Güneşin doğuşuyla Daigo, Shirasawa ve ekibine şehrin kapısına kadar eşlik etti.
Daigo arkada durdu, diğer üçü ona döndü.
Shirasawa bir elini beline attı.
“Neden şehirde kalan kişinin sen olduğunu anladın, değil mi?”
“Evet.”
Daigo ağır tonuyla yanıtladı.
İtiraz edecek yetkiyi kendisinde göremiyordu, ki zaten geride kalmanın kötü olup olmadığı tartışılırdı.
Shun bu sefer kapüşonunu giymiyordu. Göreve giden bir adam için fazla rahat gözüküyordu.
“Taş kağıt makasta kazansaydın belki senin yerine kalırdım, Daigo.”
Shirasawa, küçümseyici gözleriyle Shun’u süzdü.
“Öyle bir şey olmazdı.”
Shun’un sırtı kamburlaştı.
“Eh… ben de öyle tahmin etmiştim.”
Aoi diğer ikisinin arasından gülümseyerek sıyrıldı.
“Hiro’ya iyi bak Daigo, atıştırmalıklarımdan götürebilirsin. Ehehe…”
Utangaç bir tavırla kafasının arkasını kaşıdı.
Daigo ciddi yüzünü olabildiğince bozmamaya gayret gösterdi.
“Eğer o kadar tatlıyı yerse kirlilik bile o vücuttan kaçabilir.”
“...Çok azını götür o zaman.”
Aoi’nin söylediği bu cümle gerçekten bir çözüm önerisi miydi, yoksa bir tür bencillik mi?
Daigo yine de geçiştirmeyi tercih etti.
“Peki.”
“Hey...”
Daigo’nun arkasından birisi seslendi. Daigo sese yöneldi.
Biri cüsseli üç adam. Şövalyelere kıyasla ince ve paslı birkaç metal plaka kuşanmışlar. Ortalarındaki ince adam konuştu.
“Vay… şövalye değil misiniz siz? Sizi burada görmek ne şans.”
Sesinden az önce seslenenin o olduğu anlaşılıyordu. Tavrı saygı ile alaycılık arasında gidip geliyordu.
Aoi geri çekildi, önde duran tekrar Shirasawa’ydı.
Ortadaki adam devam etti.
“Şu Kagero’lardan indirecek olmalısınız, değil mi? Kısa keseyim, sizinle gelsek, nasıl fikir?”
Arkasındaki adamlar ses çıkarmadılar. Sanki beklendik, hazırlıklı…
…Planlı.
Daigo’nun aklından geçen buydu. Tabii sözü Shirasawa’ya bıraktı.
“Gerek yok. İşimize yaramazsınız.”
Shirasawa nefesini yormak istemez gibi yanıtladı.
“Öyle söylemeyin şövalye hanım. Sonuçta buralar sınıra benzemez… Bir şey arıyorsanız birkaç yerli rehbere ihtiyaç duyabilirsiniz.”
Adam bunu söyleyince arkasındaki iri adam başını ona çevirdi. Adam hemen sonra devam etti.
“Ahh… tabii aradığınız bir şey varsa.”
Shirasawa kısa bir süre düşünürmüş gibi gözlerini yumdu.
“Peki o zaman.”
Aoi, Shirasawa’nın cevabına şaşırmış gibi aniden sordu.
“Bundan emin misin, Ayame? O zaman neden Daigo’yu…?”
“Daigo’yu bir avuç paralı askerle kıyaslama. Bu adamlar şehirde işe yaramaz. Gidiyoruz.”
Aoi devam etmedi. Ekip, paralı askerleri önlerine alıp yola koyuldu.
Daigo arkalarından son bir kez baktı. Ona kalsa buna izin verir miydi? Muhtemelen hayır. Tabii, ona kalsa.
Surlar boyunca yürümeye başladı. Sol tarafında sıvaları çatlak, eski görünümlü evler; sağ tarafında kara taşlardan örülmüş surlar.
Antik şehir dediklerinde bir olayı var sanıyordum…
Ayağını yerdeki kuru toprağa sürttü.
…Ama sadece surlarla çevrili bir çöl.
“Harada-saaan!”
Bu seslenen Tomo’ydu, arkadan Daigo’nun yanına doğru koşarak yetişti.
Daigo arkasına bakıp Tomo’yu gördü. Sonra tekrar önüne dönüp yürümeye devam etti.
