İçeriğe geç

8.Bölüm

Veigas sabah erkenden uyanmıştı. Güneşin doğuşunu, oğlu Jaga’nın bisikletini tamir ederken izledi. Sabahın sessizliği içini huzurla dolduruyordu. Çocukluğundan kalma bir şarkıyı mırıldanarak bisikletin başında uğraşmaya devam etti. 

Jaga, iki tekerleğin fren telleri için on gündür ona yalvarıyordu. Veigas ise her seferinde yarın yapacağını söyleyip geçiştirmişti. Şimdi, can sıkıntısından oturmuş paslı vidalarla uğraşıyordu. 

Frenleri biraz sıktıktan sonra bisikleti balkonun altına koydu. Balkonun altına koyduğu kılıcını kuşandı.  

Eşyalarını emektar atı Kara Yel’ in heybesine doldurup yola koyuldu.  Kara Yel, savaş alanları dışında her zaman olduğu gibi sakin ve ağırbaşlıydı. Savaş alanında heyecandan kabaran o at yoktu. Veigas bazı atların ruhunun savaşı arzuladığını bilirdi. Kara Yel ‘de o asil atlardan biriydi. Yanı başına top mermisi düşse ölüme koşardı. 

Eriay’ın son kalesi Maren gözden kaybolup tepelerden inene kadar atını oldukça yavaş sürdü. Tepelerden inip Mahtron ve Ruka yol ayrımına gelince durdu. Salı günleri Mahtron’a giderdi. Nehrin ötesinde burçları görünen Ruka şehrine bakıp atını doğuya çevirdi. Mahtron’a doğru dörtnala koştu. 

Yol boyunca kuzeyde devam eden savaşı düşündü. Ridargos dün sabah erkenden gitmişti. Onu reddetmek hiç istemezdi. Karısı olmasa hiç düşünmeden giderdi. 

Bir kadına bağlı olmayı hiç arzu etmemişti. Evlenmek zaten onun tercihi değildi. Babası bir gün yanına gelip, “Karşı köyde bir kız var. Şöyle iyi, böyle maharetli,” demişti. O gün niyeyse bunu hiç sorgulamamıştı. 

“Olur.”  

Tek dediği buydu.  

Evlilik o güne kadar hiç düşünmediği bir şeydi. Harbiyede bile bir an olsun düşünmemişti bunu. Çünkü o zamanlar idealleri vardı. Gerçek olacağına inandığı idealleri. Şimdi ise sorumlulukları vardı. Eskiden idealleri ve hayalleri olmayan bir adam ona boş gelirdi. 

Kara Yel’in homurtusunu duyunca aklına Josephen geldi. Harbiyede içtikleri su ayrı gitmeyen Josephen de Aserion... Acaba şimdi ne yapıyordu? Son mektubunun üzerinden on altı yıl geçmişti. 

Josephen her zaman hayatın ne kadar kısa olduğundan bahsederdi. Yüz yetmiş yıl yaşamak için bu kadar gayret etmenin mantıksız olduğunu söylerdi. “Ölüm olduğu sürece her şey boş,” derdi. 

Veigas oldum olası ölümü düşünmeyi sevmezdi. Josephen ise sürekli, “Unutmak bir nimet,” derdi. Ölüm akılda olduğu sürece kimse yaşayamaz derdi. Veigas da buna güler geçerdi. Josephen ile geçirdiği güzel anıları geldi gözünün önüne. Zamanın bu kadar bereketsiz oluşu ne garipti. 

Veigas başkente gidince onun yanına uğramayı düşündü. Mezun oldukları gün Josephen ona birlikte bir çiftlik işletmekten bahsetmişti.  

Keşke o gün kabul etseydim. 

Mahtron’un kara surları uzaktan göründü. Mahtron çiftçileri erkenden uyanmış, tarlalarını sürüyordu. Mahtron’un simgesi olan koca öküzler sabana koşulmuştu. Bazı çiftçiler kafalarını kaldırıp yanlarından dörtnala geçen kömür karası ata bakıyordu. Veigas onlara eliyle selam verdi. 

Mahtron surlarına kadar sessizce at sürdü. Surlardan sarkan Telaktron’un çift başlı kartal motifli bayrağının yanında Mahtron Hanesi’nin öküz ve kılıcın resmedildiği arması da asılıydı. Bayrakların ve armaların surlardan sarkıtılmasının rastgele olmayacağını bilirdi. 

