O akşamın da diğer akşamlar gibi geçmesini bekliyordum. Her zamanki gibi işten geldikten sonra günün en sevdiğim zamanında, akşam yürüyüşlerimden birine çıkacaktım. Evden uzaklaşmak, yürümek ve gün içinde yaşadığım sıradanlıkları unutana kadar yürümek… Tek istediğim buydu.
Ama o akşam, unutmak için çıktığım yol, hayatım boyunca hatırlayacağım bir olayın başlangıcı olacaktı. Üstelik bu olay yalnızca benim hayatımı değil, o sırada birbirinin adını bile unutmaya söz vermiş o beş kişinin hayatını da değiştirecekti.
O gün yine yürüdüm. Karşı caddede bir bank gördüm ve oturdum. Yürüyüşlerim sırasında sık sık yeni insanlarla tanışırdım. Bazıları yanıma gelir, oturur, hayatlarını anlatır ve bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi kalkıp giderdi. Ben de onları dinlerdim. Bu yürüyüşlerde insanlara, hayata ve bazen kendime dair çok şey öğrenmiştim.
Ama o akşam yanıma kimse gelmedi. Bir süre daha oturduktan sonra kalkmaya karar verdim. Tam ayağa kalkacakken gözüm, oturduğum yerin üzerinde duran beyaz bir kâğıda takıldı. Özenle katlanmıştı. İçinde yazılar olduğunu anlayabiliyordum.
İçimden bir ses, kâğıdı görmezden gelmemi ve eve gitmemi söylüyordu. Fakat içinde ne yazdığını öğrenme isteğim, o sesi bastırmaya başlamıştı bile.
Sonunda merakıma yenildim.
Kâğıdı elime aldım ve açtım. İlk satırı okuduğumda bunun sıradan bir not olmadığını anladım. Okumaya devam ettikçe kalbim hızlandı. Bazı kelimelerin üzerinde gözlerim tekrar tekrar geziniyor, okuduklarımın gerçekten orada yazılı olup olmadığını anlamaya çalışıyordum.
Son satıra geldiğimde artık emin olduğum tek bir şey vardı: Hayatım eskisi gibi olmayacaktı.
Keşke o kâğıdı hiç bulmasaydım. Ama bazı şeyler, onları öğrendiğin anda çoktan başlamış olurdu.
İlk başta bunun önemsiz olduğunu, birilerinin şaka yapmış olabileceğini düşünmek istiyordum. Ama ayrıntılar, bunun böyle olmadığını düşündürüyordu. Sanki biri benim oraya geleceğimi ve kâğıdı okuyacağımı biliyordu.
Kâğıtta şöyle yazıyordu:
“Yıllar önce birbirlerinden hiç kopmayacaklarına inanmış, sanki dünyanın onlara sunduğu bir hediye gibi olan o muhteşem beşliyi çok yakında tekrar bir arada görmek ister misin?”
Cümleyi birkaç kez okudum. Sonra kâğıdı çevirdim. Belki bir isim, bir imza ya da bunun kim tarafından bırakıldığını anlamamı sağlayacak küçücük bir ipucu bulabilirdim. Ama arka yüzü bomboştu.
Kâğıdı yeniden katladım. Eve gidip hiçbir şey olmamış gibi davranabilirdim. Hayatımın geri kalanında bu notu unutmayı bile deneyebilirdim.
Ama bir sorun vardı.
O beşliyi ben de yıllardır görmemiştim.
Bunu onlardan biri mi yapmıştı? Yoksa o gün yaşananları bilen başka biri daha mı vardı?
Aklımda sonu gelmeyen sorularla oturduğum yerden kalktım. Kâğıdı da yanıma aldım. Etrafıma bile bakmadan doğruca eve gitmek istiyordum. Belki eve gidersem her şey eski hâline döner, o kâğıdı hiç bulmamışım gibi hayatıma devam edebilirdim.
Öyle de yaptım.