“Sorun ne, Tomo?”
Tomo bugün beline küçük bir kılıç kuşanmıştı. Az önce koşmasına rağmen enerjik görünüyordu.
“Diğerleri gittiğine göre beraber gezebiliriz. Ahaha…”
Bu sinsi gülüş bir çocuğun ağzından çok masum duyuluyordu.
Benim işim de gezmek zaten.
Daigo bunu düşündükten sonra fazla beklemeden cevap verdi.
“O zaman biraz yükseklere çıkalım.”
Tomo hemen meraklıca sordu.
“Yükseklere mi?”
Daigo cevap vermedi, az ileride duran ve surların içine giren bir kapıya doğru yöneldi.
Tomo bunu fark ettiğinde bir an durdu, ağzı hafif açıldı. Ama hiçbir şey demeden Daigo’yu takip etti.
Kapıdan içeri girdiklerinde, yukarı sarmal biçimde çıkan merdiven basamaklarıyla karşılaştılar.
Yukarıdan ise bazı sesler geliyordu.
“Haaa?! Bu sefer yüzde yedilik mi aldın, seni adi herif?!”
“Para havadan inmiyor ya! Kendin öde daha yükseğini al!”
“Sen kime emir veriyorsun lan!”
Bunun üstüne sert itişme sesleri gelmeye başladı.
Sesler uzaktan gelmesine rağmen net yankılanıyorlardı. Tomo başını Daigo’ya çevirdi.
“Orada ne oluyor?”
Daigo bir an kaşlarını çattı fakat hemen ciddi yüzüne geri döndü.
“Bana sorma.”
Merdivenden yukarı çıktıklarında iki adamın birbirleriyle kavga ettiğini gördüler. Adamlar da Daigo’yu gördü ve hemen ayrılıp duruşlarını dikleştirdiler.
“Emredersiniz!”
Ortada bir emir yoktu.
Adamlardan biri diğerine fısıldadı.
“N-ne yapıcaz şimdi?”
Daigo adamlara uzun uzun baktı, hiçbir şey söylemedi. O sırada Tomo gülmemek için dudaklarını ısırıyordu.
Daigo etrafı süzdü. Yerde bir sürü içki şişesi ve abur cuburlar vardı.
“...Demek durum bu.”
Az önce fısıldayan adam tekrar konuştu. Sesi titredi.
“A—ahh…— şey eee… merhamet edin lütfen!”
Bunu söylerken öne eğildi. Diğer adam da başta anlam veremiyormuşçasına bakıp sonra onunla beraber eğildi.
“E—evet bay şövalye! Lütfen!”
“Nöbetinize devam edin.”
Daigo’nun sesi normal geldi.
Adamlar hemen yandaki kapı aralığından surların üstüne geçtiler.
“Anlaşıldı!”
Aynı anda söylediler.
Tomo, adamlar gittikten sonra sordu.
“Neden onları hemencecik saldın Harada-san… Onlara güzel bir ceza verebilirdik. Bütün tozları üfleyerek temizleme cezası gibi. Ahahaha…”
Sırf bunu söylerken bile bayağı eğleniyor gibiydi.
Sonuçta bariyerin durumunu bilmiyorlar…
Daigo aklından bunu geçirdikten hemen sonra Tomo’ya döndü. Kaşları kalktı.
“Bu tarz cezaları kimden öğrendin?”
“Paralı askerlerden!”
Tomo hiç beklemeden cevap verdi.
Belki de Daigo başta bunu öylesine sormuştu. Fakat cevabın aniliği onu bile şaşırtmış gibiydi.
“...Sen paralı askerlerle haşır neşir misin?”
“Evet! Hatta Kuromori’ye iki tanesiyle beraber gitmiştim. İnanır mısın az kalsın beni yem ediyorlardı. Ama sonuçta ölen onlar oldu.”
Daigo kısa bir an duraksadı.
“Ne—?”
GÜM
Dışarıda yankılanan bu kaotik ses Daigo’yu hemen harekete geçirdi. Yanındaki kapıdan dışarı çıktı, irkilmiş Tomo da onu takip etti.
“Bu da ne böyle?!”
Az önce dışarı çıkan adamlardan birinin sesiydi bu. Daigo önce yanında bağıran adama, sonra adamın baktığı yere, surların karşı tarafına baktı.
