Kagami, yüzünde bıkmış bir ifadeyle kuledeki odanın tavanını izliyordu.
Ama kule sarsılıyormuş gibi geliyordu.
Çünkü Aoi, gözlerini açtığı anda yakasına yapışmıştı ve onu çekiştiriyordu.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?!”
Çocuk, Aoi’yi durdurmak istercesine kolunu hafif kaldırdı.
“Mizuno-sa—”
“Ne cüretle Kagero’yla tek başına savaşıyorsun?!”
Aoi, çocuğu dinlemedi bile.
Çocuk onun öfkesini görünce istemsizce geriledi. Devam etmedi.
Kagami’nin boğazındaki ağrı henüz kaybolmamıştı. Ama ağrımasaydı bile pek konuşmak ister gibi değildi.
Tanrım…
Yine de bir an ağzını açtı.
“Miz—”
“Madem çok savaşmak istiyordun neden bizden ayrıldın?!”
Aoi, bu sefer Kagami’nin sözünü kesti, sanki kimseyi duymuyordu.
Kagami’nin sarsıntıdan başı dönmeye başladı.
Sanırım kusmak üzereyim…
“Mizu—”
“Bu yaptıklarını Rei’ye anlatacağım!”
Kagami yine konuşmaya fırsat bulamadı. Bir an gözünü kaçırdı.
Söylesen ne olacak sanki.
Çocuk bir an merakla araya girdi.
“Rei de kim oluyo—?”
Kendi sözünü yarıda bıraktı. Sonra heyecanla gözleri büsbüyük açıldı.
“Yoksa şu… Kırık Kılıçlı Kurogane Rei mi?!”
Kimse çocuğa cevap vermemişti.
Fakat çocuk bunu sanki kabullenmişti. Çoktan hayallere dalmış kendi kendine mırıldanıyordu.
“Ahahahah… Emredersiniz Kurogane-sama…”
Kagami başını çocuğa çevirmeye çalıştı fakat Aoi bir kez daha yakasından tutup çekti.
Buna rağmen Aoi, artık ne diyeceğini bilmiyor gibiydi. Çenesi titrerken sözleri birbirine dolanıyordu.
“Daigo—... Ayame bile…!”
“Mizuno…”
Kagami boşluktan faydalanıp ona seslendiği anda, Aoi sertçe yanıtladı.
“Ne var?!”
“Yakamı bırakır mısı—?”
“Ayrıca bana normal hitap et!”
Aoi, Kagami’nin sözünü son bir defa daha kesti fakat bu sefer sesi daha az çıktı.
Kagami’nin gözleri seğirse de sitem edecek hâli yoktu. Yalancı bir gülümsemeyle devam etti.
“Yakamı bırakır mısın acaba… Aoi-sama?”
“Benimle kafa bulma!”
Aoi bunu söylerken Kagami’nin yakasını bırakıp hafifçe itekledi. Kagami yatağa geri yığıldı.
Sonra yatakta biraz geriye doğru sürünerek Aoi’yle mesafesini açtı ve sırtını doğrultmaya çalıştı.
Tam o anda sağ bileğinden metalik bir ses geldi, sertçe sızladı. Bu sızı kendini kaldırmasına engel olmuştu.
Kagami derin bir nefes verdi.
Bu kuleye ne zaman sağlam adım attım ki?
Sol koluyla önünü aralamaya çalıştığında ise, az öncekinden çok daha sert bir ağrı sol koluna girdi.
Acıyla inledi.
Kollarını neredeyse hiç kullanamayan Kagami, başını eğerek ancak kendi durumunu inceleyebilmişti.
Sol kolu bandajlarla sarılmıştı. Sağ elinde ise bandajın üstünde bir tür metal eldiven vardı. Fakat bu eldiven elini sıkıca sarıyordu, hareket ettiremeyeceği kadar.
Aoi, Kagami’nin kıvranmasını izlerken kaşları kıvrılmıştı.
Uzun süre sessiz kalamadı.
“Yerinde dursana, yaraların açılacak!”
Şikâyetçi tavrını son bir kez daha konuşturdu.
Kagami pes edip öylece yattı, tavana bakıp düşünüyordu.
Ortam sakinleşti. Sadece çocuk arkada hayaller kurmaya devam ediyordu. Tabii kimse onu umursamıyordu.
Aoi’nin sesi ciddileşti.
“Yani…”
Kollarını önünde bağladı.
“Sonuç olarak neden Kuromori’ye gittin, Hiro?”
Kagami pencereye döndü. Masmavi gökyüzünü izlerken, ışığın kırıldığını rahatlıkla görebiliyordu.
