İçeriğe geç

X.Perde: Iska

Adrian o sabah gözlerini açtığında yüzünde alışılmadık bir gülümseme vardı. Telefonunu eline aldı. Ekranda Maria’nın mesajı duruyordu:

“Günaydın, Sanatçı.”

Adrian gülümsedi.

“Günaydın, Maria.”

“Nasıl uyandın?”

“Uzun zamandır ilk kez iyi.”

“Bugün ne yapıyorsun?”

“Bilmiyorum. Sen?”

“Ben de bilmiyorum. Belki biraz dolaşırım.”

Adrian ekrana bakarken gülümsedi.

“Güzel fikir.”

Telefonu yatağın üzerine bıraktı. Üzerini giyindi ve evden çıktı.

Şehrin kalabalığına karıştıktan kısa bir süre sonra hedefini gördü. Adam tek başına yürüyordu. Adrian mesafeyi koruyarak arkasından ilerledi. Adam birkaç sokak sonra küçük bir parka girdi ve bir banka oturdu. Adrian uzaktan onu izledi. Dakikalar geçti. Sonra yavaşça yerinden kalktı. Adımları sessizdi. Adamın arkasına kadar geldi. Elini ceketinin içine attı ve silahını çıkardı. Namlu adamın başına doğru çevrildi.

Tam o anda cebinden bir ses yükseldi:

Bip!

Adrian’ın bakışları bir anlığına cebine kaydı: “Maria mı?”

Adam arkasındaki hareketi fark etti. Başını çevirdi. Adrian’ı elinde silahla görünce gözleri büyüdü. Bir anda ayağa fırladı. “Yardım edin!” diye bağırarak koşmaya başladı.

Adrian’ın şaşkınlığı henüz üstündeyken adam uzaklaşmıştı çoktan.

Son bir çaba ile Adrian silahını kaldırdı ve ateş etti. Kurşun adamın yanından geçti. Adam koşmaya devam etti. Adrian bir kez daha ateş etti ama yine ıskaladı. Adam parkın çıkışına ulaşıp gözden kayboldu.

Adrian birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Silahını indirdi; ilk kez bir hedefi kaçırmıştı. Cebindeki telefon yeniden titreşti. Bu kez ekrana bakmadı. Silahını sakladı ve parktan uzaklaştı.

Adımları hızlıydı ama birkaç sokak sonra yavaşladı. Silahını çıkarıp kontrol etti. Tekrar ceketinin içine koyarken eli hafifçe titredi. Derin bir nefes aldı. Bir kez daha denedi ama nefesi hâlâ düzensizdi. Başını eğip birkaç saniye olduğu yerde durdu. Telefonu cebinde yeniden titreşti. Adrian elini cebine götürdü ama çıkarmadı. Çenesini sıktı. “Dikkatini ver,” dedi kendi kendine. Bu cümle bile onu daha fazla sinirlendirdi. Telefonunu çıkarıp ekrana baktı; Maria’dandı. Adrian birkaç saniye ekrana baktı, sonra telefonu kapatıp başını kaldırarak yürümeye devam etti.

Victor öğle yemeğinde eşiyle birlikte masada oturuyordu. Ev sakindi. Tam o sırada telefonu çaldı. Victor ekrana baktı ve aramayı açtı.

“Efendim?”

“Patron.” Adrian’ın sesi her zamanki gibi sakindi ama bu kez altında başka bir gerilim vardı.

“Bugün balık tutamadım.”

Victor’un eli havada kaldı. “Ne?”

“Kaçırdım.”

Masada kısa bir sessizlik oluştu. Victor kaşlarını çattı. “Nasıl olur bu? Senin sabrın da oltan da sağlamdır.”

Adrian cevap vermedi. Victor birkaç saniye bekledi. “Kimseye söyledin mi tutamadığını?”

“Bilmiyorum. Kalabalık bir parkta, gölün kenarındaydım.”

Victor derin bir nefes aldı. “Tamam. Sen dön. Ben halledeceğim.”

“Tamam patron.”

Telefon kapandı. Victor birkaç saniye telefonu elinde tuttu, sonra başka bir numara çevirdi.

“Bizim çocuğun durumu nedir? Var mı gelişme?”

“Efendim, çok yaklaştılar. Bugün yarın okuldan alıp işe verebilirler.”

“Tamam. Sağ ol.”

Victor telefonu kapattı. Tam o sırada Alfonso odaya girdi. “Ne oldu babalık? Yüzünden düşen bin parça.”

Victor başını kaldırdı. “Adrian son hedefi kaçırmış.”

Alfonso olduğu yerde kaldı. “Nasıl? İmkânsız.”