Devasa, en az 7-8 metre boylarında kırmızı bir yaratık, surların tepesinde duruyordu. Yaratığı gören insanlar çığlıklarla kaçışıyorlardı.
Tomo panikle sordu.
“Ne yapacağız Harada-san?!”
Daigo dişlerini sıktı.
“Oraya gidiyorum.”
Ve hemen arkasındaki kapıdan içeri girdi. Tomo da onu takip etti.
***
Kagami, kuledeki pencereden surların tepesindeki yaratığı görebiliyordu.
Yaratık surlardan aşağıya, şehrin içine doğru kendini bıraktı. Rahatça yere kondu. Yüzünün üst kısmını kararsız biçimlenen bir yozlaşmış enerji tabakası örtüyordu.
Kagami’nin ağzı istemsizce açıldı. Zihninde Shirasawa’nın söyledikleri canlandı.
“...Şehrin içinde her an bir yaratık dirilip sivilleri parçalayabilir.”
Metal eldivenle sarılı eline baktı.
“Demek gerçekten oluyor…”
***
Daigo yaratığın yanına yaklaştığında bazı askerler çoktan yaratığın karşısına çıkmıştı. Fakat hepsi olduğu yerde titriyordu. İçlerinden birisi bağırdı.
“Ne tür bir şey bu—?! Nasıl şehre girdi?!”
Daha çok kendi kendine bağırır gibiydi.
Yaratık ileri doğru kısa bir adım atıp bağıran adama ayağıyla şut çeker gibi vurdu. Neredeyse bir bina kadar olan yaratığın vuruşu adamı uzaktaki bir dükkâna kadar fırlattı. Adam darbenin etkisiyle kapıyı kırarak dükkânın içine girdi, gözden kayboldu.
Askerlerden birisi bunu görünce kılıcını bırakıp şehrin içine doğru kaçtı. Daigo en sonunda koşarak kalan askerlerin önüne geçip kılıcını çekti.
“Olabildiğince sivili tahliye edin!”
Gür sesiyle diğer herkesin önüne geçince birkaç askerin titremesi azaldı.
“O— Şövalyelerden biri burada!”
Yaratık başını eğmiş tam Daigo’ya bakıyordu. Bir süre durumu incelermiş gibi yerinden kımıldamadı.
Daigo etrafı kolaçan etti. Tek gördüğü kaçışan anneler, çocuklar ve kılıcını bile zor tutan bir avuç asker.
Tekrar bağırdı.
“Hepiniz geri çekilin! Sivilleri buradan kaçırın!”
Tomo nefes nefese bir hâlde en sonunda Daigo’ya yaklaşmıştı. Daigo’nun son söylediğini zar zor duydu.
Askerler dağılmış sivillerle uğraşırken Tomo uzaktan bağırdı.
“Onları nereye götüreceğiz Harada-san?!”
Daigo omzunun üstünden Tomo’ya baktı. Fakat ne diyeceğini bilmiyordu.
Yaratık tam o anda ayağını kaldırdı ve Daigo’yu altında ezmek üzere indirdi. Daigo son anda bir gözüyle yaratığa kilitlendi, bir an gözü turuncu renkte parıldadı.
Darbe o kadar kuvvetliydi ki etrafa bir şok dalgası yaydı. Tomo’nun dengesi bozuldu, tozlar havaya kalktı.
“Harada-saaan!”
Darbe çoktan inmiş olmasına rağmen Tomo seslenmişti. Tozlar geri indiğinde yaratığın ayağı titriyordu.
Henüz Daigo’yu ezememişti. Daigo iki kolunu kaldırmış onu hâlâ ezmeye çalışan yaratığa karşı direniyordu. Kılıcı hâlâ elindeydi ama yaratığa doğrulmamıştı.
“Buradan… uzaklaş…”
Sesi boğuldu. Zırhının altından kollarını saran kumaş esnedi, genişledi.
Tomo iki adım geriledi.
“S-sivilleri ben hâllederim!”
Ve arkasını dönüp uzaklaştı.
Daigo’nun kollarının etrafında turuncu ışıklar süzülmeye başladı. Işıklar arttıkça yaratığın ayağını daha da kaldırdı. En son sertçe itip yaratığın bacağını tamamen üstünden attı. Yaratık dengesini kaybedip geri düşecek gibi oldu ama düşmeden havadaki ayağını arkaya bastı.
