.

— Otuz yaşındayım ama kadın hâlâ beni çocuk sanıyor.

Bir an durdu. Mesajı silmek yerine ekranı kilitleyip telefonu çantasına

Koydu.

— Gerçi... bunu söylemediğimi sakın anneme söylemeyin, diye mırıldandı.

Mira, tabletinde gezinirken araya girdi:

— Acaba Göbeklitepe’deki o anormallik tam olarak ne?

Arthur, Mira’ya dönüp hafifçe gülümsedi.

— Zaten bunu öğrenmeye gidiyoruz.

Bir saniye sonra cebinden küçük bir not defteri çıkarıp heyecanla açtı.

— Ama itiraf edeyim, hayatım boyunca böyle bir keşfin parçası olacağımı

Düşünmemiştim. Mira istemsizce gülümsedi.

— İnsanlığın en büyük laneti merak.

— En büyük erdemi de o, diye karşılık verdi Arthur.

Michael, önündeki dosyaları karıştırmayı sürdürdü. Sohbetle ilgilenmiyor Gibiydi. Sanki aklı çoktan Göbeklitepe’ye varmıştı. O sırada Jessica başını Çevirip bakışlarını bana çevirdi.

— Kristin Vance... Sen neden hiç konuşmuyorsun?

Elimi yavaşça belimdeki ağır taktik silaha götürdüm. Parmaklarımı kabzasına Bastırıp doğrudan gözlerinin içine baktım.

— Konuşmam gerektiğinde konuşurum.

Bir anlığına kimse konuşmadı. Sonra Eric boğazını temizledi.

— Tamam... Mesaj alındı.

Jessica kaşlarını kaldırdı.

— İlginç bir ilk izlenim bıraktın.

Kabinde hafif, gergin bir kahkaha yayıldı. Ben gülmedim. Göbeklitepe’de Bizi bekleyen şeyin, hayatımdan geriye kalan ne varsa onu da paramparça Edeceğini bilmiyordum.