Sıradan Şeylerin Sessizliği
Silas Reed, insanların kendilerini en çok güvende hissettikleri saatleri severdi.
Sabahın erken vakitlerini değil; o saatlerde herkes acele eder, gözleri yollarda, akılları
yetişmeleri gereken yerlerde olurdu. Gece yarısını da değil; gece, insanı tetikte tutan
bir sessizlik taşırdı. Silas'ın sevdiği zaman, akşamın sıradan saatleriydi. Dükkânların
kepenk indirmeye başladığı, otobüslerin dolup boşaldığı, insanların eve dönmek için
küçük pazarlıklar yaptığı saatler.
Şehir o saatlerde kendini saklamayı bırakırdı. Bir kaldırım taşının çatlağı, bir
apartman girişindeki yanık ampul, yağmurdan sonra kaldırımda kalan ince yağ
tabakası… İnsanlar bunları fark etmezdi. Silas fark ederdi. Fark etmek onun için bir
yetenek değil, bir alışkanlıktı. Çocukken de böyleydi. İnsanların konuşurken yüzlerine
değil, konuşmayı bitirdikten sonra ne yaptıklarına bakardı.
Motor tamirhanesi, ana caddeden iki sokak içerideydi. Tabelasında soyad yoktu;
yalnızca solmuş harflerle “Reed Motor” yazıyordu. Silas dükkânı kendi saatlerine göre
açar, işi bitince kapatırdı. Müşterileri onu sessiz, dikkatli ve biraz mesafeli biri olarak
tanırdı. Bir motoru dinleyerek arızayı bulabildiğini söylerlerdi. Silas bunu özel bir
beceri saymazdı. İnsanlar da ses çıkarırdı. Çoğu, motorlardan daha fazla.
Dükkânın arkasında küçük bir oda vardı. Dar bir yatak, metal dolap, kettle, iki
tabak ve duvara asılı bir saat. Oda temizdi; gereksiz hiçbir şey yoktu. Masanın
üzerindeki anahtarlar boyutlarına göre sıralanmış, faturalar tarihe göre dosyalanmıştı.
Pencere kilidinin yanındaki boya çatlağına kadar her şey yerli yerindeydi. Bir yabancı,
Silas'ın hayatını görse onun düzenli biri olduğunu söylerdi. Biraz yalnız, belki. Ama
düzenli.
O yabancı, duvardaki aynayı görseydi daha uzun bakardı. Ayna ucuzdu, kenarı
çatlamıştı ve Silas onu yıllardır değiştirmemişti. Aynanın karşısına geçince yüzü her
zamanki gibi görünürdü: keskin çizgiler, soğuk gözler, ağzının bir tarafında diğerinden
biraz daha yukarıda duran o belirsiz kıvrım. Gülümseme değildi. Yüzünün dinlenirken
aldığı biçimdi. Bazen Silas aynadaki ifadeyi düzeltmeye çalışırdı. Her seferinde, yüzü
birkaç saniye sonra aynı eğriye geri dönerdi.
O akşam son müşterisi, eski bir motosikletin marş sorunuyla geldi. Adam, tamir
boyunca konuştu; işinden, kiradan, komşusundan, belediyenin kazdığı yoldan şikâyet
etti. Silas gerekli soruları sordu, motoru çalıştırdı, sesi dinledi ve arızalı parçayı
gösterdi. Adam giderken, “Sen az konuşuyorsun,” dedi. “İyi bir şey. İnsan çok
konuşunca kendini ele veriyor.”
Silas, adamın uzaklaşmasını bekledi. Sonra kapıyı kapatıp kilidi çevirdi. Cümleyi
aklında bir kez daha tekrarladı. İnsan çok konuşunca kendini ele veriyor. Adam bunu
6
kendisi hakkında söylemişti, ama kendi hayatında geçerli olan şey başkalarının
ağzından çıktığında daha açık görünürdü.
Telefonu tezgâhın üzerinde titredi. Nora'dan mesaj vardı: “Yarın öğleden sonra boş
musun? Bir kahve içelim. Sana anlatmam gereken bir şey var.” Silas mesajı okudu.
Cevap yazmadan önce bir dakika bekledi. Nora'nın mesajları genellikle böyle başlardı.
Başkalarının dertlerini anlatırken kelimeleri hiç tükenmezdi; kendi hayatına geldiğinde
ise konuşmanın başına küçük bir sis bırakırdı.
“Boşum,” diye yazdı. Birkaç saniye sonra ekledi: “Saat kaçta?” Nora hemen cevap
verdi. “Üç gibi. Bu kez gerçekten konuşacağım, söz.” Silas ekranı kapattı. Onu tanıdığı
günden beri Nora'nın bu sözü verdiğini hatırlıyordu. Yine de buluşmaya gidecekti.
Nora'nın kendini açıklayamaması, onun söyleyecek bir şeyi olmadığı anlamına
gelmiyordu.