Daigo iki eliyle kılıcını kavrayarak gardını aldı.
Bu şeyin tekniğini bilmek bile istemiyorum.
Yaratık bu sefer bir elini Daigo’ya vurmak için yukarıdan aşağıya savurdu.
Turuncu ışıklar bu sefer Daigo’nun bacaklarında belirdi. Saldırıdan sola atlayarak kaçındı. Yaratık eliyle yere uzandığı için kafası da aşağı yaklaşmıştı.
Daigo yere eğildi, bacağındaki ışıklar parlaklaştı, sonra yaratığın suratına doğru zıpladı. Kılıcını savurdu. Ancak sadece yaratığın üst yüzünü kapatan yozlaşmış enerji tabakasını kesebilmişti. Sonra yaratığın arkasına indi.
Yaratık omzunun üstünden ona baktı.
Tabakanın kesilmesiyle yaratığın bir gözü görünür oldu. Göz bebeği beyaz, etrafı tamamen kırmızıydı. Üstelik bakışları keskindi. Tabaka yavaşça kendini yeniledi.
Daigo mesafesini korudu.
Zaman kazanmak için savaşabilirim ama…
Alnı kırıştı.
“Ne tür bir devsin sen?”
***
Tomo, yaşlı bir kadının koluna girmiş onu olabildiğince hızlı uzaklaştırıyordu. Fakat kadın pek hızlı hareket edemiyordu. Yine de kadının kolunu bırakmadı.
Yaratığın olduğu yerden yükselen kaotik savaş sesleri, çığlıklar… hepsi birbirine girmişti.
Tomo yutkundu.
Korkuyordu. Başına gelebilecekleri düşünmeden edemiyordu. Belki bir böcek gibi ezilecek, belki sadece yaratık için bir yemek olacaktı.
Neden bu kadar acizim?
Aklından bunları geçirirken sağ arkasından birisi ona seslendi.
“Tomo!”
Seslenen Kagami’ydi. Tomo durdu, kuledeki pencereden ona seslenen Kagami’ye doğru döndü. Bir an rahatlamış gibiydi.
“Kagami-san!”
“Onları ilerideki okula götür! Okulun altında sığınak var!”
Kagami bunları söylerken son derece ciddi görünüyordu.
Tomo kararlı biçimde başını salladı ve yön değiştirdi.
Kagami-san hâlâ çok güçlü.
Kolundan tuttuğu yaşlı kadın ilerlerken konuştu.
“Teşekkürler evlat.”
Tomo nefes nefese olmasına rağmen başını yaşlı kadına çevirip gülümsedi.
“Her şey yoluna girecek.”
***
Kagami, az önce Tomo’ya seslenmek için yatakta dizlerinin üstüne kalkıp başını pencereden dışarı çıkarmıştı. Tomo gittikten sonra başını içeri geri soktu.
Bir şeyler yapmalıyım.
Fakat dizlerinin üstünde kalkmak bile onu yormuştu. Geri oturdu.
Esnemek için gerildiğinde bile sol kolunda derin bir sızlama oldu.
Uykumu iyi aldım sanıyordum…
Tam o anda bir şey fark etmiş gibi gözleri büyüdü.
İlk görüştüklerinde Soraoka’nın masaya bıraktığı o son şey… Yankı Kristali, zihninde Soraoka’nın söyledikleriyle beraber canlandı.
“...Şu an bile zorlanıyor olmalısın.”
…Bir mekanizma olmalı.
Bu sadece bir ihtimaldi ama başka ne yapabilirdi ki?
Kendini ayağa kaldırmaya çalıştı. Her hareket ayrı bir tarafını sızlatıyor, hareketi ortada kesiyordu. Öylece uğraşmaya devam etti.
Yaratığın olduğu taraftan ağır bir yıkım sesi geldi.
***
Daigo’nun sol kolundaki metal plaka içeri doğru bükülmüş, göğüslüğü yıpranmıştı. Yaratık ile surların arasında duruyordu.
Yaratık güçlü bir yumruk savurdu, Daigo’ya değil, şehrin surlarına. Yumruğuyla surların dış katmanındaki taşları parçaladı.
Daigo yukarı baktı. Taş parçaları üstüne doğru düşüyordu. Taş parçalarından sola doğru koşarak kaçındı. Fakat o sola doğru kaçarken yaratık ayağını yere sürterek bir sürü tozu onun üstüne itti.