“Öyle.”

Alfonso birkaç saniye sustu. “Nasıl oldu?”

Victor başını iki yana salladı. “Sorun kaçırması değil. Blanca davasında polis çok yaklaşmış. Muhbirim bugün yarın alırlar diyor.”

Alfonso hemen karşılık verdi. “Hayır baba. Buna izin veremezsin. Bir iş kaçırdı diye onu harcayamayız. O senin en iyi sanatçın.”

Victor oğluna baktı. “Biliyorum... Ben halledeceğim.”

Öğleden sonra Maria ve Sofia küçük bir kafede yan yana oturmuş, kahvelerini içiyorlardı. Sofia bir süredir söylemek istediği bir şeyi içinde tutuyor gibiydi. Sonunda fincanını masaya bıraktı.

“Bir şey söyleyeceğim ama dalga geçmek yok.”

Maria kaşlarını kaldırdı. “Ne yaptın?”

“Bir şey yapmadım.”

“Bu girişten sonra kesin bir şey yaptın.”

Sofia gözlerini devirdi. “Alfonso’yu beğendim.”

Maria birkaç saniye ona baktı. “Alfonso’yu mu? Cidden mi?”

“Evet cidden.”

Maria gülümsemeye başladı. “Ne zamandır?”

Sofia omuzlarını silkti. “Yaklaşık iki aydır.”

“İki ay mı? Ve bana şimdi mi söylüyorsun?”

“Dalga geçersin diye.”

Maria kahkaha attı. “Tatlı çocuk.”

“Biliyorum.”

Maria gülümseyerek başını salladı. “Bence sen hoşlanmışsın.”

“Ben de onu diyorum zaten.”

İkisi de güldü. Sofia bir süre Maria’ya baktı. “Sen de çok konuşma.”

Maria kaşlarını çattı. “Ben ne yaptım?”

“Adrian.”

Maria’nın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. “Ne olmuş Adrian’a?”

“Dün buluştunuz. Kaç saat?”

“Bilmiyorum. Uzun sürdü işte.”

Sofia öne doğru eğildi. “Ne konuştunuz?”

“Her şeyden. Okuldan, işten, hayattan…”

Sofia’nın yüzünde kocaman bir sırıtış oluştu. “Peki yakışıklı mı?”

Maria istemsizce güldü. “Fena değil... Tamam, yakışıklı.”

“Biliyorum!” Sofia hemen devam etti. “Peki sana yürüdü mü?”

Maria birkaç saniye sustu. “Biraz. 'Bugün iyi geldi' dedi.”

Sofia’nın ağzı açık kaldı. “O kadar mı?”

“Ben de öyle kaldım zaten.”

“Sen ne dedin?”

“'Bana da' dedim.”

Sofia masaya hafifçe vurarak haykırdı: “Maria!”

İkisi de kahkahaya boğuldu. Sofia biraz sakinleşince başını yana eğdi. “Yani… hoşlanıyorsun.”

Maria fincanına baktı. “Bilmiyorum.”

“Biliyorsun.”

Maria birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra hafifçe gülümsedi. “Belki biraz.”

Sofia arkasına yaslandı. “Tamam. Şimdi işler ciddileşti.”

Maria ona bakıp güldü. “Sen de Alfonso konusunda bana laf ediyorsun.”

“Benimki farklı.”

“Tabii.”

“Gerçekten farklı.”

“Kesinlikle.”

Victor odasında tek başına oturuyordu. Elindeki viski bardağını yavaşça çevirdi. Karşısında Alfonso ayakta bekliyordu.

“Plan net oğlum,” dedi Victor bardağından bir yudum alarak. “Söyle adamlara; dört beş kişi ayrı ayrı zamanlarda girsinler kumarhaneye. Aynı anda Leonardo’nun ofisine girip işi bitirsinler. Gerekirse ölsünler.”

Alfonso başını salladı. “Tamam baba.” Kapıya yöneldi.

“Alfonso.” Alfonso durup arkasına baktı. “Bu sefer hata istemiyorum.”

“Anladım.”

Alfonso odadan çıktı. Victor birkaç saniye kapıya baktı, ardından koltuğuna geri oturdu. Telefonunu çıkarıp rehberdeki numaralardan birini aradı.

“Alo efendim, nasılsınız?” Karşı taraftan gelen sesi dinlerken yüzünde hafif bir gülümseme oluştu. “İyiyiz efendim. Sağlığınıza duacıyız.”

Pencereye doğru yürüdü. Camın önünde durup dışarı baktı. “Alfonso da iyi. Haytalık yapıyor sürekli. Jasmine de okula gidiyor. Yenge hanım nasıl efendim? Çocuklar iyidir umarım... İyi efendim. Umarım hep iyi olurlar.”