Bu görüntüye karşı, bir şey fark etmiş gibiydi.
Doğru ya… eski bariyerimiz görünmezdi.
Bu bilgi hiçbir şey ifade etmiyordu sanki. Kagami direkt konuya girdi.
“Bariyer için malzeme topluyorum.”
Aoi bir an duraksadı.
Belki de bu tür bir cevap beklemiyordu.
“...Yeni yapılacak bariyer mi?”
Kagami hafifçe başını sallayarak onayladı.
Aoi başını yana eğdi.
“Nasıl yani? Rei bütün malzemeleri karşılamıştı…”
Kagami öksürerek boğazını temizledi.
Soraoka'nın kuleye kurduğu mini bariyerin, şehre kurulacak bariyer için gereken malzemelerde açık yarattığını ve Soraoka'nın bariyeri neden kurmak zorunda kaldığını kısaca anlattı.
“...Yani henüz borcumu ödemedim.”
Aoi kaşlarını çattı. Tam ağzını açmış bir şey diyecekken…
“Saçmalık.”
Kulenin taş merdivenlerinden yukarı tırmanan Shirasawa, Aoi’den önce konuştu.
Çocuk ve Aoi merakla ona dönmüştü. Kagami ise sakin bir ifadeyle, başını kıpırdatmadan göz ucuyla Shirasawa’yı süzüyordu.
“Yani şu ruh mühürleyici, şehrin kaderini senin gibi ucuz bir paralı askere mi emanet etti?”
Shirasawa bunu söyledikten sonra kimsenin cevap vermesini beklemedi.
“...Belki de o Veridialıyı görevden alırız.”
Kendi kendine söylüyor gibiydi.
Kagami gözlerini kıstı. Bu kısa ve net, keyifsiz bir ifadeydi.
Çocuk hemen aralarına atladı.
“Öyle söylemeyin Shirasawa-san! Kagami-san o yaratığın kolunu tek hamlede koparabildi!”
Shirasawa küçümseyici bakışlarıyla çocuğa döndü.
“Öyle mi? O zaman biz gittiğimizde neden ölüm döşeğindeydi?”
Çocuk bir an gerilese de tekrar başını kaldırdı.
“...Eminim ki o başka bir Kagero’ydu! Kolunu kopardığı Kagero onun kadar kaslı değildi.”
Shirasawa gözünü çocuktan ayırmadı.
Sessizlik uzayınca çocuk Kagami’ye döndü.
“Sen de bir şeyler söyle, Kagami-san! Öyle olmadı mı?”
Bu çocuğa neden adımı söylediler ki?
Kagami duymazdan gelirmiş gibi diğer tarafa döndü.
Aoi, onun bu çekingen hâlini görünce kafası takılmış gibiydi.
Çocuk cevap alamayınca arada öylece kalmıştı.
Sonuç olarak söz yine Shirasawa’ya kaldı.
“Eğer malzeme durumunu bize önceden söyleseydin, çoktan bariyer kurulu bile olabilirdi…”
Ses tonu daha da sertleşti.
“...Ama senin şu ‘borç’ takıntın yüzünden şehrin içinde her an bir yaratık dirilip sivilleri parçalayabilir.”
Her zamanki iğneleyici tavrını takınıyordu.
Çocuk ağzını açmadı. Zaten konuşulanlara dair hiçbir fikri yok gibiydi. Yine de ortamın gerginliği onu boğuyordu.
Aoi boşluğu doldurdu.
“...Hadi ama Ayame, şimdi bunun sırası değil. Çözüm odaklı olmalıyız.”
Shirasawa alnını indirdi.
“Hıh…”
Yüzünü ekşitti, sesi alçak gelmişti.
“...Sen zaten hep onu savunursun.”
“Ha?”
Aoi duymamış gibi sorguladı.
Shirasawa kısaca yanıtladı.
“Bir şey yok.”
Bunun yalan olduğunu dile getirmeye gerek bile yoktu. En azından Kagami için.
Sonuçta uzun süre boyunca sessiz kalan birisi, sese duyarlı hâle gelirmiş.
Hep mi savunuyor…? Ne saçmalıyor bu kadın?
Bunun üstünde durmaya pek gerek duymadı.
“Soraoka nerede?”
Kuru ve bir o kadar bağlamdan kopuk bir soruydu. Buna cevap verecek kadar saf kim olabilirdi ki?
“Soraoka-san Nozomi’ye gitti!”
Elbette çocuk. Her zamanki gibi sesi gereksiz yüksekti.
“Adın ne senin?”
Diye sordu Kagami.
“Sen bana Tomo diyebilirsin, Kagami-san!”
