İçeriğe geç

2. Bölüm

Aytraion, babasının çıkışından sonra bir müddet sessizce oturdu. Çocuklara baktı. Biri köşede, bir kitabın başında uyukluyordu. Diğeri ise hâlâ kanepede oturmuş, onu izliyordu. Aytraion çocuğun bu garip hareketlerine alışmıştı. Bir müddet bakıştılar.  Çocuk gülümsedi. Onu ilk bulduğunda da Yorin ‘deki yıkıntıların arasında saklanmış, kendisine gülümsüyordu.

 Ne düşünüyordu bu sağır çocuk?

Boş bardağını gösterdi. Çocuk ayağa kalktı. Sobanın üzerinden demliği alıp Aytraion’nun bardağını doldurdu. Tam geri dönecekken Aytraion kolundan tutup onu durdurdu. İşaret diliyle Hagsir’ i odasına çağırmasını anlattı. Çocuk demliği yeniden sobanın üzerine bıraktı ve odadan çıktı.

Aytraion çayını içerken yeniden asıl probleme döndü. Bir ay içinde yeni bir adamı parlatması imkansızdı. Meşru veliaht Abrogodas’ı orduların başına getirmeye mecburdu. Abrogodas sadece bir kumarbazdı. Doğru zarları atmış bir adam. Pekâlâ, babasının da bunu bildiğini düşünüyordu. Onun hedeflediği atılım için büyük bir engele dönüşebilirdi. Tahta geçmeden önce onu kontrolü altına almak zorundaydı. Telaktron yükselecek!

Keşke bu haberi bir yıl önce getirseydin, baba.

Bir yıl önce gelseydi bu haber... Kime yardım eder, kimi parlatırdım?

Razeas olabilir miydi?

Ya da Uien?

Ondan daha iyi isimler vardı. Her prens ömrü boyunca savaşmıyordu. Çoğu bir dönem orduda görev yaptıktan sonra köşesine çekiliyor, sanata veya saray hayatına yöneliyordu. Kseria... Muktedir... Hekzias...

Fakat bunların çoğu tahttan ümidini kesmiş adamlardı. Köşklerinde yaşıyor, balolar ve eğlenceler düzenliyorlardı.

Aytraion, veliaht olamayacağı bir durumda çıkabilecek savaşları düşündü.

Ne korkunç bir yıkım olurdu.

Şu anda yaklaşık iki yüz kırk sekiz prens vardı. Çocuk yaşta olanlar çıkarılsa bile geriye korkunç bir sayı kalıyordu. Taht için veliaht en güvenli yoldu. Tarihte zaman zaman veliahtta karşı da isyan çıkmıştı.  Ordu her zaman veliahttın yanında olmuştu. Halk ise kolay zehirlenirdi. II. Dargos ‘un halkı arkasına alıp yaptığı isyan en büyük örneğiydi. Bu düşüncelerin ortasında kapı çaldı. Aytraion başını kapıya çevirdi. Birkaç dosyayı hızla çekmeceye koydu.

— Girin.

Kapı açıldı. İçeri orta boylu, zayıf ve genç bir adam girdi. Simsiyah saçlarını ensesinde toplamıştı. Kapıyı arkasından sessizce kapattıktan sonra Aytraion'un karşısında durup eğilerek selam verdi.

Üzerinde Aytraion'un giydiği takımın neredeyse aynısı vardı. Beyaz, kusursuz kesimli ceketinin yakaları ve kenarları saf altın tellerle işlenmiş zarif gül motifleriyle süslenmişti. Sol omzundan aşağıya, üzerine Telaktron bayrağı işlenmiş kan kırmızısı bir pelerin dökülüyordu. Siyah kravatının üzerinde de aynı altın güller vardı. Pantolonu da ceketle uyum içindeydi; beyaz kumaşın kenarlarını altın gül işlemeleri süslüyordu.

Aytraion, Hargis'in gecenin bu saatinde bile kusursuz görünmesine şaşırmadı.