Pencerenin önündeki koltuğa oturdu. “Efendim, benim sizden ufak bir ricam olacaktı. Bizim bir davamız var... Kapanması gerekiyor.” Victor gözlerini dışarıdaki şehre dikti. “Efendim davaya Dedektif Daniel Ross bakıyor. Manuel Blanca olayı.” Karşı tarafın söylediklerini dinledi. Yüzünde küçük bir tebessüm belirdi. “Teşekkür ederim efendim. Çok sağ olun efendim. Hoşça kalın.”

Victor telefonu kapatana kadar kulağında tuttu. Ekran karardığında telefonu yavaşça masanın üzerine bıraktı ve viski bardağını tekrar eline aldı.

Akşam saatlerinde iki adam kumarhanenin kapısına geldi. İçeri girmeden önce kapıdaki korumalardan biri adamlardan birine dikkatlice baktı. Adamın yüzünü incelerken gözlerini üzerinden ayırmadı ve içeri girene kadar onları takip etti.

İki adam doğrudan bara geçip iki bira söylediler ve etrafı fazla umursamadan oturdular. Yaklaşık on beş dakika sonra iki adam daha kumarhaneye girdi. Bardaki ikili birbirlerine kısa bir bakış atıp ayağa kalktı. Merdivenlerden üst kata çıkıp Leonardo’nun ofisinin önünde bekleyen iki korumaya yaklaştılar.

“Aşağıda lavaboda kavga çıktı. Bıçaklar çekildi, yetişin!”

İki koruma birbirine baktı. “Ne?”

“Çabuk olun!”

İkisi de hızla merdivenlerden aşağı indi.

Tam o sırada son gelen iki adam üst kata çıktı. Koridor artık boştu. Leonardo’nun ofisinin kapısını açıp içeri girdiler. Silahlarını çektiler ama oda boştu.

“Yok burada.”

Arkalarından ayak sesleri geldi. İki adam dönmeye fırsat bulamadan üç kişi koridorda belirdi. Silahlar patladı ve iki adam yere serildi.

Aşağıda ise iki koruma, bardaki iki adamla birlikte tuvalete girdi. Bardaki adamlardan biri tuvaleti gösterdi: “İşte abi, burada kavga ediyorlardı.”

Korumalardan biri içeri baktı. “Ne kavgası lan bu?”

Tam o sırada arkalarındaki kapı kapandı. İki adamın arkasından başka iki kişi sessizce yaklaştı. Birinin boynuna ip dolandı, diğerinin boynu da aynı anda sıkıca sarıldı. İki saldırgan ne olduğunu anlamadan yere yığıldı. Korumalardan biri şaşkınlıkla yerdekilere baktı. Kapının önündeki diğer koruma ise telsizine sarıldı: “Patrona haber verin. Tehlike geçti.”

Kapıdaki korumalardan biri diğerine döndü: “Günün kahramanı sensin.”

Diğeri şaşkın şaşkın baktı. “Ne yaptım?”

“Moretti’nin adamını tanıyıp içeri haber uçurmasaydın patron ölmüştü.” Omzuna vurdu. “Tebrikler.”

Ertesi sabah Daniel Ross, müdürünün odasına çağrıldı. Kapıyı çalıp içeri girdi.

“Müdürüm, beni çağırmışsınız.”

Müdür masasının arkasından başını kaldırdı. “Daniel, seni daha önemli bir dosyaya vereceğiz. Bu yüzden Blanca dosyasını Jese Klada’ya vereceğiz.”

Ross şaşkınlıkla baktı. “Ama nasıl olur efendim? Neredeyse kapatmak üzereydik dosyayı. Bana iki gün verin, lütfen.”

Müdür başını iki yana salladı. “O kadar zaman yok. Senin acilen diğer dosyaya bakman lazım. Bilgileri yardımcından alırsın. Çıkabilirsin, Daniel.”

Ross dişlerini sıkarak başını eğdi: “Emredersiniz.”

Odadan çıktı. Kapı arkasından kapandığında yüzündeki öfke daha da belirginleşti. Aynı gün Blanca dosyası Jese Klada’nın önüne bırakıldı. Klada dosyayı açıp birkaç sayfaya göz gezdirdi. Öğleden sonra karakola bir adam geldi.

“Manuel Blanca cinayeti hakkında konuşmak istiyorum.”

Klada’nın karşısına oturdu. “Ne biliyorsun?”

Adam başını kaldırdı. “Ben öldürdüm.”

