Bir binayı öldürmek için önce elektriğini kesersin. Karanlık, insandan önce duvarları sakinleştirir. Sonra suyu kapatırsın. Musluktan son damla akınca ev, ev olmaktan çıkar. Geriye adres kalır. Adres dediğin de belediye kağıdında birkaç satır, kapıda paslı bir numara, içeride küflenmiş bir hayat.
Ben bu işlerin ustası sayılırdım. Usta lafını sevmem. Bizim işte ustalık, daha az utanmak demek. Balyozu nereye vuracağını bilmek, hangi duvarın sadece sıva tuttuğunu, hangisinin içinde ses sakladığını anlamak. Ben duvarları insanlardan iyi tanırım. İnsanlar çatlamayı saklar. Duvarlar saklayamaz.
Nar Apartmanı’na sabahın köründe gittik. Deniz daha mavi olmamıştı; kurşun gibiydi. Kamyonetin kasasında levyeler, demir makası, sarı kasklar, bir de boya bidonu vardı. Kırmızı. Hep kırmızı. Ölüm ilanını başka renkle yazan görmedim.
Kapıya çarpıyı ben çizdim. Sol üstten sağ alta. Sonra öbür çizgi. Kısa bir gıcırtı çıktı. Eski boyanın üstünde yeni boya hep bağırır. Kapı bağırdı. Apartman susmadı.
Çünkü içeride hâlâ biri vardı.
“Son kiracı,” dedi Rasim. Ağzında sigara, yüzünde dün geceden kalma uykusuzluk. “Kadın çıkmıyormuş. Veysel abi öğlene kadar işi bitirin dedi.”
Veysel’in “öğlene kadar” dediği işler bazen ölüme kadar sürerdi. Bunu Rasim de biliyordu, ben de.
Balkondan bir saksı düştü o sırada. Kırılmadı. Toprağı dağıldı. Kuru sardunyalar yere yayıldı. Başımı kaldırdım. Üçüncü katta bir kadın duruyordu. İnce, dik, suratında insanı misafir değil de borçlu gibi gören bir ifade.
“Kapımı mı boyadın?” diye bağırdı.
Elimdeki fırçaya baktım. “Evet.”
“Baban da duvarcıydı galiba.”
O cümleyi sabah ayazında biri boynuma tırnak geçirmiş gibi hissettim.
Kadını daha önce hiç görmemiştim. Ama o beni tanıyor gibiydi.