Mart ayının o ılık pazar günlerinden biriydi. Tepelerin ardında, dağın yamacına kurulmuş küçük bir köy uzanıyordu. Evlerin arasındaki çayırlarda baharın ilk yeşilliği belirmeye başlamıştı. Uzaktaki yüksek dağların doruklarında ise kıştan kalan karlar hâlâ duruyordu.
Üzerindeki uyku mahmurluğunu henüz atamamış olan uzun boylu, geniş omuzlu bir adam, gözlerini ovuşturarak evinin ahşap balkonuna çıktı. Dağınık, kıvırcık saçlarını geriye itti; kahverengi gözlerini birkaç kez kırpıştırdıktan sonra baharın serin kokusunu içine çekti.
Bakışları doğrudan aşağıya, kendi avlusuna kaydı. Karısı yine toprakla boğuşuyor, yaklaşan bahar için bostanı yabani otlardan temizliyordu. Veigas balkonun tırabzanına yaslanıp hafifçe öne eğildi.
— Bırak artık şu işi, Neria. Ben yaparım. Gel de kahvaltı yapalım.
Karısı elindeki otları kenara bırakıp belini doğrulttu. Alnında biriken teri elinin tersiyle silerken gülümsedi.
— Uyandın mı? Az bir işim kaldı, Veigas. Hemen geliyorum.
Kadın söktüğü otları toplayıp hasır sepete koydu. Bostandan çıkarken tavuklar bostana girmesin diye kapısını iyice kontrol etti.
Kadın çeşmeye doğru ağır ağır yürümeye başladı. Çeşmenin başında bekleyen tekir kedileri biraz sevdikten sonra musluğu açıp ellerini yıkamaya başladı.
Neria ellerini yıkarken Veigas’ın gözleri karısının iyice belirginleşen altı aylık karnına kaydı.
“Tanrım, bana bir kız evlat ver,” diye dua etti.
Veigas’ın bakışları evin hemen önündeki kiraz ağacına yöneldi. Otuz yıl önce kendi elleriyle diktiği ağaç şimdi evin çatısını aşmıştı. Çiçek açmış dalların altında, dokuz yaşındaki oğlu köyün diğer çocuklarıyla koşturuyor, kahkahaları baharın sessizliğine karışıyordu.
Çocuk, kuzenlerinin verdiği tahta kılıcı büyük bir ciddiyetle tutuyordu. Veigas onu dikkatle izliyordu. Ayaklarının dengesizliği, ağırlığını yanlış yere vermesi; hiçbiri gözünden kaçmıyordu.
Üç yıldır Mahtron'da, kızağa çekilmiş bir tuğgeneral olarak gençleri yetiştiriyordu. Her gün karşısına çıkan onlarca genç arasından kimin yeteneği olduğunu, kimin yıllar içinde iyi bir savaşçı olabileceğini daha ilk bakışta anlayabiliyordu. Kendi oğluna baktığında da aynı şeyi görüyordu. Çocuk, Mahtron’un sıradan gençlerinin bile gerisindeydi. Herkes kılıç tutmak için doğmazdı. Belki de bu kötü bir şey değildi. Oğlunun kendi gibi olmasını istemiyordu. İstemiyordunca taşıdığı yükün, Eriayların bitmek bilmeyen hayallerinin ve savaş meydanlarında bıraktıkları insanların ağırlığının onun omuzlarına binmesini istemiyordu. Mühendis olabilirdi. İyi bir mühendis ömrü boyunca rahatça yaşayabilirdi. Veigas’ın istediği buydu. Oğlunun savaş meydanlarında adını duyurmasını değil; kendi işini kurmasını, para kazanmasını ve akşam olduğunda evine huzur içinde dönmesini istiyordu. Oğlunun neşeli sesleri eşliğinde gözleri yavaşça avlunun dışına, sağ tarafa doğru kaydı. Evleri köyün en sonundaydı. Hemen yanlarındaki babasının avlusu bomboştu. Yaşlı adam sürüyü çoktan otlağa götürmüş olmalıydı.
Bakışları iki evin arasındaki ağıla takıldı. Kışın yağan yoğun karın ağırlığı çatının bir kısmını çöktürmüştü.
“Bir ara onu da tamir etmem lazım...” diye mırıldandı kendi kendine.