Sabah olduğunda aklıma gelen ilk şey, bir önceki akşam yaşadıklarımın yalnızca bir rüyadan ibaret olmasıydı. Fakat komodinin üzerinde duran, özenle katlanmış kâğıdı gördüğümde bunun bir rüya olmadığını hatırladım.
İşe gitmek için hazırlandım.
Ben Nihan. Hayatımı yalnızca işime adamayı seçtim. Bir gün her şeyin yoluna gireceğine, kendimi işime verdiğim sürece başka hiçbir şeye ihtiyacım olmayacağına inandım. Bunun için çok çalıştım. Başardım da. En azından dışarıdan bakıldığında başarılı bir avukattım.
Ama insanın istediği hayatı kurmasıyla o hayatın içinde mutlu olması aynı şey değildi.
Bunu anlamam biraz zaman aldı.
Peki, neye ihtiyacım vardı?
Bu sorunun cevabını bulmak yerine ondan kaçmayı tercih ettim. Avukat oldum. Başka insanların sorunlarını dinlemek, onların hayatlarındaki karmaşayı çözmeye çalışmak bana kendi hayatımla uğraşmaktan daha kolay geliyordu. Başkalarına ne yapmaları gerektiğini söyleyebiliyordum ama sıra kendime geldiğinde aynı şeyi yapamıyordum.
Belki de bu yüzden işimi seviyordum. İnsanların hayatlarında bir şeyleri değiştirebiliyordum. Bir sorunu çözebiliyor, bir sonuca ulaşabiliyordum. Her şeyin bir açıklaması, her sorunun bir cevabı olması gerektiğine inanıyordum. Oysa kendi hayatımda, cevabını yıllardır bulamadığım sorular vardı.
Ve şimdi, yıllardır görmediğim beş insanın adı bile geçmeyen bir kâğıt, bütün o soruları yeniden karşıma çıkarmıştı.
Ofisimin kapısına geldiğimde Sibel abla, her sabah olduğu gibi yine beni karşıladı. Nedendir bilmem, Sibel ablanın her gün ofiste oluşu bana tuhaf bir huzur veriyordu.
Hayatının zor olduğunu biliyordum. Küçük bir kızı vardı. Kocası pek hayırlı bir adam değildi; kızını tek başına büyütmek zorunda kalmıştı. Arada kızı da gelirdi ama o günlerde benden çekinir gibi bir hâli olurdu.
Çok konuşmazdık ama garip bir şekilde birbirimizi anlardık. Ofisteki diğer herkesin üzerinde ise iş dışında pek durmazdım.
Odamın kapısı çaldı ,içeriye Sibel abla geldi. Kahvemi masayı bıraktı.Çıkmak için bir hamle yapmayınca o meraklı sorularından geleceğini anladım.
"Bir şeyiniz mi var Nihan Hanım, bugün pek keyifli görünmüyorsunuz?"
Bir cevap vermek zorunda olduğumu düşündüm.
"Umarım yoktur"
Cevabımın ne ifade ettiğini o da ben de anlamıştık.
"Kahve için teşekkürler , bugün kim sorarsa müsait olduğumu söylersin"
"Tamam Nihan Hanım."
Bugün her şeyle ilgilenmeliydim yoksa kendimi düşüncelerden alıkoyamıyordum. Dosyalara göz atmaya başladım. Fakat sanki dosyalardaki her cümle bana başka bir mesaj veriyormuş gibi hissediyordum. Takıntılı davranmaya başlamıştım ve bu durum beni tedirgin ediyordu.
Diğerleri de bir not almış mıydı acaba? Yoksa bunu yalnızca ben mi yaşıyordum?
Onlarla iletişime geçsem mi, diye düşünüp durdum. Bütün gün çalışmak bile kafamı toplamama yaramadı.
İletişime geçemezdim ki. Birbirimizi unutmaya söz vermiştik.
Onlar da benim gibi bir not aldıysa herhâlde iletişime geçerlerdi. Ama bu zamana kadar hiç ses çıkmamıştı.
