Mart ayının ortasında, soğuk geçen kışın ardından Telaktron İmparatorluğu’nun başkentinde garip bir heyecan vardı. Kışın sert rüzgârları yerini daha ılık esintilere bırakmış, günün son ışıkları şehrin altın kubbeleri ve beyaz mermer kuleleri üzerinde parlıyordu. Fakat bugün başkenti dolduran sıcaklık yalnızca baharın gelişi değildi.
Üçlü İttifak’ın güney kolu İnstegblur’un mağlup edilişi, göğü yırtan coşkulu nidalarla kutlanıyordu. Şehrin bulutları delen altın savaş anıtları, rüzgârın şiddetiyle dalgalanan devasa sancaklarla donatılmıştı. Kan kırmızısı kumaşların üzerindeki altın işlemeli çift başlı kartallar, gökyüzünde adeta yeniden can buluyor; bir pençesindeki kılıç ve diğerindeki terazi, batan güneşin altında parlayarak imparatorluğun iki bin üç yüz yıllık gücünü ve adalet anlayışını tüm kıtaya ilan ediyordu.
Aşağıda, mermer döşeli devasa meydanlarda altın zırhları göz alan imparatorluk muhafızları, savaş borularının ritmiyle yeri döverek ilerliyordu. Sokaklara taşan, binlerce insan, asırlık imparatorluk marşlarını tek bir gırtlaktan çıkarcasına kükrüyor; çocuklar ellerindeki flamaları bir oraya bir buraya sallayarak, "Aytraion çok yaşa! Telaktron çok yaşa!" diye bağırıyordu.
Fakat o ismin sahibi, bu sağır edici ihtişamın çok uzağında, Harbiye Nezareti'nin merkez dairesinde, devasa ceviz masasının ardında, üzerine yığılmış strateji haritaları ve savaş raporlarının arasında adeta kaybolmuştu. Odanın sessizliği, dışarıdaki kıyameti andıran coşkuyla alay eder gibiydi. Kuzeybatı Cephesi'nde süren savaş için hangi vilayetlerden ne kadar asker celp edileceği, hangilerinin yeni asker yükümlülüğünden muaf tutulacağı, kurulacak özel birliklerin teşkili, eğitimleri, erzak ve ilaç ihtiyaçları...
Zihni bu sonu gelmez hesapların arasında sürüklenirken, kapıya vurulan sert darbeler düşüncelerini böldü.
— Girin.
Kapı yavaşça açıldı. Sobayı yakmaya çalışan köleler kapıya bakıp gülümsediler. İçeriye yirmi sekiz yaşlarında, uzun, zayıf bir adam girdi. Yukarı çevrilmiş bıyığı ile karargâhtaki herkesten rahatça ayrılan Mengür ’dü bu. Güneye, savaşa giderken diğer cepheleri vekil olarak o yönetmişti. Mengür verilen görevleri sorgulamadan, mutlak bir sadakatle yerine getirirdi. Onu tanımayan birinin yüzünü okuyup ne düşündüğünü anlaması imkânsızdı. İşinde ondan daha yeteneklileri bulunabilirdi belki; ama Aytraion için o, yeri geldiğinde gözünü kırpmadan hatasını söyleyebilecek paha biçilmez bir dosttu.
—Verdiğiniz görevi bitirdim efendim.
— Ne çabuk!
— Zaten tutuğum dosyalardı. Sadece sır kasasındaki delilerle birleştirdim.
—Ayakta kalma otur.
—Teşekkür ederim efendim.
Mengür, elindeki kırmızı dosyaları masaya bırakıp her zamanki yerine, devasa masanın sağındaki sandalyeye oturdu. Tam bu sırada uzaklardan bir topçu ateşi duyuldu. Kendi emrinin açıkça çiğnenmesine duyduğu o sessiz, buz gibi öfke yüzüne yavaşça yayıldı.
Aytraion, camdan dışarıdaki şuursuz kalabalığı işaret ederek:
— Şehir valisine kutlama istemediğimi söylemedin mi?
Mengür, yukarı kıvrılan uçlarıyla dikkat çeken bıyığını parmağıyla hafifçe aşağı bastırıp düzeltti. Sekiz yıldır onunla omuz omuza olan Aytraion, bu ufak mimiğin ardında bir kriz yattığını anında anladı.
— Çekinme, söyle dostum.
Mengür iç çekerek ceketinin iç cebinden mühürlü bir kâğıt çıkardı.
— Söyledim. Ama o zavallı adam senin gazabından öyle korkmuş ki, karşımıza çıkıp kutlamaları iptal edemeyeceğini söylemeye bile cesaret edemedi. Aklınca arkasına sığınıp 'Benim suçum yok, emir büyük yerden' demek için bize bu tebligatı yollamış.
Mengür kâğıdı masaya bırakmak ya da Aytraion uzatmak yerine elinde tutmaya devam etti. Bürokratik zırvaları atlayarak hızla özetledi: — Mareşal Tutsara 'dan inen kesin emir. Karedar 'dan beri matemdeymişiz, halkın umuda ihtiyacı varmış...