Mahtron’a girdiğinde şehir ona bir garip gözüktü. Şehrin her yeri süslenmişti. Telaktron bayrakları ve Mahtron armaları yüksek binaların neredeyse tamamında görülüyordu. Sokaklar da normalden çok daha kalabalıktı. Dükkânların önlerine insanlar çıkmış, çocuklar ellerindeki küçük bayraklarla koşturuyordu. Esnaf işini bırakıp sokağa çıkmış, herkes bir şey bekliyor gibiydi. 

Veigas ne olduğunu anlayamadı. Köyde yaşadığı için şehirde olup bitenlerden çoğu zaman haberi olmazdı. Atıyla kalabalığın arasından ilerlerken insanların heyecanla konuşmalarını duyuyor, fakat nedenini çıkaramıyordu. 

Pazardan geçerken demirci arkadaşı Neiar ‘ı gördü. 

 —Neıar Usta! diye seslendi Veigas, Kara Yel’in dizginlerini hafifçe çekip kalabalığın ortasında atını durdurarak sordu. 

—Ne oluyor? 

—Haberin yok mu Veigas Efendi? 

—Nerden haberim olsun. Setracs ölse haberi bize akşama anca gelir. 

Adamın gözünde bir korku belirdi. 

— Tanrı ona uzun ömür versin. 

—Kim geliyor? 

—Veliaht prens. 

Veigas, Abrogodas’ ın buraya uğrayacağını tahmin etmişti ancak bu kadar erken olmasını beklemiyordu. 

—Tüm bu şamata bunun için mi? 

—Setracs övünmeyi sever. 

—Para israfı. 

—İtibardan tasarruf olmaz, dedi kalabalıktan bir adam. 

Veigas kalabalığa döndü. 

—Telaktronlar bu karşılamayı görünce sizi köylü olarak görmekten vaz mı geçer? 

Kalabalıktan homurtular yükseldi. İnsanlar ona hayretler içinde bakıyordu.  

— İmparatorun canı cehenneme. Eriayların da! dedi kalabalığın arasından Kras de Mahtron. 

Fakir köylülerin arasından beyaz kusursuz takımı ile hemen ayırt ediliyordu. Veigas onun bu halini görünce kendini tutamadı. Alaycı bir kahkaha attı. 

— Ne o, alındın mı? Siz övünmüyor musunuz, “Biz olmasak aç kalırsınız,” diye? 

—Eriaylar sizin de suyunuz ısınmaya başladı, dedi Kras de Mahtron. Gözlerinde bir öfke vardı. 

Kalabalığın içinden hanesine edilen bazı küfürleri duydu. Veigas bunu zerre umursamadı. Atını sürmeye başladı. Kras ve adamları ile göz göze geldiler.  

—Eriay… Götüne güveniyorsan akşam meydana gel! dedi Kras’ ın yanındaki adamlardan biri.  

O da Kras gibi iyi giyimliydi. Veigas sol tarafına uzandı. Kras ve adamları telaşla kılıçlarına uzandılar. Veigas sol cebinden saatini çıkarıp baktı. 

—Zavallılara vakit ayırmam. 

Gökyüzü karardı. Veigas kafasını yukarı kaldırdı. Zırhlarla donatılmış altı kanatlı bir ejderha şehrin üzerinden geçti. Halk coşkuyla bağırdı. 

—Telaktron çok yaşa! İmparator çok yaşa! 

Veigas, yukarı hayran hayran bakan Kras ‘a döndü. Ejderhayı gösterdi. 

—Sahibiniz geldi! 

Bir kahkaha atıp yoluna devam etti. Veigas’ın gözünde Mahtronlar iki yüzlü bir haneden fazlası değildi. Telaktron’u ve diğer Yüksek Yıldızları ölümüne kıskanıyor, bir taraftan da Telaktron’a yaranmaya çalışıyorlardı. Mahtron’da gazeteler sürekli imparatoru, sarayı ve onların kararlarını överdi. Nehrin karşı tarafındaki Ruka’da ise durum bambaşkaydı. Ruka gazetelerinde imparatorun bir anasına sövmedikleri kalırdı. Rukalar onur ve şereften asla ödün vermez, yanlışa yanlış demeyi bilirlerdi. Veigas bu iki gazeteyi karşılaştırmaktan büyük bir zevk duyardı.  