Zihni tamamen açıldıkça bakışlarını yamaca doğru kaldırdı. Hemen ileride amcası Eddiga’nın büyük evi duruyordu. Annesi ve yengesi evin önünde oturmuş örgü örüyordu. En küçük kardeşi Hazarias avluda, yengesi için odun kesiyor; kuzeni ise onun kestiği odunları bir köşeye istifliyordu. Yanlarında, kışın ona zorla aldırdıkları Ponçi durmadan koşuşturuyordu.
Annesi, eteğine sokulan Ponçi’nin başını şefkatle okşadı.
Veigas oldum olası sevmezdi köpekleri. Küçükken ısırıldığı için miydi, yoksa başka bir sebebi mi vardı, kendisi de pek bilmiyordu.
İçini tarif etmesi zor, derin bir huzur kapladı.
Balkonun köşesindeki ahşap sandalyeye usulca oturdu. Kardeşi Hazarias ‘ın sabah erkenden kasabadan getirdiği gazeteleri eline aldı ve sayfaları ağır ağır çevirmeye başladı.
NİSBLURİA SAVAŞA DÂHİL OLDU!
...Nisbluria Krallığı İmparatorluğumuzun yanında savaşa katıldı. Harbiye Nezareti tarafından yapılan açıklamaya göre Nisbluria donanması dün gece Artron'a ait Riga Limanları'nı top ateşine tuttu. Krallığın gönderdiği elçilerin, ittifakın ayrıntılarını görüşmek üzere perşembe günü başkente ulaşması bekleniyor.
Veigas'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“Sonunda. “diye mırıldandı.
Artron artık iki cephede birden savaşmak zorundaydı. Riga'da kaybedilen toprakları geri almak için bundan daha iyi bir fırsat bulunmazdı
MAHTRON’NUN EFENDİSİ SETRACS DE MAHTRON'DAN TEBRİK MESAJI
Mahtron Efendisi Setracs de Mahtron, yayımladığı bildiride yeni Harbiye Nazırı Aytraion'u vazifesinden dolayı tebrik ederek, "İmparatorluğumuzun zaferi için üzerimize düşen her görevi yerine getirmeye hazırız." ifadelerini kullandı.
HARBİYE NEZARETİ'NDE BÜYÜK YENİLENME
Seferberlik ilanının ardından Harbiye Nezareti'nde kapsamlı bir yeniden yapılanma başlatıldı. Harbiye Nazırı Aytraion'un talimatıyla karargâh kademelerinde geniş çaplı görev değişiklikleri gerçekleştirildi.
Veigas satırları bir kez daha okudu.
Aytraion...
Veigas hafifçe kaşlarını çattı. Karedar'da birkaç kez uzaktan görmüştü. O zamanlar bir birlik komutanıydı. Harbiye Nazırı olmuş demek...
Gazetenin altındaki habere geçti.
KUZEY ORDULARI PRENS ABROGODAS'A EMANET
İmparatorluk Hanedanı'nın kıymetli mensuplarından Prens Abrogodas de Telaktron, Harbiye Nezareti tarafından Kuzey Orduları Komutanlığı görevine tayin edilmiştir.
Prens'in bizzat kuzey cephesine hareket edecek olması, ordumuz saflarında büyük bir heyecan ve güven meydana getirmiştir.
Abrogodas...
Veigas bu ismi okuduğunda omurgasından aşağı buz gibi bir ürperme yayıldı. O isimle birlikte Rez Kanyonu'nun o bitmek bilmeyen uğultusu zihnine geri döndü.
Zhair'in emri son derece netti: Kanyona girilmeyecek, geri çekilerek şehir savunulacaktı. Fakat kimilerinin kahramanı olan Abrogodas, savaşı kazanma ve efsane olma hırsına yenik düşerek bu askerî emri hiçe saymıştı. Ordusuyla kuşatmayı yarıp kanyonun içine daldığında, içerideki o umutsuz, tükenmiş askerler tarafından bir kurtarıcı gibi karşılanmıştı. Ancak bu zafer sarhoşluğu kısa sürdü. Açtıkları o dar koridor çok geçmeden düşman tarafından tekrar tutuldu. Artık onlar da kapandaydı. Günlerce susmayan toplar, tepelerden aralıksız yağan oklar ve çamurun içine gömülen bedenler... Kanyon bir mezara dönüşürken, o kaçınılmaz emir geldi. Vadiyi yarmak ve kurtulmak ümidiyle yapılan o son, kanlı taarruz.
"Hücum! İmparatorluk için hücum!"