Klada birkaç saniye sessizce adama baktı. “Ne dedin?”

“Manuel Blanca’yı ben öldürdüm.”

Klada ifadesini almaya başladı. Adam cinayeti kendisinin işlediğini, olayın sorumluluğunun tamamen kendisine ait olduğunu anlattı. İtiraf kayda geçirildi. Sonraki saatlerde önceki komiserin topladığı deliller birer birer dosyadan çıkarıldı. Kamera kayıtlarına ulaşılamadı, bazı belgeler ortadan kayboldu. Geriye yalnızca itiraf kaldı. Klada son raporunu hazırladı. Cinayet itirafta bulunan adamın üzerine kaldı, dosya kapatıldı ve savcılığa gönderildi. Manuel Blanca dosyası resmen kapanmıştı.

Adrian evde yatağına uzanmış, tavana bakıyordu. Telefonu çaldı. Ekranda Daniel Ross’un adı vardı.

“Efendim?”

“Buluşmamız lazım.”

Adrian kısa bir sessizlikten sonra kabul etti.

Bir süre sonra sahilde, denize karşı bir bankta yan yana oturuyorlardı. Birkaç saniye boyunca ikisi de konuşmadı.

Daniel doğrudan konuya girdi: “Kim kurtardı seni? Amcan mı? Patronların mı? Victor’du, değil mi?”

Adrian ona baktı. “Daniel; benim amcam da yok, patronum da. Ne anlattığını anlamadım.”

Daniel başını iki yana salladı. “Bırak masumum ayaklarını. Karakolda değiliz. Cinayeti senin işlediğin çok belli. Ayrıca amatör müsün sen? Ardında bir sürü delil bırakmışsın.”

“Öyle bir şey yok.”

Daniel birkaç saniye Adrian’a baktı. “Tamam. Hikâye olarak gidelim. Zambak, bir papatyayı öldürdü. Ama en son Zambak papatyanın yanındaydı. Kamera doğruluyor. Papatyanın yardımcısı Gül de doğruluyor.”

Adrian birkaç saniye düşündü. “Sizin Zambak bayağı amatörmüş o zaman,” diyerek gülümsedi.

Daniel’in yüzü gerildi. “Ama işte Zambak’ın arkası sağlam.”

Adrian kahkaha attı. “Zambak oyunu kurallarına göre oynuyor desene.”

Daniel Adrian’a doğru eğildi. “Zambak… Adrian, ensendeyim. Bu mesele artık kişisel. Bir gün mutlaka sana kelepçe takacağım.” Daniel sinirle ayağa kalktı ve sahil boyunca yürümeye başladı.

Adrian arkasından seslendi: “Fantezi dünyan genişmiş.” Daniel durmadı. Adrian gülerek ekledi: “Kırbacın da var mı?”

Akşam saatlerinde Alfonso bir barda tek başına oturuyordu. Önündeki içkiden bir yudum aldı. Kapı açıldığında başını kaldırdı. Adrian içeri girdi.

Alfonso elini kaldırdı. “Gel sanatçı.”

Adrian gülerek yanına oturdu. “Ne içiyorsun?”

“Senin yaşında adamlar meyve suyu içiyor.”

Adrian gülerek ekledi: “Benim yaşımda adamlar senin yanında oturup seni çekiyor.”

Alfonso kahkaha attı. “Bana bak, artistlik yapma.”

Adrian barmene dönüp bir bira söyledi, ardından lafa girdi: “Bugün nasıl geçti?”

“Senin kadar sıkıcı.”

“Benim günlerim sıkıcı mı?”

“Senin günlerin fazla sakin. İnsan şüpheleniyor.”

Adrian gülümsedi. “Sen çok konuşuyorsun.”

“Çünkü sen az konuşuyorsun.”

İkisi de güldü.

Bir süre sonra Alfonso bardağından bir yudum aldı ve Adrian’a döndü. “Geçen bir kızdan bahsediyordun.”

Adrian kaşını kaldırdı. “Hangisinden?”

“Numarasını aldığın kız.”

Adrian’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Ne olmuş?”

“Ne olacak? Buluşmadınız mı?”

“Buluştuk.”

Alfonso hafifçe sırıtıp başını salladı. “Eee?”

Adrian telefonunu cebinden çıkardı. “Dur, göstereyim.”

Ekranı açtı. Maria’nın fotoğrafı ekranda belirdi. Adrian telefonu Alfonso’ya uzattı. Alfonso’nun gözleri fotoğrafa takıldı. Yüzündeki ifade bir anda değişti. Fotoğrafa birkaç saniye boyunca baktı. Sonra yavaşça başını kaldırıp Adrian’a baktı. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.