Mengür burada duraksadı tebligatı ikiye katlayıp cebine kaldırdı. Aytraion, dostunun bu bilinçli hamlesini anında fark etti. Mengür belli ki komutanının o zehirli satırları kendi gözleriyle okuyup öfkesine yenik düşmesini istemiyordu. Tebligatı cebine kaldırdı ve Aytraion ‘un gözlerinin içine bakarak, mektuptaki satırları ezberden, tek kelimesini bile yumuşatmadan tok bir sesle aktardı.
— "Asıl kırgınlığı, kendi nizamında bir çocuğun sözünün devlet işlerine yön verebilmiş olmasıymış. Senin savaşların yalnızca kılıçla kazanıldığını sandığını, oysa insanlara umut vermeden onları yönetemeyeceğini söylüyor." Anlayacağın dostum, vali ikinizin arasında kalmaktan korkuyor. O kutlamalar yapılacak.
Aytraion, masanın altındaki elini hafifçe sıktı. Tutsara... İmparatorluğun elindeki en ölümcül silahlardan biri, geçmişinde kazandığı sekiz büyük savaşla efsaneleşmiş, imparatora sadakati asla sorgulanamayacak kudretli mareşal. Asla bir hain değildi. Aytraion göre başkentin siyaseti, baloları ve şölenleri; ömrünü cephelerde geçirmiş Tutsara 'yı efsanevi bir askerden, kendini neredeyse yarı tanrı sanan, gerçeklikten kopmuş bir adama dönüştürmüştü. Artık onun için savaş, masasına gelen bir kâğıt parçasından ibaretti. Aytraion ’un dudaklarında zehir gibi, aşağılayıcı bir tebessüm belirdi. Affedin yüce Mareşal, diye geçirdi içinden. Elini gevşetip karşısındaki dostuna baktı. Mengür ’ün bu zehir zemberek sözleri eğip bükmeden, en ufak bir yumuşatma yapmadan olduğu gibi yüzüne söylemesini her zaman takdir etmişti. Sekiz yıldır sırt sırta verdiği bu adamın dürüstlüğü, başkentin karanlığında çok daha kıymetliydi.
Hafifçe arkasına yaslandı, bakışları masadaki savaş haritalarına kayarken gözlerinde keskin bir parıltı belirdi.
—Bir gün ona bu laflarını hatırlatacağım.
Mengür, elini masadaki kalın yolsuzluk dosyalarının üzerine koyup usulca vurdu.
— Muhakkak efendim, dedi tok bir sesle. — Ama o gün geldiğinde onun sözleri değil, sizin bugün keseceğiniz çürük dallar hatırlanacak.
Aytraion, dostunun bu sözleri üzerine derin bir nefes alıp başını salladı. Önüne çekip açtığı dosyaları hızlıca kontrol etmeye başladı. İki tanesini kenara ayırdıktan sonra sesindeki o tehlikeli sakinliğe geri döndü:
—Mahdes için bu kadarı ipe yeter. Dosyalarını sabah erkenden mahkemeye götür. Akşam onun adalet binasının önündeki incir ağacında asıldığı haberi gelmeden içim rahat etmez. Bu yolsuzlukla alakası olan herkesin hesap vermesini istiyorum.
Mahdes, başkentin en büyük ticaret şirketinin sahibiydi. Selefi Kaon'un kardeşi, Nima'nın ise babasıydı. Aytraion'un Nima ile yaptığı evlilik de en başından beri karargâhta güç kazanmak ve bu aile hakkındaki şüphelerini doğrulamak için yapılmıştı. Ancak zamanla Mahdes'in yalnızca zengin bir tüccar olmadığını anladı. Devleti kendi malı gibi görüyor, limanlardan mahkemelere kadar uzanan nüfuzuyla kanunları satın alabileceğini sanıyordu. Selefinin koruması sayesinde yıllarca kimse ona dokunamamıştı. Korsanlara satılan toplar, usulsüz liman ihaleleri ve zimmete geçirilen vergiler... Dosyanın her sayfası, imparatorluğun nasıl içeriden çürütüldüğünü gözler önüne seriyordu. Aytraion, önündeki dosyaya bakarken artık karşısında kayınpederini değil, devlete ihanet etmiş bir suçluyu görüyordu. Şimdi ise yeni bir düzen kuruyordu; adaletin, çürümüşlerin kim olduğuna bakmaksızın ayıklandığı bir düzen.
—Emredersiniz efendim.
--Şu diğer dosyalardakileri de uzak kolonilerimize sürün. İsimlerini bile duymak istemiyorum. Kaon ‘nun dosyası’ ne durumda?
Mengür biraz yorgun bir şekilde
-- Selefiniz düşündüğümüzden çok daha karanlık işler yapmış gibi görünüyor.
-- Gerekirse bende gelirim. Sır Kasasını beraber inceleriz. Herkes Kaon ‘nun da nasıl bir hain olduğunu görsün.