Veigas kardeşinin yüzünü hatırladı. O çaresiz nidadan hemen sonrasıydı. Boynuna saplanan okun acısından çok, gözlerindeki o derin şaşkınlık ifadesi kazınmıştı aklına. Kollarında giderek ağırlaşan bedenini, o gün o çamurun içine bıraktığı amcası Eddiga 'yı ve yitip giden onca dostunu unutması mümkün değildi.
O cehennemden çıkıldığında ise ortada iki farklı dünya vardı. Abrogodas o vadiden binlerce askerin kurtarıcısı, bir efsane olarak çıkmış ve o rüzgârı arkasına alarak kendini Veliaht ilan etmişti. Kanyondaki bu kanlı başarıdan haberi olmayan, koca bir ordunun yok olduğunu düşünen kuşatma altındaki Zihair ise, şehrin düşeceğini anladığında sivil bir katliamı önlemek için teslim bayrağını çekmişti. Bir yanda kurtarıcı bir kahraman, diğer yanda vatan haini ilan edilen bir komutan.
Peki Eriaylar ne kazanmıştı?
Yıllarca omuzlarında taşıyacakları borçlar, yakalarını bırakmayan yoksulluk ve kaybettikleri insanların yeri dolmayan boşluğu... Veigas gazeteyi yavaşça katladı. Parmakları kâğıdın üzerinde bir an daha sıkılı kaldı. Ardından onu balkonun köşesine bıraktı. İçeriden Neria’nın sesi duyuldu.
— Kahvaltı hazır!
Veigas sandalyeden kalkıp içeri girdi.
Masanın üzerinde sıcak ekmek, kavurma, peynir, zeytin ve yeni demlenmiş çay vardı. Neria çoktan yerine oturmuş, onu bekliyordu.
Tam o sırada kapı açıldı. Jaga içeri girdi. Saçları terden alnına yapışmış, yanakları koşturmaktan kıpkırmızı olmuştu. Tahta kılıcı hâlâ elindeydi.
Veigas ona şöyle bir baktı.
— Önce git, elini yüzünü yıka. Böyle oturma sofraya.
Jaga isteksizce dışarı çıktı. Birkaç dakika sonra yüzünü yıkamış, saçlarını eliyle geriye yatırmış hâlde geri geldi. Tahta kılıcını kapının yanına bırakıp yerine oturdu.
Veigas önüne bir parça ekmek koydu.
— Okul nasıl gidiyor?
— İyi...Öğretmen geçen gün haritadan bir şehir gösterdi. Neresi olduğunu sordu. Ben de Jagastria dedim.
Veigas’ın meraklı bir şekilde:
— Öğretmen ne dedi?
— “Kafandan isim uydurma, Orası Artronia ,” dedi. Sonra herkes güldü. Ama baba, sen bana haritayı öğretirken oraya Jagastria demiştin.
Veigas oğluna baktı. İçinde kısa bir öfke kabardı.
Jagastria...
Elini Jaga’nın omzuna koydu.
— Oranın gerçek adı Jagastria. Bizim evimizdi orası, bir zamanlar. Herkes unutmuş olabilir. Sen unutma.
Jaga birkaç saniye babasına baktı. Sonra başını yavaşça salladı ve önündeki ekmeğe uzandı.
Bir süre sessizce kahvaltı ettiler.
Neria çayını doldururken Jaga birden başını kaldırdı.
— Baba, gelecek kış başkente gidecek miyiz?
— Daha belli değil.
— Ama ev bulmuştun.
— Buldum. Mühendis okuluna da yakın.
Jaga’nın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten. Ama önce biraz daha para biriktirmemiz gerekiyor. Okul masrafın olacak.
— Ben çalışıp yardım edebilirim.
Veigas hafifçe gülümsedi.
— Sen önce derslerine çalış.
Jaga birkaç lokma daha yedi. Sonra dışarıdan arkadaşlarının sesleri duyuldu.
— Jaga! Hadi!
Jaga hemen ayağa kalktı.
— Bitirmedin bile, dedi Neria.
— Sonra yerim.
Tahta kılıcını kapının yanından kaptığı gibi dışarı fırladı.
Veigas onun ardından baktı. Avludan kısa süre sonra çocukların kahkahaları yeniden yükseldi.
Neria bir süre sessiz kaldıktan sonra kocasına baktı.
— Sen savaşa gidecek misin?
Veigas elindeki çay bardağını masaya bıraktı. Karsının gazeteyi okuduğu belliydi.
— Beni çağırmadılar.
Neria bir şey söylemedi.
Veigas bakışlarını kapıya çevirdi. Dışarıda Jaga’nın sesi diğer çocukların seslerine karışıyordu.