— Uyumadığınızı tahmin etmiştim, Binbaşı.

— Tamamlamam gereken işler vardı, efendim.

— Otur.

Hargis pelerinini dikkatlice düzeltti, ardından masanın solundaki koltuğa oturdu. Sırtını dik tuttu ve ellerini dizlerinin üzerine yerleştirerek Aytraion'un konuşmasını bekledi.

— Mengür gitti mi?

—Evet efendim. İki saat önce çıktılar.

—Komisyonlar hazır mı?

—Evet yedi komisyon kuruldu.  Cuma günü yola çıkacaklar. Planladığınız bölgeleri denetleyecekler.

— Komisyonların ehil kimseler olması çok önemli.

—Efendim, seçtiğim komisyon üyelerinin hepsi sizin tedrisatınızdan geçmiş isimler.

Aytraion istediği komisyonların bu kadar erken kurulmasına memnun oldu. Vakit kaybetmeye tahammülü yoktu.

— Tersane işi ne durumda?

— Maddi güçlüklerle karşılaşıyoruz, efendim. Birkaç şirketten yardım talep ettim ancak henüz hedeflediğimiz meblağa ulaşamadık.

Aytraion bir süre sessiz kaldı.

Savaş Denizi'ndeki donanmanın hâli içler acısıydı. İnstegblur'un yüz otuz yıl önce limanlarını basıp donanmalarını yakmasından beri Telaktron, Savaş Denizi'nde bir daha güçlü bir filo kuramamıştı. Selefleri, “Varionlar var zaten,” diyerek donanma bütçesini yıllar boyunca kısmıştı.

Şimdi ise Varion kuşatması yüzünden Telaktron, kuzey topraklarına deniz yoluyla asker gönderemiyordu. Aytraion, Harbiye Nezareti'ne geldiği günden beri donanmayı yeniden kurmayı en büyük hedeflerinden biri olarak görüyordu. Başkentin zenginlerinin bu meseleye kayıtsız kalması ise onun sinirlerini bozuyordu.

— Hedefimizin ne kadarını topladık?

—Levin Svannor yedi milyon bağışladı. Diğerlerinin toplamı da iki milyonu buldu. Hâlâ on iki milyon kadar açığımız var.

Aytraion dudaklarını sıktı.

— Annenle görüştün mü?

Hargis bir anlık gözlerini kaçırdı.  Yine…

— Mineria Hanım, sizin bizzat gelmeniz hâlinde büyük bir meblağ bağışlayacağını söyledi.

Aytraion'un yüzü gerildi. Çay bardağını elinde biraz daha sıkı kavradı. O kadından bir şey istemek zorunda kalmaktan nefret ediyordu. Savaş çıkmamış olsa evleneceklerdi. Aytraion cepheden döndüğünde onun bir Mahtron ile evlendiğini duyduğunda hissettiği ihanet hâlâ zihninin bir köşesinde sızlıyordu. Şimdiyse bu duruma sadece şükrediyordu. Mahtron veliahttı savaşta ölünce, kadın hiç utanmadan Mahtronların baş düşmanı Aserionların veliahdıyla evlenmiş, iki köklü haneyi az daha birbirine kırdırmıştı.

Hargis… kimsenin istemediği o çocuk

Mineria onu harbiyeye getirmiş, sadece "Bu çocuk senin oğlun, sen bak" deyip arkasına bile bakmadan çekip gitmişti. Aytraion o gün çocuğu kabul etmiş ve özenle yetiştirmişti.

Aytraion Hargis’e bir kez bile “oğlum” demedi. Hargis’in gerçekten kendi oğlu olup olmadığını bilmiyordu. Eğer bilseydi, Mahtronların karşısına çıkmaktan çekinmezdi.

—Bunu söylerken onda bir gariplik var mıydı?

— Her zamanki gibiydi.