Etrafı tozlarla sarılı Daigo öksürdü, etrafını göremiyordu. Kılıcını dikleyip kendini yukarı tarafa karşı korumak için gardını aldı.
Fakat saldırı yan tarafından geldi. Yaratık bacağını yeri soldan sağa süpürür gibi Daigo’ya savurmuştu. Daigo bu saldırıya tepki bile veremedi. Darbenin etkisiyle havaya uçtu, sol tarafında kalan, şehrin içine doğru kavisli surlara sürtüp saptı. Sonra bir binanın cephesine çarpıp yere oturur biçimde düştü.
Görüşü bulanıklaştı.
Yıkılma—...malıyım…
Boynu büküldü, yavaşça gözlerini yumdu.
Yaratık ise onu tamamen görmezden gelip şehrin içine doğru yürümeye başladı.
***
Tomo bir adamı kolundan tutmuş çekiştiriyordu.
“Sığınağa gitmeliyizzz!”
Adam Tomo’ya karşı direniyordu. Sanki diğer tarafa koşmak istiyordu.
“Bu şehir çoktan mahvoldu!”
İkisi de çekiştiriyordu ama…
Bir anda durdular.
GÜM
Bir adım sesi.
Bir tane daha. Daha yakın.
Hem Tomo hem adam nefeslerini tuttular.
Tomo başını yavaşça sola çevirdi.
Bulundukları sokağa paralel olan başka bir sokaktan yürüyen yaratık, binaların arasındaki açıklıkta belirdi.
Göz ucuyla Tomo’yu süzermiş gibi başını hafif sola çevirdi.
Ama yavaşlamadı. Tomo’yu görmezden gelirmiş gibi sokak boyu yürümeye devam etti.
Yaratık uzaklaşırken adam kolunu Tomo’dan kurtardı ve yaratığın tersine doğru kaçtı.
Tomo ise diretmedi. Artık adama bakmıyordu bile. Şehrin merkezine doğru ilerleyen yaratığa kilitlenmişti.
“Harada-san…”
Endişesi yüzünden okunuyordu.
Ne yapmalıyım? Neden kimse gelmiyor…?
Olduğu yerde öylece kalmıştı.
Yaratık ilerliyor, ilerliyor, ilerliyordu. Nereye gittiğini kimse bilmiyordu.
Şehrin ortasına gelince durdu. Sağa baktı, sola baktı. Kolunu havaya kaldırdı, avucunu açtı.
Kolundan dışarı siyah ışıklar süzüldü. Havada dans eder gibi hareket ediyorlardı. Çoğaldılar, yoğunlaştılar, birleştiler. Yaratığın elinde oluşan şey, devasa, iki uçlu bir mızrak oldu. Mızrağın etrafında sarmal, kırmızı demirler vardı.
Rüzgâr bir an tamamen sustu.
Yaratık gerildi, mızrağın arka ucu arkadaki binalara değecek kadar. Sonra mızrağı yere sertçe sapladı. Mızrak yere saplandığı anda, tiz bir ses bütün platoda yankılandı. Güneş kayboldu, gölgeler kayboldu, kırmızı bir ay gökyüzünü esir aldı. Gökyüzüyle beraber bütün dünya kırmızıya büründü.
Tomo’nun boğazı kurudu.
“Bu…—”
Elindeki ani bir sızıyla yere eğildi. Acıyla inliyordu. Eline baktığında parmak uçlarından aşağı doğru…
Damarlarının siyahlaşıp belirginleştiğini gördü.
Korkuyla nefesi düzensizleşti.
“H—ha…?! Hıkk…”
***
Daigo gözlerini açtı, ayağa kalktı. Yaralı olmasına rağmen rahat hareket eder gibiydi. Yine de başı biraz dönüyordu.
Gökyüzü mavi, güneş yerindeydi. Surlardan düşen taşları görünce hafızası yerine oturmuştu. Ama şehir fazla sessizdi.
Bayılmışım…
Şehrin içini göremiyordu, az önce sırtını yasladığı bina o tarafı blokluyordu. Aceleyle binanın yanındaki açıklığa doğru koştu.
Şehrin büyük kısmı devasa bir bariyerle sarılıydı. Yarım daire şeklindeki bariyerin içi gözükmüyordu, bir ayna gibi dışarıyı yansıtıyordu.
Daigo bariyere doğru koşmaya başladı.