— Çağırsalar iyi olurdu. Başkentteki ev için paraya ihtiyacım var. Oğlanı okula yazdırmak içinde para lazım.
—En son gittiğinizde bu köyden on kişi öldü. Zengin olacağız diye gittiniz, bomboş döndünüz. Yıllarca fakirlik içinde yaşadık. Bunlardan şikâyetçi değilim.
Neria şişmiş karnına elini koydu. Sesi bu kez daha kısık çıktı.
— Tek korkum... Ya ölürsen? Daha çocuğunu göremeden.
Veigas'ın yüzündeki ifade değişmedi.
— Kaybedilen bir savaştan hazineyle dönmemizi beklemiyordun herhalde. Eriaylara gelin gelirken bunları bilmiyor muydun?
Neria cevap vermedi.
Veigas çayından bir yudum aldı. Birkaç saniye sessizce oturdu.
— Bilmiyorum gitmem herhalde.
Kahvaltısını bitiren Veigas tekrar balkona çıkıp karlı dağları seyre daldı. Veigas, elindeki sıcak çay bardağını dudaklarına götürürken, uzaklardan evine doğru ağır ağır yaklaşan atlıyı fark etti. Altındaki kömür karası savaş atı iri yapısıyla köy yolunda ağır ağır ilerliyor, her adımında toprak hafifçe sarsılıyordu. Üzerindeki adamın sırtını örten fildişi beyazı plaka zırh güneş ışığını keskin bir parıltıyla yansıtıyor; omuzluklarındaki ince gümüş işlemeler ve kusursuz işçiliği, bunun sıradan bir asker zırhı olmadığını ilk bakışta belli ediyordu. Tam kapalı miğfer yüzünü gizlese de eyerdeki rahat oturuşu ve dizginleri tutuşundaki özgüven, adamın yüksek rütbeli biri olduğunu ele veriyordu. Veigas kaşlarını hafifçe çattı. Atlı köy meydanında dizginleri çekti. Sokakta oynayan çocuklara doğru eğilip bir şeyler sordu. Çocuklar hep bir ağızdan Veigas'ın evini gösterince adam kesesinden birkaç gümüş çıkarıp onlara attı. Sevinen çocukların neşeli bağrışmaları arasında at yeniden ağır adımlarla evin önüne yöneldi.
Çitin önünde durur durmaz tanıdık tok bir ses yükseldi.
— İnsene aşağı! İnsan yirmi yıllık dostunu böyle mi karşılar?
Veigas'ın yüzündeki gerginlik bir anda dağıldı.
— Ridargos?
Atlı ağır miğferini başından çıkarıp heybesine astı. Terlemiş saçları ve yıllardır değişmeyen o alaycı gülümsemesiyle gerçekten de oydu.
— Nasıl buldun burayı? diye seslendi Veigas.
Ridargos omuz silkti.
— Senin Mahtron'la Ruka arasında bir köyde yaşadığını biliyordum. Yolda karşılattıklarıma “Veigas Eriay" diye sordum. Onlarda da "Eriaylar şu tepelerde yaşar." deyip beni buraya gönderdi.
— Geliyorum, bekle!
Veigas çay bardağını masaya bıraktığı gibi balkondan aşağı atladı.
Kiraz ağacının altında oynayan oğlu şaşkınlıkla babasına baktı. Veigas ise birkaç adımda dostuna ulaşıp ona sıkıca sarıldı.
Üç yıl olmuştu.
Ama sanki en son dün ayrılmışlardı.
— Yine ne işin düştü? diye sordu gülerek.
Ridargos da gülümsedi.
— Hım... Özlemiş olamaz mıyım?
Veigas güldü.
— Sen mi? Bunca yolu hasret gidermeye geldiğine inanmamı beklemiyorsun değil mi?
Ridargos cevap vermedi; sadece omzuna dostça vurdu.
Vegas’ın bakışları balkona kaydı.
Karısı sessizce onları izliyordu.
— Neria! diye seslendi. Hani sana bahsettiğim şu deli var ya... İşte o gelmiş.
Kadın gülümseyerek başını eğdi.
— Hoş geldiniz.
Ridargos da aynı nezaketle karşılık verdi.
— Hoş bulduk, hanımefendi.
Tam o sırada gözleri kadının belirginleşmiş karnına ilişti.
Gülümsemesi belli belirsiz duraksadı.
— Kaç aylık?
Veigas'ın yüzü istemsizce yumuşadı.
— Altı
Ridargos birkaç saniye sustu.