Aytraion binbaşının ellerinde hafif titremeyi gördü. Aytraion bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Mineria'nın adı geçtiğinde Hargis yıllardır aynı tepkiyi veriyordu.

—Ne talep edebilir?

—Bilemiyorum efendim.

Aytraion birkaç saniye sessiz kaldı. Hargis’in annesi hakkında konuşmak istemediğini anladı. Bu kez üzerine gitmedi ve konuyu değiştirmek için çekmeceden bir liste çıkarıp binbaşına uzattı.

—Bunlar sürmeyi düşündüğüm subaylar.

Hargis uzatılan listeyi alıp sessizce inceledi.

— Affınıza sığınarak bir şey sormak isterim efendim. Burada uzun zamandır bizimle omuz omuza mücadele eden subayların da isimleri var.

—Elbette, onlar da olacak.

—Onlar bizim asil mücadelemizde bize çok destek oldular.

—Evet

— Sürgün edilmelerinin gerekçesini öğrenebilir miyim efendim?

Aytraion, genç adamın bu kararı dostlarını sırtından vurmak gibi algıladığını, içindeki o onurlu askerin bu durumu hazmedemediğini görebiliyordu.

—Çünkü onlar güç nerdeyse orada olan iki yüzlü adamlar. Bizim güçlendiğimizi gördüklerinde zarı bizim üzerimize oynadılar. İyi insanlar olabilirler ancak bir dost asla olamazlar. 

Aytraion, Hargis’in gözlerindeki sessiz kabullenemeyişi izledi.

— Onlar seni kıskanıyorlar. Ama bunu sana karşı kullanmak yerine, seni benim gözüme girmek için kullanıyorlar. Senin üzerinden yükselmeye, benim takdirimi kazanmaya çalışıyorlar.

Hargis sustu.

Aytraion’un bakışları genç adamın göğsündeki İmtiyaz Madalyası’na kaydı.

— Şu altın madalyayı görüyor musun?

Hargis göğsündeki altın madalyaya baktı.

— Evet, efendim.

— Bunu aldığın gün seni o arkadaşlarından kaç kişi tebrik etti?

Hargis birkaç saniye düşündü.

— Kimse

— Onları sadece kıskanç oldukları için değil Hargis; esasen işgal ettikleri o makamları hak etmediklerini bildiğim için sürüyorum.

Hargis bir müddet sessiz kaldı.

— Efendim. Mücadelemizde Kaon’un safında yer alan, bize açıkça düşmanlık eden isimlerin birçoğu listede yok.

—Kaon’un yanındaki o adamlar, bizim yükselişimizi gördüklerinde taraf değiştirmediler. Her şartta, her koşulda bizim karşımızdalardı. Yanlış olduğunu bilmelerine rağmen liderlerine sadakatten asla vazgeçmediler.

Aytraion biraz durdu.

—  Beni sevmek zorunda değiller.  Ben de onları sevmek zorunda değilim. Önemli olan sonuçtur. Emirlerimi yerine getirmekte kusur etmeyeceklerdir.

Hargis başıyla onaylayıp listeyi geri uzattı. Aytraion listeyi geri alırken, ona dünyaya dair kendi telakkisinden bir şey aktarabilmiş olmayı umdu. Listeyi çekmeceye koyduktan sonra cebindeki saate baktı. Saat iki kırktı.

—Acaba Prens Abrogodas evinde midir?

Hargis bu kez hafifçe afalladı. Eliyle alnına düşen saçını düzeltti.

— Evde olması gerekir. Size bir davet göndermişti.

— Ne daveti?

Hargis kısa bir tereddütten sonra cevap verdi.

— Zaferinizi kutlayacakmış. Ben de katılamayacağınızı bildirdim.

Aytraion davetlere pek katılmazdı. Sigara dumanından ve bitmek bilmeyen dedikodulardan nefret ederdi.

— İyi yapmışsın. Böyle boş şeyleri bana getirme.

— Emredersiniz, efendim.