Toplanıp evime gitmeyi ve uzun aşamaları olan yemeğimi yapmayı ve yaparken bir kadeh şarap içmeyi planlarken telefonum çaldı. Arayan annemdi. Bütün bu huzurlu planlarımın boşa gideceğinden emin bir şekilde telefonu açtım.
"Eğer hala bir ailen olduğunu hatırlıyorsan seni ve kardeşini yemeğe bekliyorum"
"Evet, hatırlıyorum anne."
"O zaman geç kalmadan gel. Gelirken Mert 'i almak isteyebilirsin."
"Mert kendi gelebilir , kapatıyorum."
Telefonu kapattım.
Bizde yenilen her yemeğin, yapılan her toplantının bir amacı olurdu. Annemin hayatındaki yeni insanı anlatma vakti mi gelmişti, yoksa Mert'in yine arkasını toplamam gereken bir olay mı yaşanmıştı?
Belki de her ikisiydi.
Çok güzel bir plan yapmışken neden yine annemin planına göre hareket etmeye başladığımı hiç anlamıyordum. Sanki onun her istediğini yapmak zorundaymışım gibi hissediyordum. İstemeden de olsa kendimi yine bu durumun içinde bulmuştum.
Mert'i görmek bana nasıl hissettirecekti, bilmiyordum. Onu uzun zamandır görmemiştim. Tedaviden sonra iyi olduğunu görmeyi umuyordum.
Bütün bunları düşünürken annemin evine vardığımı fark ettim. Arabadan indim.
Kapıyı annem açtı.
— Nihan Hanım, yine çok güzelsiniz.
Bunu söylerken bana bir anne gibi değil, eserine bakan bir sanatçı gibi bakıyordu.
— Sağ ol anne. Senin kızın olarak başka türlüsü mümkün mü zaten?
Hafif imalı bir tonla söylemiştim. Zaten o da her şeyi anlardı. Ama her zamanki gibi o rahatsız edici kahkahasını attı ve içeri geçtik.
Pencerenin kenarında, dışarıyı izleyen Mert'i gördüm. Geldiğimi fark edince hemen bana döndü. Sarılmak ister gibi bir adım attı ama sonra durdu. Sanki benden de bir adım bekliyordu.
Ben de ona doğru ilerledim.
Aramızda samimiyetten çok, uzun zamandır görüşmemiş olmanın gerektirdiği bir sarılma yaşandı.
Mert'in nasıl olduğunu anlamak istiyordum. Annem mutfağa gidince yalnızlığımızı fırsat bilip onunla konuşmaya çalıştım.
— Nasıl gidiyor? Seni aramanı, gelmeni bekledim ama hiç sesin çıkmadı.
Yüzünde hem biraz kırgın hem de biraz mutlu bir gülümseme belirdi.
— Gayet iyiyim. İlaçlarım değişti, onlara alıştım. Bunları sormak zorunda değilsin, biliyorsun değil mi?
— Zorunluluktan değil, seni merak ettiğim için soruyorum Mert.
Annemin gelişiyle bu kısa ama gergin konuşma sona erdi ve yemeğe geçtik.
Bu yemek neden yeniyordu, bilmiyordum. Bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordum. Nedenini tam olarak anlayamadığım bir şekilde, onlarla birlikteyken sanki hayatımı yoluna koymuş, her şeyin mükemmel olduğu o hayat bana ait değilmiş gibi hissediyordum. Sanki başarılı bir avukat değil de yine küçük bir kız çocuğuydum.
Bu sıkıcı ve gergin sessizlik, annemin bir lafıyla daha da ağırlaşacaktı.
— Hayatında neler oluyor, anlat ailene Nihan.
— Hayatım gayet olması gerektiği gibi, anne. Bilirsin.
Yüzünde alaycı bir ifade vardı. Sanki ona göre ben hiçbir zaman bir şeyleri yoluna koyamazdım. Hayatımdaki her güzel şeyi mahvetmek için üstün bir çaba sarf ediyordum. Belki de haklıydı. Ve onun haklı olma ihtimali beni bu kadar öfkelendiriyordu. O zamanlar bunu kendime bile itiraf edemiyordum.
