Şanlıurfa GAP Havalimanı'nın pistine teker koyduğumuzda saat gece yarısını çoktan geçmişti. Özel jetimizin kapısı açılır açılmaz içeri dolan sıcak hava yüzüme çarptı. Sinem haklıydı; temmuz ayında, gecenin bu saatinde bile bozkırın kuru sıcağı uçağın klimalı havasından sonra insanı sersemletmeye yetiyordu. Apronda bizi sessiz bir ordu bekliyordu. Pistte yanan birkaç projektör dışında havalimanı karanlığa gömülmüştü. Medyanın da, yerel halkın da bu operasyondan haberi olmamalıydı. Genesis Grubu'nun haftalar önce Brüksel'den gönderdiği araçlar çoktan hazırdı. Taktik zırhlı personel taşıyıcılar ve üzeri açık çöl tipi arazi araçları motorları çalışır hâlde sıralanmıştı. Ekip araçlara yönelirken, Genesis'in lojistik şefi Steve işçilere bağırıyordu.
— Valizlere dikkat edin! Bilimsel cihazları indirirken tek bir sandık bile
zarar görmeyecek! Hadi, hareket edin!
İşçilerden biri pahalı ekipmanların bulunduğu sandığı elinden kaçıracak gibi oldu. Korkuyla ağzından bir küfür kaçtı:
— Siktir!
Steve bir hamlede öne atılıp sandığı son anda yakaladı.
— Dikkat etsene! Milyonlarca euroluk ekipmanı parçalayacaktın!
Adam korkuyla geri çekildi. Steve'in ablası ve saha güvenlik sorumlusu Sidney, kardeşinin omzuna hafifçe dokundu.
— Git biraz su iç. Sorun yok.
Sonra kardeşine döndü.
— Biraz daha sakin olabilirsin, Steve.
Steve ters ters baktı.
— Ben sadece işimi yapıyorum, abla. O sandığın içinde servet var.
— Ben de iş güvenliğinden sorumluyum. İnsanlar da o sandıklar kadar değerli.
İkisi tartışırken ben çoktan apronu taramaya başlamıştım. Kontrol kulesi. Terminal çatısı. Park etmiş araçlar. Karanlıkta kalan kör noktalar. Gözlerim her ayrıntıyı tek tek kaydediyordu. Tehlike gördüğüm için değil. Yıllarca bunun için eğitildiğim için. Araçlara doğru ilerlerken çekirdek ekibin kendi arasındaki homurtuları yükselmeye başladı. Jessica yüzünü buruşturdu.
— Lanet olsun, çok sıcak!
Eric dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle ona baktı.
— Sana söylemiştim, Jess.
Jessica hemen çantasını açtı. Küçük aynasını çıkarıp yüzünü kontrol etti.
— Rimelim akmış mı?
Eric kısa bir kahkaha attı.
— Türkiye'ye hoş geldin. İlk derdin gerçekten bu mu?
Jessica aynayı çantasına geri koyarken gülümsedi.
— Elbette bu. Senin gibi zombi görünmek istemiyorum.
Onları sessizce izledim. Jessica sıcaktan çok makyajını, Eric ise onunla dalga geçmeyi önemsiyordu. Aynı uçağa binmiş olsak da hepimiz farklı dünyalardan geliyorduk. Mira'nın dikkati ise çoktan çevreye kaymıştı.
— Baksanıza... Onlarca emniyet personeli ve asker burada.
Michael başını salladı.
— Demek güvenlik sandığımızdan da önemli.
Bir an durdu.
— Tarihin sıfır noktasına gizlice girmek... Çocukken biri bunu söylese gülerdim.
Parmağıyla ileriyi gösterdi.
— Şu araçlara bakın. Zırhlı personel taşıyıcılar... Çöl tipi arazi
araçları...
Arthur'un gözleri parladı.
— Ben zırhlı olana bineceğim!
Ekibin Urfa'ya benden birkaç gün önce ulaşmış jeofizikçisi Emma, sessizce yanlarına gelmişti. Gülümseyerek başını kaldırdı; gözleri çoktan gökyüzündeydi.
— Benim için fark etmez.
Birkaç saniye gökyüzündeki ayı izledi; ay, bozkırın üzerinde solgun bir kemik gibi asılı duruyordu. Sinem iç çekti.
— Bu sıcakta insanların ilk derdinin makyaj olması bana hâlâ tuhaf geliyor.
Kimisi gökyüzüne bakıyordu. Kimisi tarih yazacağını düşünüyordu. Kimisi de makyajının bozulmasına üzülüyordu. Ben ise ağır adımlarla arkalarından yürümeye başladım. Marcus Bain, masa başında oturup emir veren profesörlerden değildi. En öndeki zırhlı aracın yanında, ekibin son hazırlıklarını bizzat kendisi takip ediyordu. Yanına gidip kısa bir asker selamı verdim. Marcus başıyla karşılık verdi, ardından kazı alanının bulunduğu yönü işaret etti.
— Hoş geldin, Vance. Türk ordusu dış çemberi tutuyor. İç güvenlik tamamen
sende. Kazı alanına izinsiz kimse girmeyecek, içeriden de kimse çıkmayacak. Torunumu bul.
— Emredersiniz, efendim.
Kısa bir an duraksadım.
- Kronos Silindiri hakkında bilmem gerekenleri istiyorum.
— Uzmanlarımız sana gerekli tüm bilgiyi verecek.
Birkaç saniye yüzüne baktım.
— Torunun kayıp. Beklediğimden daha sakinsin.