Aytraion'un önüne gelen her yazının ona ulaşması gerekmiyordu. Hargis, kalem müdürü olarak bunların hepsini önce kendisi inceliyor; mektupları, davetleri ve talepleri ayıklıyor, önem taşıyanları topluyor ve Aytraion'un önüne yalnızca gerekli gördüklerini koyuyordu.

— Ben birazdan çıkacağım. Arabam hazırlansın. Bu gece Trien Caddesi’ndeki konağımda olacağım. Önemli bir haber gelirse bana bildir. Çıkabilirsin.

Hargis yavaşça ayağa kalktı.
— Elbette, efendim.
Başını hafifçe eğip eliyle kısa bir selam verdi ve odadan çıktı.

Aytraion yapacağı ziyaret için bazı evrakları çantasına doldurdu. Zihninde konuşma planını birkaç kez tekrar ettikten sonra askılığın yanına gitti. Kalın çuhadan dikilmiş, koyu lacivert redingotunu alıp giydi. Kitabın başında uyuyan çocuğun üstüne bir battaniye örttü. Aytraion deri çantasını aldı ve odadan çıktı. İkinci katın geniş koridorlarında yürürken yandaki ofislere göz atarak ilerlerdi. Çoğu boştu bazılarında ise subaylar uyuyordu. Yalnız koridorun sonundaki Liria’nın ofisinden ışık süzülüyordu. Kapıya yaklaşıp içeri baktı. General Liria, yüz kırk yaşını aşmasına rağmen, bir zamanlar kocasının oturduğu bu ofiste masanın başında çalışıyordu. Ağarmış saçları kusursuzca toplanmış, okuma gözlüklerini takmıştı. Önündeki dosyaların üzerine eğilmiş, düzenli bir şekilde sıralanmış evrakları tek tek inceliyordu. Savaşın başından beri hiç eve gitmemişti. Torunları onu birçok kez evine götürmek istemiş ama kabul etmemişti.

—Çocuk burada mı?

Liria hışımla başını kaldırdı.

— O nun bir ismi var

Aslında yoktu. Liria ona sadece bu isimle hitap ediyordu.

—Raphergar

Bir köleye geçmiş bir imparator adıyla hitap etmek. Aytraion bunu garipsediğinden kullanmıyordu.

—Masanın altında uyuyor. Koridordan geçerken gördüm. Gecenin bu saatinde uyuması gerekiyor.

—Senin de uyuman gerekiyor.

—Ben böyle iyiyim.

—Neyse ben gidiyorum kolay gelsin.

Merdivenlerden alt kata indi. Tüm dairelerin lambaları yanıyordu. İçerilerden yoğun bir tütün kokusu yükseliyordu. İmparatorluğun on iki büyük ordusundan ve sayısız kalesinden gelen emirler, raporlar ve haberler burada toplanıyordu. Subaylar masalarının başında evraklarını kaleme alıyor, bazıları haritaların üzerine eğilmiş konuşuyordu.

Aytraion koridordan geçerken birkaç subay başını kaldırıp onu selamladı. O da başıyla karşılık vererek yoluna devam etti.

Sonra tanıdık bir yüz gördü. Yıllar önce ders verdiği öğrencilerinden biriydi. Şimdi masasının başında, rütbeli bir subay olarak emirleri inceliyordu. Aytraion onu görünce istemsizce gururlandı.

Nezaretin ana kapısından çıktığında soğuk havayı içine çekip bulutsuz gökyüzündeki yıldızlara baktı. Yıldız takımlarından bazılarını saydı. Küçüklüğünden beri o yıldızlara ulaşmak isterdi.

 Kapının önünde onu kapalı, ağır yaylı bir araba bekliyordu. Aytraion arabaya bindi. Kapı kapandığında dışarıdaki soğuk kesildi.

— Prens Abrogodas de Telaktron'un evine. Kenar mahallelerden gidelim. Meydana yaklaşma.

— Emredersiniz, efendim