Çocuk, yani Tomo, bunu söylerken göğsünü germişti.
“...”
Kagami çoktan düşüncelere dalmıştı.
…Nozomi’de ne işi var bunun?
Aoi, Kagami’nin içini okumuş gibi açıklamaya başladı.
“Görünüşe göre Nozomi’deki ruh mühürleyici, bariyer konusunda bazı sorunlar yaşıyormuş. Soraoka denen adam da yardım için gitti.”
“Ne sorunu?”
Kagami, Aoi’nin gözlerinin içine bakarak sordu.
Aoi göz temasını uzun süre sürdüremeden gözünü yumdu.
“Ehehe… o kadarını bana sorma.”
Kagami cevap istermiş gibi Shirasawa’yı da yokladı. Fakat Shirasawa başını diğer tarafa çevirdi.
Sinirli diye mi, yoksa bilmiyor mu?
Hafif bir nefes verdi.
Boş ver. O herif nasılsa döner.
Ve Kagami, sanki bir şey fark etmişti.
Yatakta bile omuzları gerginleşti.
“...Bariyer konusunda mı?”
Merakı tavan yapmış gibiydi. Tabii onun merak konusundaki tavanı, deniz seviyesini zor aşardı.
“Nozomi’de de mi aynı sorun var?”
Shirasawa kollarını önünde bağladı.
“...Birkaç şehir hariç hepsinde.”
Bu cümle Kagami’nin sırtına bir bıçak gibi saplanmıştı.
Ama sorun sadece söylenende değildi.
“Peki sen tüm bunları ne zamandır biliyorsun, Shirasawa?”
Shirasawa, Kagami’nin sert bakışları karşısında boynunu büktü. Bir süre sadece sessizlik oldu.
Aoi bir Kagami’ye baktı bir Shirasawa’ya. Yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.
Shirasawa ağzını açtı.
“...Solastur’a gelmeden önce.”
Bu… O zaman bardaki sohbetin anlamı neydi? Hepsi bir yalandan mı ibaretti?
Kagami bunları iç sese bile dökmemişti fakat bir şeyi biliyordu.
Tamamen bir aptal yerine koyulmuştu.
“Yani o gün bariyerin çalışmadığını… ayak bileğimden içeri kirliliğin yayılacağını…”
Sesi gürleşti, daha önce hiç olmadığı kadar.
“Hepsini biliyordun, öyle mi?”
Shirasawa yutkundu.
“O gün sana seslenmiştim ama… hemen çıkıp gittin—”
“Beni erken uyarmadığın için bu bariyer kuruldu farkında mısın peki ha?!”
Kagami dişlerini sıkarken boynundaki damarlar dışarı çıktı. Sesi çatlamıştı.
Ayağa kalkamazdı, kontrolünü tamamen kaybetmişti.
Bu acizlik hissine asla alışamazdı.
Tomo, Kagami’den uzağa doğru bir adım geri çekildi.
Aoi’nin yüzünü korkuya kayan bir hüzün bürüdü.
“Hiro…”
Aoi devam etmedi.
Shirasawa’nın sesi neredeyse fısıltıydı.
“Bunu sana söyleyemezdim. Rei bunu yapmamamızı—”
“Kurogane’yle ilgili saçmalamayı bırakın artık!”
Kagami, Shirasawa’nın sözünü aniden kesti.
Olduğu yerde öfkeyle kıvranıyordu. Artık kimse ona bir şey demeye cüret edemiyor gibiydi.
Sağ kolunu kaldırıp elini açmaya çalıştı. Eldiven onu engelledi fakat Kagami o kadar kuvvet uyguladı ki metal gıcırdıyordu. Gözlerini eline odakladı.
Elinde hiçbir ışık belirmedi.
“Bu lanet yerde teknik bile kullanamıyorum!”
Bunu söylerken metal eldivenle sarılı elini sertçe sağındaki taş duvara vurdu.
Aoi hemen kolunu yakalamak için uzandı.
“Dur! Hiro!”
Fakat Aoi, Kagami’nin kolunu tuttuğunda Kagami çoktan kolunu gevşetmişti.
Aoi, Kagami’nin elini inceledi.
“Bu eldiveni Shun zar zor tutturmuştu…”
Aoi bunu söyledikten sonra Kagami onun yüzüne bakamadı.
Elini hızlıca çekerek Aoi’nin ellerinden kaçırdı ve yatağa geri koydu.
“Tch!”
Aoi, havada kalan ellerini indirip yavaşça yataktan çekildi.
Shirasawa bir eliyle diğer kolunu tuttu.
“...Malzemeleri biz toplayacağız, Aoi.”