— Güzel haber...
Sesinde sıcaklık vardı ama gözleri düşünceliydi.
Sonra yeniden her zamanki rahat tavrına döndü.
— Bana şu meşhur köyünü gezdir biraz. Yıllardır anlatıp duruyorsun.
Veigas dostunu yirmi yıldır tanıyordu.
Ridargos, sırf köy gezmek için günlerce yol tepmezdi.
Yine de hiçbir şey sormadı.
— Neria, misafirimiz uzun yoldan geldi. Sen bize güzel bir yemek hazırla. Biz de şu tepelere kadar yürüyüp biraz hasret giderelim.
Kadın başını salladı.
Ridargos zırhının bir kısmını — kolçakları, sırt plakasının bağlarını — gevşetip, atının eyerine bıraktı.
Veigas son kez evine baktı, ardından Ridargos’la köyün arkasındaki patikaya doğru yürümeye başladı. Ridargos daha konuşmadan:
--Hayır.
--Daha ne söyleyeceğimi bile duymadın
--Ne söyleyeceğini biliyorum.
İkisi de daha konuşmadı. Birbirinin aynı olan evlerin arasından tepeye giden patikayı yürümeye başladılar. Yol yükseldi, köyün son evleri de geride kaldı. Amcasının, biraz yukarıda kuzenlerinin evleri sıralanıyordu yamaç boyunca. Ridargos bu evlere baktı, uzun uzun. Veigas bir sigara yakıp:
-- Nogotrit yaşıyor mu?
-- Mektuba cevap gelmedi.
-- Ben olsam o rezil adamı götürmem. Onun yaptığı yemeği yiyeceğime aç kalırım.
Ridargos hafifçe güldü.
-- Bende beğenmiyorum ama eski bir hukukum var onunla.
Yeniden yürümeye başladılar.
— Süvarilerin başında kim var?
--Asduen ‘le Vilahir kavga etmiş diye duydum. Asduen’ e bir teklif yaparım.
Veigas o adamı hatırlamaya çalıştı. Yanlış hatırlamıyorsa Lkrein muharebesinin komutanıydı.
-- Asduen gözü pek bir adam. Hiç görmedim. Ama namını duymuştum.
— Rigtras Svannor ‘un yeğeni
-- Ne?
--Evet. Bende ilk duyunca şaşırdım.
Veigas elindeki sigarayı yere attı, ezdi.
“Svannor”
Sırf bu isim bile güç ifade ediyordu. Rigtras, batıda onlarca meydan muharebesi kazanmış, imparatorun bile gücünden çekinip tek bir tersanesi olmayan doğuya deniz komutanı olarak sürdüğü yenilmez bir generaldi. Kuzeyli bir çiftçi ailesinden gelmesine rağmen inanılmaz bir hızla yükselmiş, imparatorluğun en zengin hanelerinden birini kurmuştu. Veigas onun yükselişini çocukluğundan beri gazetelerden takip etmiş, her yeni başarısını hayranlıkla dinlemişti.
-- Kabul ederse senin için çok iyi olur.
Bir süre sessiz yürüdüler.
Tepenin sırtına vardıklarında koyun sürüsünü gördüler; taşlık bir düzlükte, tek bir adam güdüyordu onları. Sağ kolu dirsekten kesikti, boş kol gömleğine bir iğneyle tutturulmuştu. Sol eliyle sopasını sürüye doğru salladı; sesi rüzgârla geldi. Ridargos durdu, bir süre izledi onu. Adamın hareketlerinde en ufak bir tereddüt yoktu; tek koluyla sürüyü sanki bunu yıllardır yapıyormuş gibi ustalıkla topluyordu.
— Kim o?
— Babamın kuzeni.
Veigas eliyle tepenin arkasını gösterdi.
— Babam da şu tarafta. Normalde her işi beraber yaparlardı. Üç yıldır küsler.
—Karedar yüzünden mi?
-- Evet. Çocuklarını oraya götüren babamdı. İkisi de orada öldü. O da kolunu kaybetti.
-- Karedar ‘ın açtığı yaralar kolay kapanmıyor.
— Savaşa giden bir adam ölümü de kabul etmeli.
İkisi de bir süre sustu.
Ridargos cebinden bir sigara çıkardı. Veigas da kendi paketine uzandı. Sigaralarını yakıp yan yana yürümeye devam ettiler.
Bir daha Karedar hakkında konuşmadılar.