— Gayet iyi biliyorum, seni merak etme. Hayatında biri var mı? Yeni bir kurban?
Mert'in bu konuşmadan rahatsız olduğu belliydi ama pek umursamıyormuş gibi davranıyordu. Ben de annemin bu hadsizliklerine alıştığımdan mı, yoksa artık önemsemediğimden mi bilinmez, söylediklerini çok ciddiye almıyordum. Gerçi kendisinin de hiçbir şeyi ciddiye aldığını düşünmüyordum zaten.
— Yok anne. Neden bu yemeği yediğimizi söylersen her zamanki gibi herkes kendi hayatına dönebilir.
Annem kendinden bahsetmeye başlamadan önce, sanki yerine getirmesi gereken bir görevmiş gibi rutin sorularını sorar, ardından yeniden kendisine dönerdi.
Bu kez de öyle oldu.
— Ben bir seyahate çıkıyorum, biliyorsunuz. İhtiyacım var. Sizden de birbirinizden haberdar olmanızı istiyorum. Hatta bugün kimse kendi evine dağılmasın, hep birlikte kalalım diyorum.
Mert de ben de bunu istemiyorduk. Sırf yapılmış olmak için yapılan şeyler ikimizin de sinirini bozardı. Mert benden önce davranıp söze girdi.
— Sanmıyorum anne. Eminim Nihan'ın yarın davası vardır ve onunla ilgilenmek zorundadır. Öyle değil mi?
Sözlerinde bir sitem vardı. Bunu her hâlinden anlayabiliyordum.
— Burada kalmayacağız anne, bunu sen de biliyorsun.
Annem bu tür cevaplarımıza alışkın olacak ki yüzünde hiçbir duygu belirtisi göstermeden mutfağa gitti.
Mert'le o olayı yaşadıktan sonra bu konu hakkında hiç konuşmamıştık. Hastanede yattığında, onu ziyarete gittiğimde bile.
— İstersen bu gece burada değil, bende kalalım. Eski günlerdeki gibi… Bana yeni tariflerini denetirsin, onlara özel isimler bulup restoranının menüsüne eklersin.
Mert'in uzun bir aradan sonra ilk kez içtenlikle gülümsediğini görmüştüm.
— Çok korktuğunun farkındayım. O intihar girişimimden sonra aynı şeyin tekrar yaşanmasından endişeleniyorsun. Belli etmemek için ne kadar çabalasan da bunu anlayabiliyorum. Ama merak etme, tedavim çok iyi gidiyor ve gayet iyiyim. Annemiz zaten bu gece bizi yordu. En iyisi evlerimize gidelim.
İntihar konusunu açacağını düşünmüyordum. Ben de onun bu konunun üstünü kapatacağını sanıyordum. Ama belli ki durumu gerçekten iyiye gidiyordu; artık bu konuyu kaçınmadan, rahatlıkla konuşabiliyordu. Yine de tam olarak emin olamıyordum. Hâlâ çok korkuyordum.
— Annemiz bizi yorar mı ya? Sadece biz onu yorarız.
Sonunda ikimizin de yüzünde samimi bir gülümseme belirdi. Annem de ortamı bozmak istememiş olacak ki ikimize birden sarıldı.
— Benim hakkımda iyi şeyler konuşuluyor gibi hissettim. Öyle mi?
Mert annemin yanağına bir öpücük kondurdu.
— Tabii ki öyle, annemiz.
Yemek bittiğinde annem bizi uğurladı. Mert'le vedalaştık.
Mert'in biraz olsun iyi olduğunu düşünmek bana iyi gelmişti. Annem de öyle düşünüyordu ki şimdiden seyahat planları yapmaya başlamıştı.
Eve girer girmez kendimi banyoya attım. Çıktığımda yine beni korkutan o şeyle yüzleşmek zorunda kaldım. Komodinin üzerindeki not hâlâ oradaydı. Onu aklımdan silebileceğimi sanmıştım ama yanılmıştım.