Fazla zaman geçmemiş olmalı.
Alnından ter aktı.
Bariyere varınca durdu. Bir elini önden uzattı. Eli bariyeri aşıp içeri girebilmişti. Yürüyerek bariyerin içine girdi.
Bariyerin içine geçtiği anda kulağına sesler hücum etti.
Fısıldama mı?
Hayır. Sanki bir rüzgâr uğuldaması kulağına bağırıyordu.
Daigo arkasına baktı. Bariyer artık orada değildi. Sanki dünyanın tamamen kırmızıya büründüğü ayrı bir boyuta geçiş yapmıştı.
Bir süre sessiz kaldı.
Elinde bir sızı hissetti. Siyah damarların yayıldığını fark etti.
Gözlerini eline odakladı ama istemsizce gözünü kırptı. Sanki bu kırmızı atmosfer onun odağını kırıyordu.
“Anlıyorum…”
Kendi kendine söyledi.
“Demek burası artık ‘onların’ bölgesi.”
***
Kagami, masanın üstündeki kâsenin içindeki pirinç lapasından birazını eline alıp ağzına attı. Ağzında lapayı çiğnerken odadaki masanın altındaki çekmeceleri teker teker açtı. Bunları yaparken sadece sol elini kullanmıştı.
Üç çekmece de tamamen boştu.
Bir de buraya ev mi diyor?
Sonra dışarıdan cızırtı sesleri duydu. Her taraftan.
Olduğu yerde arkasındaki pencereye döndü.
Dışarının tamamen kırmızılaştığını o da fark etti. Dışarıda esen rüzgârlar bariyere çarpıp cızırtı sesini oluşturuyordu.
Kagami ağzındaki lokmayı yuttu.
En azından eskisinden daha renkli.
Yaralarının aksine, düşüncesi hareketine engel olmadı. Odanın içini gözüyle dolaştı.
Oda; yatak, masa ve sandalye dışında odayı saran taşlardan ibaretti.
Burası kulenin tepesi olduğuna göre…
Masaya yasladığı bacağını masadan ayırdı. Masanın hemen yanındaki çıkış merdivenine yöneldi.
Bir adım attı. Hemen sonra ayağı takıldı, nefesi kırıldı. Yüz üstü yere yığıldı.
“Huff…”
Sol elini yere dayayıp kendini kaldırmaya çalıştı. Kasları sıkıldıkça acısı sertleşiyordu. En sonunda metal eldivenli sağ eline de başvurdu. Bir şekilde dizlerinin üstüne, oradan da ayağa kalkabildi.
Sol kolundaki bandajda kırmızı bir kan lekesi belirdi. Bunu fark ettiğinde yüzünü keyifsiz bir ifade bürüdü.
Ah hadi ama…
Duvardan destek alarak merdivenlerden aşağı inmeye başladı.
***
Tomo, yaratığı görebileceği bir açıklığa doğru son enerjisiyle koşuyordu. O sırada damarların yayıldığı, titreyen sol elini sağ eliyle sıkıca tutuyordu. Bu onun için tamamen yeni bir acıydı.
…Sığınaktaki insanları bulmamalı!
Açıklığı bulduğunda, bir binayı kendine siper edip yaratığı gizlice gözetlemeye başladı.
Yaratık mızrağı sapladığı yerde bırakmış, başında dikilmiş etrafı seyrediyordu.
Tomo, bir bölgenin normal renkte olduğunu fark etti. Kırmızı bir okyanusun ortasındaki ıssız bir adaya benziyordu. Bu yer, Kagami’nin de içinde olduğu bariyerle sarılmış kuleydi.
…Ama bunu tek fark eden Tomo değildi.
Yaratık çoktan kuleye doğru adımlamaya başlamıştı.
O… Kagami-san’a gidiyor!
Tomo ileri doğru adımladı, ama çok geçmeden durdu.
Yaratığın her adımıyla ezilen yer… kulağında çığıran rüzgâr… hâlâ dışarıda kaçışan birkaç insan…
Hepsinin sesi hiç olmadığı kadar netleşmişti.
Tomo ağzını açtı, çenesi titriyordu.
Hiçbir şey söyleyemedi.
“Tomo.”
Bu ses gerçek mi hayal mi ayırt etmek zor gelmişti.
Omzunu kavrayan el ile Tomo arkasını döndü.
Daigo, Tomo’ya arkadan yaklaşan kişiydi.