Kapı kemerinin altından geçip yıkık avluyu aştılar. Kale neredeyse tamamen harabeye dönmüştü. Çökmüş tavanların arasından gün ışığı süzülüyor, rüzgâr boş koridorlarda uğulduyordu. Veigas Ridargos ‘u kalenin ayakta kalmayı başarmış tek bölümüne götürdü. Kalın taş duvarlarla çevrili küçük bir mezar odasıydı. Tavanı çatlamış olsa da hâlâ dimdik ayaktaydı. Odanın tam ortasında, beyaz mermerden yapılmış görkemli bir lahit duruyordu. Yüzyıllara rağmen mermeri hâlâ ışığı yansıtıyordu. Lahdin yanlarında uzanan altın kakmalı işlemelerin yerinde yalnızca boş oyuklar kalmıştı. Bir zamanlar hanenin zenginliğini sergileyen süslemeler çoktan sökülüp götürülmüştü. Buna rağmen mezar terk edilmemişti. Lahdin önüne bırakılmış birkaç taze kır çiçeği vardı. Köylüler, unutulmuş efendilerini hâlâ anıyor olmalıydı.
Duvara oyulmuş yazı hâlâ okunabiliyordu:
Mareşal Jaga de Eriay
6368–6548
Batı Orduları Komutanı
Ridargos içeri girer girmez eldivenini çıkardı. Lahde dokunmadı; sadece bir an sessizce başını eğdi.
— Efsanevi Mareşal Jaga...
-- Batıyı fetheden adam…
Veigas gözlerini yazıdan ayırmadı.
— İnsanlar unutulmayacaklarını sanır... Ama sonunda herkes unutulur.
Rüzgâr dışarıdaki yıkıntıların arasında uğuldamaya devam ederken ikisi de bir süre sessiz kalıp bu büyük mareşale dua ettiler.
Kalenin içinde biraz daha gezdiler. Devrilmiş sütunların ve çökmüş kemerlerin oluşturduğu enkazın arasında ilerlemek zordu. Arka avluya, bir zamanlar kalenin iç bahçesi olan ama şimdi devasa taş yığınlarıyla yarı yarıya kapanmış çukur bölgeye ulaştıklarında Ridargos'un gözü, duvarın dibindeki kül rengi büyük bir taş yığınına takıldı. İlk bakışta çökmüş bir kulenin parçası sanılacak kadar hareketsizdi. Solmuş pulları, üzerine çöken toz ve yılların kiri taşlarla aynı renge bürünmüştü.
Sonra o taş yığını nefes aldı.
Devasa göğüs kafesi güçlükle yükseldi. Matlaşmış derisinin altından sayılabilen kaburgalar yavaşça belirip yeniden çöktü. Ağır, hırıltılı bir soluk sessizliği doldurdu. Ridargos olduğu yerde dondu. Bakışları önce ejderhaya, sonra az önce çıktıkları mezar odasına kaydı.
— Nholin... Jaga'nın bindiği ejderha.
İstemsizce bir adım attı.
— Bunca zamandır... Mezarı bekliyor.
Veigas'ın gözleri yaşlı ejderhanın üzerindeydi.
— Bilmem. Ben kendimi bildim bileli burada.
Nholin 'in nefesi eski bir körük gibiydi; uzun, hırıltılı ve zahmetli. Bir zamanlar gökyüzünü taşıyan kanatlar şimdi yırtılmış bez parçaları gibi iki yanına serilmişti.
— Uçamıyor artık, değil mi?
Veigas başını iki yana salladı.
— Hayır. Yeterince beslenemiyor. Köy sırayla besliyor onu ama otuz haneye bölünen bir öğün bir ejderhaya yetmiyor.
Ridargos acıyarak uyuyan ejderhaya baktı bir süre:
— Veigas... Size ne oldu böyle?
Veigas uzun süre sustu. Gözleri yıkık duvarlarda dolaştı, sanki cevabı ufalanan taşların arasında arıyordu.
— Bir zamanlar batının en güçlü hanesiydik. Jagastria 'dan denize kadar uzanan topraklar bize aitti. Yedi yüz yıl hükmettik o topraklara.
Sesi, ezbere anlatılan, hissizleşmiş eski bir hikâyeyi tekrarlar gibiydi.
— Sekiz Yüksek Yıldız'dan biriydik, diye fısıldadı.
--Harp Akademisine başlamadan hemen önceydi. Amcam Eddiga beni Jagastria'ya götürmüştü. Nesillerdir ailemizin sürgün ateşlerinde yalnızca hikâyelerini dinlediğimiz o şehri, ilk kez o gün kendi gözlerimle gördüm
— Anlatıldığı kadar büyük müydü?
