İçeriğe geç

Bölüm 8

Herkes aynı anda konuşuyordu ama kimse kimseyi dinlemiyordu. Çığlıklar, küfürler ve bilinmezliğin içinde kıvranan insanların korku dolu sesleri zihnimde yankılanıyordu. Hızla bir kayanın üzerine çıktım ve bütün gücümle bağırdım.

— Yeter! Susun!

Sesim yabancı ovanın sisli atmosferinde yankılandı. Bir anda herkes sustu. Yüzlerce çift göz korkuyla bana çevrildi. Kayadan aşağı atladım ve kalabalığın ortasına yürüdüm.

— Az önce ne olduğunu bilmiyorum. Nasıl olduğunu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey, artık Dünya'da olmadığımız.

Birisi panikle soru sormaya kalkınca elimi kaldırdım.

— Sorularınız var. Benim de var. Ama cevaplar bende değil.

Bakışlarımı Sinem'e çevirdim.

— Emma gözlerini açar açmaz bana haber vereceksin.

Başımı kaldırıp çevreyi inceledim. Tamamen açık arazideydik. Marcus'un ölümünü düşünmek istiyordum. Yas tutmak istiyordum. Ama bunu sonra yapacaktım. Çünkü açık arazide kalmak ölmek demekti. Sesimi yeniden yükselttim.

— Güvenlik çemberini bozmayın! Herkes birbirini görebilecek mesafede yürüsün. Kimse yalnız kalmayacak!

Steve'e döndüm.

— Hemen bir sedye hazırla. Emma taşınacak.

Steve hiç vakit kaybetmeden iki işçisini yanına aldı. Kırılan dallardan ve kıyafetlerden derme çatma bir sedye yaptılar. Ben de son emrimi verdim.

— Buraya bizimle düşen işe yarar ne varsa toplayın. Silah, çanta, telsiz, yiyecek... Her şey!

Kimse itiraz etmedi. Şu anda sahip oldukları tek düzen bendim. Yürümeye başladık. Hava ağırdı. Dünya'daki havaya hiç benzemiyordu. Her nefeste ciğerlerime görünmez bir ağırlık doluyordu. Ormanın derinliklerinden gelen tatlı ama rahatsız edici bir koku hissediliyordu. Çürümüş çiçeklerle taze kanın karışımı gibi... Gökyüzü ise hâlâ kanayan kızıl bir yarayı andırıyordu. İnsanlar sessizce peşimden geliyordu. Nereye gittiğimi bilmiyorlardı. Acı olan şuydu ki... Ben de bilmiyordum. Kızıl topraklarla kaplı düzlükleri geçtikten sonra arkalardan Sinem'in sesi yükseldi.

— Kristin! Emma kendine geliyor!

Yumruğumu havaya kaldırdım. Konvoy anında durdu.

— On dakika mola!

Hızlı adımlarla sedyeye yöneldim. Emma yavaşça gözlerini açıyordu. Gözlerindeki o korkutucu siyahlık kaybolmuştu. Ama etrafındaki insanlar öfkelerini kaybetmemişti. Jessica hemen üzerine yürüdü.

— Bizi nereye getirdin sen?!

Eric de bağırdı.

— Burası Dünya değil! Madem getirdin, geri götür!

Michael Emma'nın yanına çöktü.

— İyi misin?

Arthur araya girdi.

— Bir sakin olun!

Mira da destek verdi.

— Önce konuşabilecek duruma gelsin!

Sesler yükselmeye başlayınca aralarına girdim.

— Geri çekilin!

Kimse hareket etmeyince yeleğimi hafifçe araladım. Belimdeki tabancayı gören kalabalık istemeden geri çekildi. Emma'nın yanına çöktüm.

— İyi misin?

— Sanırım...

— Bana ne olduğunu anlat.

Emma yavaşça gözlerini kapattı.

— Beni sokan yılan...

— Evet?

— Zihnime girdi.

İstemsizce kaşlarımı çattım.

— Ne demek o?

— Oradaydım... ama aynı zamanda değildim.

— Birisi seni kontrol mü ediyordu?

Emma başını salladı.

— Kaelenlerin lideri...

— Kaelenler kim?

— Bu gezegenin yerlileri.

Sesi giderek zayıflıyordu.

— Liderlerinin adı Aethelon.

— O yılan mı gönderdi?

— Evet.

— Göbeklitepe'ye mi?

— Evet.

Bu cevap beni bile susturmuştu.

— Peki silindiri çalıştıran kimdi?

— Ben değildim.

— Emma...

— Gerçekten değildim.

Bakışlarını uzaklardaki sislere çevirdi.

— Bu gezegeni gördüm Kristin.

— Nasıl?

— Sanki burada yaşamış gibiydim.

Derin nefes aldı.

— Burası bir ölüm dünyası.

Kimse konuşmuyordu. Emma devam etti:

— Bitkiler öldürüyor. Hayvanlar öldürüyor. Boşluğa baktı.

— Bu gezegen yaşamak için yaratılmamış.

İlk kez sesinde gerçek korku vardı.

— Güvenli bir yer gördün mü?

Emma başını salladı.

— Evet.

— Nerede?

— Tam şu an yürüdüğün yerde.

Şaşkınlıkla baktım.

— Rastgele yürüyorum.

— Hayır.

Emma gözlerini gözlerime dikti.

— Seni gördüm.

— Neyi gördün?

— Ölümünü.

Bir an sessizlik oldu.

— Nasıl öldüğümü gördün mü?

— Hayır...

Başını tuttu.

— Görüntüler parçalanıyor.

Aklıma başka bir soru geldi.

— Kronos Silindiri neden on iki bin yıl boyunca Göbeklitepe'de gömülü kaldı?

Emma gözlerini kapattı. Bir süre sessiz kaldı. Sonra fısıldadı.

— Çünkü daha önce biri gönderdi onu.

— Kim?

— Dünya'dan gelen bir kadın.

Herkes dikkat kesildi. Emma güçlükle konuşuyordu.

— Adı... Moana'ydı.

Kalbim bir anlığına durdu.

— Ne dedin?

— Moana Vance.

Ayağa kalktım.

— Emin misin?

Emma bana baktı.

— Evet.

Boğazım kurumuştu.

— Moana benim büyükannemdi.

Bu kez sessiz kalan Emma oldu. Jessica'nın ağzı açık kalmıştı. Mira donup kalmıştı. Arthur şaşkınlıkla bana bakıyordu. Emma birkaç saniye sonra yeniden konuştu.

— Vespera binlerce yıldır savaş halinde.

— Kiminle?

— Kaelenler ve Skuallar arasında.

— Büyükannem burada mıydı?

— Evet.

— Ne oldu ona?

Emma'nın yüzü gerildi.

— Kazanmaya çok yaklaştı.

Nefes aldı.

— Ama başaramadı. Büyükannen seçim yapmak zorunda kaldı.

Birden içime buz gibi bir his çöktü.

Tam o sırada Steve'in çığlığı havayı yardı.

— Kristin! Bir şey geliyor!

Herkes bir anda döndü. Sislerin arasından ağır bir ses yükseliyordu.

GÜM.

GÜM.

GÜM.

Yere her vuruşunda kızıl toprak sarsılıyordu. Her neyse... Devasa bir şeydi. Elimi tabancama götürdüm. Ve ilk kez gerçekten anladım. Vespera'da yalnız değildik.