“Kirliliğin ne durumda?”
Daigo her şeye rağmen son derece sakin görünüyordu.
Tomo başta bu soruya anlam veremedi. Sonra damarların sardığı elinin üzerinden diğer elini çekti.
“...Bu mu?”
Daigo bir süre Tomo’nun elini süzdü. Sonra uzaktaki yaratığa başını çevirdi.
“O şeyi yenene kadar bu devam edecek. Yaralanırsan hızlanır, dikkat et.”
“B-başka şansımız yok mu?!”
Daigo bir eliyle kendi sırtını okşadı.
“Böyle bir şeyi ben de ilk defa görüyorum. Ekip geri dönmezse ya savaşarak ya da kirliliğe boğularak ölürüz… buradaki diğer herkesle beraber.”
“A-ama… kuledeki bariyere bir bak!”
***
Daigo kulenin bariyerinin hâlâ ayakta olduğunu gördü.
O bariyer… bu kadar dayanıklı mı?
“Aferin, Tomo.”
Daigo, arkasını dönüp yürümeye koyuldu.
“Oraya erken ulaşırsak zaman kazanabiliriz. Beni takip et.”
***
Kagami, sarmal merdivenlerden aşağı doğru inerken durmuştu. Solunda, kulenin iç kısmına doğru bakan bir kapı vardı.
Tuvalet olmasa iyidir.
Kapının kolunu yavaşça indirdi.
Kapı gıcırdayarak içe doğru açıldı.
Odanın etrafı karanlıktı fakat tam ortasında, bir taşın üstüne oturtulmuş parlayan bir Yankı Kristali vardı.
Kagami sırıttı.
Bugün iyi günüm.
Tam o anda bariyerin cızırtılı sesi daha da yükseldi. Kagami’nin kulaklarını çınlatacak kadar. Öyle ki istemsizce sağ elini kulağına götürdü.
Ses bir süre azalıyor, sonra tekrar artıyordu.
Kagami anlamıştı.
…Bariyere saldırıyor.
Beklemeden kristale doğru yöneldi.
Göğsüne bir sızı saplandı. Durmadı.
Neden sadece göğsümde kaldı? Tersten iyileşmiş…
Kristalin yanına geldiğinde göğsü sanki kalp krizi geçirir gibi ağrıyordu. Kan öksürdü.
Kristali zar zor da olsa parmaklarının arasına sıkıştırmayı başarmıştı.
Bununla ne yapacağımı biliyorum.
Yükselmiş nabzının sesini duyabiliyordu.
…Tek sorun dayanmak.
***
Tomo, Daigo’nun peşinden koşarken onun normalden yavaş olduğunu fark etti.
“Harada-san, benim için hızını kesmene gerek yok!”
“Orası da var tabii. Ama asıl sorun enerji.”
Tomo bir gözünü kıstı.
“Ruhun tükenmek üzere mi?”
“Henüz değil. Ama bu bölgede odaklanamıyorum. Ruh enerjimi normalden birkaç kat daha fazla israf etmem gerekiyor.”
Daigo cevap verirken yaratık tekrar görünür hâle geldi. Kulenin bariyerini yumrukluyordu.
Tomo, yaratığın arkasında birbirinin elini tutan iki çocuk gördü. Çocuklardan büyük olanı gibi kardeşini kolundan çekiştiriyordu, yaratığın ve bariyerin olduğu tarafa doğru. Ama küçük kardeş direniyordu.
Daigo da bunu fark etmiş gibiydi ama sesini çıkarmadı.
Tomo bu manzaraya dayanamadı ve yönünü değiştirdi.
“Şimdilik onları uzaklaştıracağım!”
Daigo cevap vermedi. Tomo çocuklara doğru yöneldi.
***
Daigo, Tomo uzaklaşınca yavaşlamıştı. Uzaktan, kulenin merdivenlerinden yeni inmiş Kagami’yi gördü.
***
Tomo, çocukların yanına giderken çocuklar yaratığa daha çok yaklaşmıştı.
Yaratık bir an bariyeri yumruklamayı bıraktı.
Tomo çocukların yanına bütün hızıyla koştu.
“Dikkat et!”
Çocukların arasına girdi, ikisini de kolundan yakaladı ve duraksamadan yandaki ara sokağa ikisini de çekiştirdi. Çocuklar anlık şaşkınlıkla ne yapacaklarını bilemediler.