--Anlatılanlardan daha büyüktü, Ridargos. İnsan nereye bakacağını şaşırıyordu. Geniş taş caddeler, beyaz mermer saraylar, güneşte parlayan altın kubbeler... Ama bunların hiçbiri şehrin gerçek ihtişamı değildi. Daha ilk bakışta gözlerimi limandan alamadım.
Ridargos hafifçe kaşlarını kaldırdı.
— Limandan mı?
Veigas başını salladı.
— Evet. Çünkü saraylar her büyük şehirde vardır.
Gözleri uzaklara daldı.
— Ama böyle bir liman... Onu her yerde göremezsin.
— Yukarıdan baktığımda suyu görmek bile zordu. Yüzlerce gemi aynı anda demirlemişti. Direkleri öylesine sık yükseliyordu ki uzaktan bakan biri onları orman sanırdı. Dünyanın dört bir yanından gelen tüccarlar rıhtımları dolduruyor; baharatın, ipeğin, demirin ve katranın kokusu rüzgâra karışıyordu.
Veigas başını yavaşça iki yana salladı. Gözleri yeniden yıllar öncesine, denize bakan o uçurumun kenarına döndü.
— Amcam uzun süre limana baktı. Ben sadece hayranlıkla izliyordum. O ise başka bir şey görüyordu.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Sonra omzuma dokundu ve şöyle dedi...
Veigas derin bir nefes aldı.
— "İyi bak, Veigas... Jagastria tek başına bir imparatorluğa bedeldir."
Bir süre ikisi de sustu. Köyü, tepeleri ve tepelerin ardını seyrettiler.
Rüzgâr boşluklarda uğuldamaya devam etti.
— Sonra Riga Seferi geldi.
Ridargos başını hafifçe eğdi. Veigas öfkesini gizlemeye çalışarak:
— İmparator'a olan sadakatimiz yüzünden savaşçılarımızın neredeyse tamamını kuzeye gönderdik. Oraya gidenlerden çok azı dönebildi. Dönemeyenlerin bir kısmıysa denizin ötesinde kaldı. Bugün hâlâ oralarda yaşayan akrabalarımız olduğu söylenir.
Nholin'in ağır, hırıltılı nefesi sessizliği doldurdu. Sanki ejderha da anlatılan bu düşüş hikâyesine kendi acısıyla eşlik ediyordu. Veigas elini kılıcının kabzasına koydu. Bir müddet sessizce bekledi.Kalın pulların ardındaki yorgun kalbin sessini duydu.
Yüzyılların taşıdığı derin bir kayıp...
Bir an için Nholin'in içinde sakladığı feryat ona ulaştı. Ardından o ses bir anda kesildi. Geriye yalnızca yaşlı ejderhanın ağır nefesi kaldı. Veigas gözlerini Nholin ‘den ayırmadan konuştu.
— Asıl darbe ondan sonra geldi. Başını hafifçe eğdi. Yüzüne eski bir acının gölgesi düştü.
— Artron...
Bir an sustu.
— Bir zamanlar bizim kölemizdi. Onu biz eğittik, biz büyüttük. Sonunda ona Yunus Adası'nın valiliğini verdik. Ona kendi kanımızdan biri gibi güvendik.
Sesi ağırlaştı.
— O ise bu güveni kullanıp bize ihanet etti. Jagastria'yı ele geçirdi.
Veigas'ın dudaklarından eski bir ezginin sözleri döküldü:
"Vur eski kölesi, utandır onu,
Bırakma uyusun, uyandır onu..."
Ridargos gözlerini Veigas'ın öfkeli yüzüne dikti.
— Bir şeyi anlamıyorum, dedi yavaşça. Sesi suçlar gibi değil, çözmeye çalışır gibiydi. — Artron'un köleniz olduğunu, sonra onu Yunus Adası'na vali yaptığınızı söyledin. Ama Jagastria dünyanın en büyük limanıydı. Yedi yüz yıllık bir gücün merkezi. Bir ada valisi, bir gecede ordular kurup böyle bir şehri nasıl kuşatabilir? Surları aşacak kuşatma makinelerini, binlerce paralı askeri doyuracak altını... Sadece bir adanın vergileriyle nasıl buldu?
Veigas'ın dudaklarında acı, çok acı bir tebessüm belirdi. Gözlerini ufalanan taşlara çevirdi.