Veigas çalıştığı özel askeri okulun önüne geldiğinde kapalı olduğunu gördü. Okulun girişinde elinde gazetesi ile oturan Ineri hanımı gördü. 

—Ineri Hanım okul neden kapalı? 

Ineri hanım kahvesini ve gazetesini bırakıp ona döndü. Yaşlı kadının yüzünde bir bıkkınlık vardı. 

—Karşılama töreni. 

—Mahtron şaşırtmıyor. 

—Değil mi efendim. 

—Bugün gelirler mi? 

—Öğleden sonra belki. 

Veigas oradan ayrılıp şehre geri döndü. Öğlene kadar ne yapacağını düşündü. Parası olmadığından yapacakları da kısıtlıydı. Ridargos hâlâ bu şehirde olmalıydı. Şehirde tuttuğu eve gitmeyi düşündü. Ancak oraya gitmesi, teklifi kabul ettiği anlamına da gelebilirdi. 

Bir diğer seçenek törene gitmekti. Hanesinin adı sayesinde istediği gibi protokole girebilirdi. Belki öğrencilerini oradan daha erken alabilirdi. Bugün buradan para kazanmadan dönmek istemiyordu. 

Ne yapacağını düşünürken biraz şehirde gezdi. Bazı ev ihtiyaçlarını aldı. Sonunda Ridargos’un yanına gitmeye karar verdi. Hem eski dostlarını da görmüş olurdu. Onların durumunu anlayışla karşılayacaklarını düşünüyordu. 

Mahtron’un geniş sokaklarında yürürken savaşı ve geleceğini düşünüyordu. Bunları defalarca düşünmesine rağmen tekrar ve tekrar farklı yönlerden analiz ediyordu. 

Arkasından bir ses duydu. 

—Veigaé! 

Adamın telaffuzundan Varionlu olduğunu anladı. Arkasını döndüğünde tanımadığı bir adam gördü. Üzerinde kıpkırmızı bir zırh vardı. Kalkanında Eriay Hanesi’nin koçunu andıran hane armasını gördü. Varion dilinde cevap verdi. 

—Siz kimsiniz? 

—Teserian de İremor. Eriayların hizmetkârı. 

—İremor… 

—Ekima Efendi sizin bu şehirde olduğunuzu ve bulmamı emretti. 

—Amcam burada mı? 

—Evet, sabah geldik. 

—Neden? 

—Ona sorsanız daha iyi olur. 

—Acelesi var mı? Bir arkadaşımın yanına uğramayı düşünüyordum. 

—Akşam tekrar havalanacağız. Şimdi gelseniz daha iyi olur. 

Veigas atının yularından tutup adamın peşine takıldı. Bu adamı bir yerden gözü ısırmaya başlamıştı. Sarı saçları ve yüzünün sağ yarısındaki yara izi tanıdık geldi. 

—Karedar da bulundunuz mu? 

—Evet, Ekima Efendi ‘nin yanındaydım. 

—Sizi hatırlayamadığım için kusura bakmayın. 

—Önemi yok. Tanışmış olduk. 

Veigas adamın konuşmasından kendinden yüksek bir rütbede olabileceğini kestirdi. 

—Göreviniz nedir? 

—Ekima Efendi ‘nin yaveriyim. 

Bir müddet sessizce yürüdüler. Veigas amcasının neden onu çağırdığını tahmin ediyordu. Ekima amcası yıllardır başkenteydi. Veigas Karedar savaşından önce onu sadece ismen biliyordu. Eddiga amcasının ölümünden sonra hanenin efendisi olmasına rağmen köye gelmemiş, haneyi lidersiz koymuştu. 

Mahtron Sarayı’nın yakınlarında bulunan bir köşkün önüne geldiler.  Gaettirina Köşkü, Mahtron mimarisinin en güzel örneklerinden biriydi. Mahtron ‘a özgü turkuaz ve camgöbeği karşımı renkler köşkü diğer köşklerden ayırıyordu.  

Köşkün önü Telaktron askerleriyle doluydu. Veigas atını uşaklardan birine verdi. Askerler Teserian’a selam verip kapıyı açtılar. Birlikte görkemli köşkün içine girdiler. Alt katta hiç kimse yoktu. Doğrudan koyu ahşap merdivenlerden üst kata çıktılar. 

Köşkün üst katında da kimse yoktu. Büyük ihtimalle protokolün çoğu Mahtron Sarayı’ndaydı. Üst katta sayısız odanın yanından geçip bir odanın yanında durdular. Teserian iki kez tıklatıp kapıyı açtı. Veigas içeri yalnız girdi. 