Yaratık ayağını kaldırdı ve yere vurdu. Tıpkı Daigo’yu ezmeye çalıştığı zamanki gibi. Yere vurduğu anda etrafa bir şok dalgası yayıldı. Arkasındaki çocukları ve Tomo’yu savurdu.
“Hggk—!”
Tomo çocukların kolunu bırakmamıştı, önden savrulan o oldu. Kafasını ara sokağın sağını kapatan binaya çarptı.
Çocukların nefesi düğümlenmişti. Hiçbir şey söylemeden Tomo’ya baktılar.
Tomo’nun gözleri yaşardı.
Sol elindeki acı daha da artmıştı. Artık kafasından da damarlar iniyordu.
Bir süre sadece nefeslendi.
Sonra çocukları ara sokaktan ileri götürmeye devam etti.
“Hadi gidelim.”
Sesindeki titreme kendini sıktığını ele veriyordu.
Ve tam o sırada… kulenin bariyeri kayboldu.
***
Kagami, Yankı Kristali’yle bariyerin dışına çıktı. Kristal dışarı çıktığı anda bariyer kayboldu.
Kulenin arka tarafında kalan yaratık kuleyi saldırarak yıkmaya başladı.
Dışarıda Kagami’nin göğsündeki sancı daha da alevlendi. Kirlilik sol kolundan hemen yayılmaya başladı.
Kristali kapıp fırlatırsa…
Sol elindeki kristali yere bıraktı.
Sonra sol elinden iğneler oluşturdu. İğnelerden küçük bir kazma yaptı.
Sırf bunu yapmak bile bütün sol kolunu damarlarla kaplamıştı.
Odağım berbat.
Kazmayı sol elinin parmaklarıyla kaptı. Bariyerin sınırının hemen dışında küçük bir noktayı kazmaya başladı.
Soraoka’nın kulesi yavaş yavaş parçalanıyordu. Gövdesindeki birkaç taş Kagami’nin yanına düştü. Tepedeki odayı tutan kısmın tamamı Kagami’nin kafasına yıkılacaktı.
Kagami kazmayı bırakmadan başını kaldırdı. Sağ elini umutsuzca yüzüne siper etti. Taş kütlesi tam kafasına inerken…
Daigo araya girip sırtını taşlara siper etti. Bütün kütleyi tek başına sırtlıyordu.
Bunu yaparken göğüslüğünün üst kısmından bir damla kan yere damladı. Boğazında siyah damarlar vardı.
Kagami bunu fark etmişti.
“Sen… yaralısın.”
“Ne yapıyorsun bilmiyorum ama acele et.”
Kagami kazmaya devam etti.
Kulenin gövdesi parça parça azaldı. Devasa kule taş yığınına dönmüştü.
Yaratık yıkılan kulenin ardından Kagami ve Daigo’yu gördü.
İleri doğru adım attı, kule enkazının üstüne basıyordu.
Eğilip Kagami’ye bir yumruk savurdu…
Fakat yumruğu oraya ulaşmadı.
Çünkü Kagami, kazdığı minik tünelden aşağı Yankı Kristalini bırakınca kristal bariyer menziline girmişti.
Bariyer tekrar aktifleşti. Yaratığın yumruğu bariyerin duvarına çarptı.
Yaratık bariyerin içinde sıkışmıştı. Mızrağı yavaşça ayrıştı, kırmızı ay kayboldu, güneş tekrar belirdi, dünya normale döndü.
Yaratık gerildi, bariyeri tekrar yumrukladı ama hiçbir şey olmadı.
Kagami kollarını gerdirip kendini sırt üstü yere bıraktı.
“Yeni evcil hayvanım nasıl?”
Daigo sırtındaki taşları yavaşça kenara bıraktı. Son bir kez durumu incelermiş gibi önce bariyere, sonra Kagami’nin kazdığı yere baktı.
“...Görünüşe göre dışarıyla bağı tamamen kesildi.”
Kagami’nin yanına çömeldi.
“Bu kadarını ne zaman düşündün?”
“Az önce.”
Daigo’nun damarları kaybolmaya başlamıştı. Ama Kagami’nin damarları duruyordu.
Okuldan çıkan insanların sesleri yükseldi. Solastur tekrar uyanıyordu.
Kagami ve Daigo ses çıkarmadan uzun süre öylece kaldılar.