— Biz de uzun yıllar bunu düşündük, Ridargos. Ailemiz çok uzun zaman sonra bazı raporları deşifre etti. Artron altını adadan bulmadı. Altın ona yıllar boyunca, sandıklar dolusu ve gizlice gönderildi.
Ridargos kaşlarını çattı.
— Kim tarafından?
Veigas başını kaldırdı. Gözlerinde sadece keder değil, kabuk bağlamış bir ihanetin izi vardı.
— Bizzat İmparator ve diğer Yüksek Yıldızlar tarafından.
Sessizlik, yıkıntıların arasına ağır bir sis gibi çöktü. Ridargos duruşunu dikleştirdi.
— Neden? diye sordu fısıltıyla. Eriay batının en güçlü hanesiydi, evet. Ama aynı zamanda en sadık olanıydı. Kendi sınırını koruyan, hazinesini dolduran en güçlü müttefikini neden bir kölenin eliyle sırtından vurdu?
— Bizi yok etmek istemediler Ridargos. İmparator sadece fazla güçlendiğimizi düşündü. Ona göre Yüksek Yıldız'ın dengesi bozuluyordu. Bizi öldürmek değil, sadece biraz kanatmak istediler. Dizlerimizin üzerine çöktüğümüzü, gücümüzün tırpanlandığını görmek... Bunun için o köleyi, Artron'u yıllarca sessizce beslediler., ordusunu büyüttüler. Bizi denizin ötesine gönderdiler. Ve biz, kibrimizden bunu hiç fark etmedik.
Ridargos rüzgârın önüne düşürdüğü saçları geri itti.
— Siz döndüğünüzde... İmparator, o sefere kendi uğruna gittiğinizi biliyordu. Buna rağmen neden arkanızda durmadı?
— "İki hanenin iç meselesi," dedi Veigas. Kelimeler ağzından zehir gibi döküldü. — "İmparatorluk bu kavgaya taraf olamaz," dedi.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Sonra yıllarca o şehri geri almak için savaştık. İmparator ise yalnızca vergisini bekledi. Sınırlarımızdaki savaşlardan yorulunca... sonunda Jagastria'yı onlara bıraktı.
Ridargos acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı.
— Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Efendisine ihanet eden bir köle, İmparator'a asla sadık kalmaz.
Veigas'ın gözlerinde ilk kez soğuk bir parıltı belirdi.
— Elli yıl bekledi.
Sesi sertleşti.
— Blurian sınırımıza dayandığında, İmparator'un besleyip büyüttüğü o yılan gerçek yüzünü gösterdi. Artron yüzünü Blurian'a döndü... ve Telaktron'a savaş açtı.
Rüzgâr şiddetlendi, ejderhanın yırtık kanatlarının arasından ıslık çalarak geçti.
— Sonra? diye sordu Ridargos kısık bir sesle.
Veigas bir süre cevap vermedi.
— Sonra… Batı sınırlarının tamamı kaybedildi. Savaş Denizi'ndeki limanlar birer birer düştü. İmparatorluk tarihinin en büyük utancını yaşadı. Eğer Varionlar son anda yetişmeseydi, o köle başkente kadar yürüyecekti.
Veigas derin bir iç çekti. Sonraki yılları düşündü. Ailesinin döktüğü kanları, Jagastria uğruna verilen savaşları ve Telaktron'un kaybettiği toprakları...
Artron, geçen yıllarda Telaktron'u onlarca kez mağlup etmişti. Karşısına çıkan hiçbir güç onu kalıcı olarak kıramıyordu. Çünkü arkasında Savaş Denizi'nin kalbi, dünyanın en büyük ticaret merkezi Jagastria vardı. Ele geçirdiği limanlarda devasa tersaneler kuran Artron, dünyanın en büyük donanmasını inşa etti ve Savaş Denizi'ne hükmetti. Ardından okyanusları aştı, uzak topraklarda büyük koloniler kurdu.
Yok edilen her ordunun, batan her geminin yerine Jagastria'nın bitmek bilmeyen hazinesi sayesinde daha büyüğünü koydu. Bir zamanların küçük ada valisi, sonunda durdurulamaz bir güce dönüşmüştü. Veigas ellerini dizlerine bastırıp yavaşça ayağa kalktı. Dudaklarında karanlık, acı bir tebessüm belirdi.
— Yedi yüz yıllık dostluğu bir köleye değiştiler.
Ridargos cevap vermedi. İkisi de uzun süre sessizce tepeleri seyrettiler. Rüzgâr, yıkıntıların arasından geçip uzaklara doğru ilerliyordu.