İçeriğe geç

BİRİNCİ BÖLÜM

Sıradan Şeylerin Sessizliği

Silas Reed, insanların kendilerini en çok güvende hissettikleri saatleri severdi.

Sabahın erken vakitlerini değil; o saatlerde herkes acele eder, gözleri yollarda, akılları

yetişmeleri gereken yerlerde olurdu. Gece yarısını da değil; gece, insanı tetikte tutan

bir sessizlik taşırdı. Silas'ın sevdiği zaman, akşamın sıradan saatleriydi. Dükkânların

kepenk indirmeye başladığı, otobüslerin dolup boşaldığı, insanların eve dönmek için

küçük pazarlıklar yaptığı saatler.

Şehir o saatlerde kendini saklamayı bırakırdı. Bir kaldırım taşının çatlağı, bir

apartman girişindeki yanık ampul, yağmurdan sonra kaldırımda kalan ince yağ

tabakası… İnsanlar bunları fark etmezdi. Silas fark ederdi. Fark etmek onun için bir

yetenek değil, bir alışkanlıktı. Çocukken de böyleydi. İnsanların konuşurken yüzlerine

değil, konuşmayı bitirdikten sonra ne yaptıklarına bakardı.

Motor tamirhanesi, ana caddeden iki sokak içerideydi. Tabelasında soyad yoktu;

yalnızca solmuş harflerle “Reed Motor” yazıyordu. Silas dükkânı kendi saatlerine göre

açar, işi bitince kapatırdı. Müşterileri onu sessiz, dikkatli ve biraz mesafeli biri olarak

tanırdı. Bir motoru dinleyerek arızayı bulabildiğini söylerlerdi. Silas bunu özel bir

beceri saymazdı. İnsanlar da ses çıkarırdı. Çoğu, motorlardan daha fazla.

Dükkânın arkasında küçük bir oda vardı. Dar bir yatak, metal dolap, kettle, iki

tabak ve duvara asılı bir saat. Oda temizdi; gereksiz hiçbir şey yoktu. Masanın

üzerindeki anahtarlar boyutlarına göre sıralanmış, faturalar tarihe göre dosyalanmıştı.

Pencere kilidinin yanındaki boya çatlağına kadar her şey yerli yerindeydi. Bir yabancı,

Silas'ın hayatını görse onun düzenli biri olduğunu söylerdi. Biraz yalnız, belki. Ama

düzenli.

O yabancı, duvardaki aynayı görseydi daha uzun bakardı. Ayna ucuzdu, kenarı

çatlamıştı ve Silas onu yıllardır değiştirmemişti. Aynanın karşısına geçince yüzü her

zamanki gibi görünürdü: keskin çizgiler, soğuk gözler, ağzının bir tarafında diğerinden

biraz daha yukarıda duran o belirsiz kıvrım. Gülümseme değildi. Yüzünün dinlenirken

aldığı biçimdi. Bazen Silas aynadaki ifadeyi düzeltmeye çalışırdı. Her seferinde, yüzü

birkaç saniye sonra aynı eğriye geri dönerdi.

O akşam son müşterisi, eski bir motosikletin marş sorunuyla geldi. Adam, tamir

boyunca konuştu; işinden, kiradan, komşusundan, belediyenin kazdığı yoldan şikâyet

etti. Silas gerekli soruları sordu, motoru çalıştırdı, sesi dinledi ve arızalı parçayı

gösterdi. Adam giderken, “Sen az konuşuyorsun,” dedi. “İyi bir şey. İnsan çok

konuşunca kendini ele veriyor.”

Silas, adamın uzaklaşmasını bekledi. Sonra kapıyı kapatıp kilidi çevirdi. Cümleyi

aklında bir kez daha tekrarladı. İnsan çok konuşunca kendini ele veriyor. Adam bunu

6

kendisi hakkında söylemişti, ama kendi hayatında geçerli olan şey başkalarının

ağzından çıktığında daha açık görünürdü.

Telefonu tezgâhın üzerinde titredi. Nora'dan mesaj vardı: “Yarın öğleden sonra boş

musun? Bir kahve içelim. Sana anlatmam gereken bir şey var.” Silas mesajı okudu.

Cevap yazmadan önce bir dakika bekledi. Nora'nın mesajları genellikle böyle başlardı.

Başkalarının dertlerini anlatırken kelimeleri hiç tükenmezdi; kendi hayatına geldiğinde

ise konuşmanın başına küçük bir sis bırakırdı.

“Boşum,” diye yazdı. Birkaç saniye sonra ekledi: “Saat kaçta?” Nora hemen cevap

verdi. “Üç gibi. Bu kez gerçekten konuşacağım, söz.” Silas ekranı kapattı. Onu tanıdığı

günden beri Nora'nın bu sözü verdiğini hatırlıyordu. Yine de buluşmaya gidecekti.

Nora'nın kendini açıklayamaması, onun söyleyecek bir şeyi olmadığı anlamına

gelmiyordu.