Ekima de Eriay, büyük huş ağacından yapılmış bir masanın başında oturmuş, bazı evrakları inceliyordu. Kapıya baktığında Veigas’la göz göze geldiler. Kendine has tarzıyla Ekima de Eriay, diğer soylulardan çabucak ayrılıyordu. Saçının yarısı kırmızıydı. Zırhı ise kıpkırmızıydı. Kan kırmızısı. 

Ekima gülümseyerek onu çağırdı. 

—Gel Veigas. 

—Mahtron ‘a hoş geldin amca. 

Veigas kapıdan geçip Ekima’nın yanına geldi. Sarıldılar. Ayrıldıklarında oturdular. 

—Maren’den ne haber? 

—Ne olsun? Aynı. Dünyadan uzak, sessiz ve huzurlu. 

—Nholin nasıl? 

Veigas o ejderha kalıntısı hakkında ne diyeceğini bilemedi. 

—Yaşıyor. 

Ekima gözlerindeki tereddüdü fark etmiş gibiydi. 

—Hasta mı? 

—Uyuyor sürekli. 

Ekima’ nın yüzündeki gülümseme yerini hüzne bıraktı. 

—Ona benim yakında geleceğimi söyle. 

—Onun beni duyacağını sanmıyorum. Doğduğumdan beri onun kafasını kaldırdığını bile görmedim. 

Veigas duraksadı. Kalbinde derin bir acıma hissetti. 

—O sanki ölümü bekliyor. 

Ekima iç çekti. 

—Her şey düzelecek, Veigas. Eriay tekrar yükselecek! 

Veigas bu lafları çok duymuştu. Hayatının büyük bölümünde örnek aldığı Eddiga amcası da sürekli bu lakırdıları mırıldanırdı. Veigas bu düşünceyi olabildiğince yüzünden gizleyerek o klasik cevabı verdi. 

—Jagastria tekrar bizim olacak! 

Ekima’ nın gözlerindeki hüzün kayboldu. Yerini bir gülümsemeye bıraktı. Bir Eriay ‘ı motive etmek işte bu kadar kolaydı.  

—İnanmıyorsun değil mi? diye fısıldadı Ekima. 

Veigas afalladı. Bir müddet ne diyeceğini bilemedi. Sonra Eddiga amcasına karşı asla söylemeyeceği bir gerçeği söylemeye karar verdi. 

—Bin altı yüz yıldır gerçek olmadı da şimdi mi gerçek olacak? 

—İdeali olmayan bir ruh ölüdür, dedi Ekima. Bu cümleyi yürekten kurduğu belli oluyordu. 

—Ben de buna inanırdım. Kardeşimi… Amcamı toprağa vermeden önce. 

İkisi de bir müddet sessiz kaldı. Ekima önüne düşen saçlarını düzelti. 

—İstediğine inanmakta özgürsün Veigas. Senden çok ümitliydim. 

—Beni savaşa mı çağıracaktınız? Bunu yapmaya yetkiniz var. 

İçinden Ekima’ nın onu zorlamasını istedi.  

—Kimseyi zorla savaşa göndermem, diyerek arkasına yaslandı Ekima. 

—Teşekkür ederim… 

Veigas savaş hakkında düşündüğü başka şeyleri de söylemek istedi. Ama amcası ona saygı duymuşken ters fikirlerini beyan etmekten vazgeçti.  

Ekima masadaki evrakların arasından bir zarf uzattı. 

—Nerva’ya şu mektubu götürür müsün? 

Veigas babasına götürmek üzere mektubu aldı. 

—Amca, size saygısızlık ettiysem özür dilerim. Sizi yalnız bıraktığım için beni mazur görün. Karım hamileyken savaşa gelemem. 

—Önemli değil, Veigas. 

Ekima’ nın yüzünde bir kırgınlık yoktu. Veigas artık konuşmanın bir anlamı kalmadığını düşünüyordu. Ayağa kalktı. 

—Zaferiniz için dua edeceğim. 

—Teşekkür ederim. Tanrı müsaade ederse kuzeyden büyük bir zaferle döneceğim. 

Veigas ağır adımlarla odadan çıktı. İçten içe, kendisine gelen bu ikinci savaş teklifini de neden reddettiğini düşünüyordu. 

Neden savaştan kaçmak istiyorum?