Kimsenin yüzüne bakmadan arkasını döndü.
Çıkış merdivenine yöneldiğinde Aoi arkasından seslendi.
“Ama…”
Son bir kez daha sözünü yarıda bıraktı ve Shirasawa’nın peşinden gitti. İkisi beraber merdivenlerden ağır adımlarla indiler ve dışarı çıktılar.
**
Aoi’nin zihninden tek bir cümle geçti.
Bu gerçekten Hiro muydu?
***
…Kagami odada Tomo’yla birlikte kalmıştı.
Tomo ne diyeceğini ve ne yapacağını bilmezmiş gibi elleriyle oynadı
Hava önce turunculaştı, sonra karardı. O ana kadar Tomo ve Kagami tek bir kelime bile konuşmadılar. Yine de Tomo kuleyi terk etmemiş, içeride etrafta dolanarak vakit geçirmişti.
“Saat geç oldu, eve gitsen iyi olur çocuk.”
Kagami bunu söylerken sesi sakindi. Fazla sakin. Bu saate kadar düşünceli bakışlarla sadece duvarı izlemişti.
Tomo karşılık verdi fakat konuşurken sesi gitgide soğuklaştı.
“Adımı bilmene rağmen bana… çocuk diyorsun. Anladım.”
Başta itiraz edecek gibiydi. Fakat ortamın karanlığında sesi zaten boşa yankılanırdı. Suratını asıp kuleyi terk etti.
Sokaklardaki insanların sesleri de teker teker kaybolunca ortam sessizliğe gömüldü.
Kagami yattığı yerden küçük pencereye bakınca gökyüzünün bir kısmını görebiliyordu.
Yine yıldız yok…
Şu ana kadar ne için uğraşmıştı ki?
Tek getirebildiği sadece bir avuç cıva mıydı?
Bölgedeki tek küçük bariyerden, kulenin bariyerinden yararlanan kişi ise yalnızca kendisiydi.
Sağ bileğinde hissettiği sıcaklıktan kanının kırıkta yoğunlaştığını anlayabiliyordu.
Sessizliği bozan, merdivenlerden yükselen metal sesleri oldu.
Kagami girişe dikkat kesildi.
“Benim.”
Bu ses Daigo’nundu. Henüz yukarı çıkmadan seslenmişti.
Bir elinde yemekle dolu bir kâse, diğer elinde ise bir su matarası vardı.
Kagami sakin ses tonunu korudu.
“Daha gitmediniz mi?”
Daigo elindekileri masaya koyarken yanıtladı.
“Diğerleri yarın gidecek. Ben buradayım.”
Kagami bir an kâseye baktı. Hiçbir şey söylemedi.
Daigo devam etti.
“Benim memleketimde eli boş ziyarete gidilmez. Bunları yiyecek hâlin var mı?”
Kagami gözucuyla sol elini süzdü. Birkaç parmak bandajın dışından kullanılabilir gözüküyordu.
“Yemeğe göre değişir.”
“Pirinç lapası.”
Dedi Daigo, Kagami’nin karşısındaki sandalyeye yürürken.
Kagami hafifçe nefeslendi.
“...Sen gidince hâllederim.”
Daigo sandalyeye oturup sırtını yasladı. Kagami’ye değil, girişe doğru dönüktü.
Kagami önce konuştu.
“Peki, hangi rüzgâr seni buraya getirdi?”
Daigo zırhının altından cep saatini çıkarıp göz gezdirdi.
“Birinin sana durumu bildirmesi gerektiğini düşündüm.”
Cep saatini kapatıp geri koydu. Oturuşu daha da gevşemişti.
“...Zaten diğerlerinin gelesi yok gibiydi.”
Kagami cevap vermedi.
Daigo başını Kagami’ye çevirdi.
“Sonuç olarak, şehirde sadece ben kalacağım. Bir aksilik olursa bana bildirirsin. Tabii yapabilirsen.”
Ayağa kalktı ve merdivenlere doğru geri yürüdü.
Kagami o giderken sırtını diklemeye çalıştı.
Benden sonra ekibe katılan bu olsa gerek.
Beline kuvvet kalkabildi. Yatakta bacaklarını uzatmış otururken pencereden şehri görebiliyordu.
…Demek çoğu bariyer çalışmıyor.
Daigo’yu sokakta yürürken gördü.
Kagami, kulenin bariyerinde kısa bir dalgalanma olduğunu fark etti. Sanki rüzgâr bir an için bariyere dokunmuştu.
Daigo bir süre durdu. Başını kaldırıp surlara baktı.
Hiçbir şey olmadı.
Daigo yürümeye devam etti.
Şehrin surları fazla karanlıktı.