Marcus'un bakışları üzerimden kayıp karanlığa çevrildi.
— Sakin değilim.
Sesi ilk kez yorulmuş geliyordu.
— Rose'u düşündüğüm her dakika içim parçalanıyor.
Bir an sustu.
— Ama ömrüm boyunca böyle bir keşfin hayalini kurdum. Eğer tahminlerimiz doğruysa... İnsanlık bildiği her şeyi yeniden yazacak.
Derin bir nefes aldı.
— Bunun hiçbir anlamı kalmayacak eğer Rose'u bulamazsak.
Başımı hafifçe salladım.
— Bulacağım.
Marcus gözlerimin içine baktı.
— Umarım.
Konvoy ağır ağır hareket etti. Üzeri açık arazi araçlarından birinin ön koltuğuna oturdum. Konvoy, saatte seksen kilometreye yaklaşan bir hızla Şanlıurfa'nın karanlık ve ıssız yollarını geride bırakıyordu. Rüzgâr yüzüme çarpıyor, üzerimdeki toz kokusunu taşıyordu. Elim ceketimin iç cebindeki metal mataraya gitti. Parmaklarım kapağı kavradı. Sonra yavaşça geri çektim. Hayır. Şu an operasyon alanındaydım. Zihnimin tek bir saniye bile bulanıklaşmasına izin veremezdim. Ama aklım hâlâ Afganistan'daydı. O tek emirde. O tek dakikada. Yaklaşık kırk dakika sonra Göbeklitepe'ye vardık. Steve ve lojistik ekibi kusursuz bir hazırlık yapmıştı. Kazı alanının güney yamacına askeri düzeni andıran sıralarla, koruyucu kamuflaj kumaşından yapılmış dev çadırlar kurulmuştu. Bilim insanları araçlardan inip yorgun adımlarla çadırlara yönelirken Jessica bir anda olduğu yerde durdu. Gözlerini kazı alanından ayıramıyordu.
— Hayır, olamaz... Çadırda mı kalacağız?
Jessica'nın sesi kamp alanında yankılandı. Eric sırıtıp başını iki yana salladı.
— Biyolog olduğuna emin misin, Jess? Şu hâlinle daha çok podyumdan yeni inmiş bir modeli andırıyorsun.
Jessica ters ters baktı.
— Benimle uğraşmaktan başka işin yok mu senin?
— Ne yapayım? Uçaktaki en ilginç kişi sendin.
Jessica homurdanarak çantasını omzuna geçirdi.
— Of... Bari klimalı olsaydı.
Mira ise çoktan etrafındaki sesleri unutmuştu. Gözleri karanlığa gömülmüş taş sütunlardaydı.
— Bunca yıl burada sessizce beklediniz... Kim bilir neler gördünüz.
Arthur onun baktığı yöne çevirdi başını.
— Belki de sorun onların anlatacaklarında değildir.
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi.
— Bizim dinlemeye hazır olup olmadığımızdadır.
Eric çantasından Göbeklitepe'nin haritasını çıkardı.
— Ben önce şu haritayı inceleyeceğim.
Michael'ın gözleri parladı.
— En son buradan elim boş dönmüştüm. Bu kez dönmeye niyetim yok.
Emma hafifçe gülümsedi.
— O zaman burada oyalanmayı bırak da çadırını kap.
Michael çantasını omzuna alırken kendinden emin bir ifadeyle konuştu.
— Gerçek arkeologlar acele etmez.
Emma yürümeye başladı.
— Demek ki bu şartlarda hayatta kalmaları da zor.
Bilim insanlarının kendi telaşlarını izledim. Ben yalnızca güvenliği düşünüyordum. Arkamı dönüp güvenlik timime seslendim.
— Herkes beni dinlesin!
Konuşmalar bir anda kesildi.
— Termal kameralar üçüncü katmanın çevresine kurulacak. Nöbetler ikişer
saatlik vardiyalarla tutulacak. Kör nokta istemiyorum. Giriş ve çıkışlar sürekli kontrol altında olacak. Bakışlarımı tek tek üzerlerinde gezdirdim.
— En ufak ihmalin bedeli ağır olur. Dağılın.
Tim hızla emirleri yerine getirmek için dağıldı. Ben ise çadırıma gitmeden önce kazı alanına doğru yürüdüm. Projektörlerin solgun ışığı, devasa T biçimli taş sütunların yalnızca bir bölümünü aydınlatıyordu. Geri kalanı karanlığın içinde kayboluyordu. Binlerce yıldır ayakta duran o taşlar, gecenin sessizliğinde nöbet tutan askerler gibi önümde yükseliyordu. Kahrolası bir tarihe bakıyordum. Çantamdan su şişesini çıkarıp tek seferde bitirdim. Alkolün yerini tutmuyordu. Ama şimdilik idare etmek zorundaydım. Sigaramı dudaklarımın arasına sıkıştırıp çakmağımı çıkardım.
ABir.
Söndü.
İki.
Yine söndü.
Üçüncü denemede küçük alev tütünü sonunda yakaladı. Ucuz metal çakmağı avucumun içinde çevirdim. Bir an çöpe atmayı düşündüm. Vazgeçtim. Sigaradan uzun bir nefes çektim. Kahretsin... Ömrüm boyunca savaş alanlarında görev yaptım. Şimdi ise binlerce yıllık taşları koruyordum. Hayat bazen insanla gerçekten alay ediyordu. Dumanı geceye üfledim.
Rose...
Neredesin?