Mengür başıyla onayladı. Aralarına kısa ama ağır bir sessizlik çöktü. Sessizlik uzamadan Mengür yeniden konuştu:
---İkindi vakti kuzey cephesinden bir mektup geldi efendim.
— Kimden?
— Mareşal Remus de Fulmen'den efendim.
Mareşaller içerisinde görevini hakkıyla yapan, iyi bir adamdı Remus. İmparatorluğa nesillerdir hizmet etmiş, saygınlığıyla bilinen o köklü Fulmen ailesinden geliyordu. Doğu’nun ücra bir köyünden gelen, yozlaşmış Mareşal Tutsara ‘nın tam aksine; Remus asaletini makamında değil, kalbinde taşıyordu. Aytraion ‘nun küçüklüğünden beri hayran olduğu bu adama duyduğu sarsılmaz saygının temeli basitti: İkisi de İmparatorluğa aynı derin sevgiyle bağlıydı.
Mengür, dosyaların arasından mektubu çıkarıp ona verdi.
7 Mart 8719, Nitrega
İmparatorun Başkomutan Vekili Aytraion 'a,
Harbiye Nazırlığına tayininizi tebrik ederim. Harpte gösterdiğiniz muvaffakiyetler beni ziyadesiyle mesrur eyledi. Sizden mühim bir ricam olacaktır: Selefinizin bu cepheye gönderdiği iş bilmez, kayrılmış ahmakları derhal değiştirmeniz.
Mektubun devamında Mareşal'in bazı kumandanlar hakkında sarf ettiği pek de nezaketli sayılamayacak ifadelerin ardından:
Retrien olacak o ahmak herif, bir aydır şu dağları aşamadı. O adam, prens olduğu için Tanrı'ya şükretsin! Daha geçen hafta, sırf garnizon kumandanı düşmanın nehri geçtiği haberini ciddiye almadığı için aşılmaz denilen Tria Kalesi'ni kaybettik.
Bu adamlar düşmanı korkutur mu bilmem; fakat Tanrı şahidimdir ki beni fazlasıyla korkutuyorlar!
Bu kifayetsizler yüzünden cephe hattımız ciddi bir tehlike altındadır. Sizden ivedilikle tecrübeli subaylar ve takviye kuvvet sevk etmenizi talep ediyorum.
Desteğinizi esirgemeyeceğinize olan itimadımla, şimdiden teşekkürlerimi sunarım
Mareşal Remus de Fulmen
Mektubu düşünceli bir şekilde katlayıp masaya geri koydu. Sonra çekmeceden bir liste çıkarıp listeyi Mengür’ e uzattı.
-- Dün gelen Yüksek Yıldız Hadrianus’un mektubunun benzeri. Bende sabahtan beri bu konuyu düşünüyordum.
Mengür listeye göz gezdirirken
--İsimleri yarın bir daha tartışırız salonda. Sen bu isimlerin durumlarını öğren.
--Emredersiniz. Takviye ordu işi nasıl olacak efendim
--Düşündüğüm bazı çözümler var. Onları da yarın değerlendiririz.
Mengür başıyla onayladıktan sonra
-- O zaman izinizle ben bu isimlerin şu an ki durumunu araştırayım.
--Teşekkür ederim dostum. Çıkabilirsin.
Adam eğilip selam verdi. Dosyaları toplayıp kucağına aldıktan sonra ağır adımlarla odadan çıktı.
Aytraion, şehre daha dün dönmüş olmasına rağmen evinin kapısından içeri adım atmaya bile fırsat bulamamıştı. Atından iner inmez doğruca saraya çağrılmış; Mareşal Mnerien Varion de Telaktron tarafından taltif edilmiş, ardından imparatorun fermanıyla Harbiye Nazırlığına atanmış ve devam eden savaş süresince Başkomutan Vekili ilan edilmişti. O ihtişamlı ama boğucu törenin hemen ardından Harbiye Nezaretine geçmek zorunda kalmıştı. Burada da mesaisi hafiflememişti. Ardı arkası kesilmeyen dalkavukların tebriklerini kabul etmiş, sayısız mektuba cevap vermiş; ardından Kuzey Cephesi'nin durumu hakkında saatler süren, hararetli ve bitmek bilmeyen toplantılara başkanlık etmişti.
Burnunda tüten kızının masum kokusu, aylar boyunca içinde büyüyen özlem, günlerin yol yorgunluğu ve bu devasa ceviz masanın ardında aralıksız çalışmanın verdiği ağır bitkinlik... Hepsi üst üste binince derin bir nefes aldı. İşleri henüz tamamen bitmemişti; ama nihayet akşam olmuştu. Masasında kalan son birkaç pürüzü de hallettikten sonra, aylar sonra ilk kez evine, ailesine ve özlemini çektiği huzura kavuşabilecekti.
Bedeni artık isyan ediyordu. Ağır sandalyeden yavaşça doğrulurken tutulmuş belini iki eliyle kavrayıp geriye doğru hafifçe esnedi. Omurgasından yükselen kuru çıtırtılar odanın sessizliğinde yankılanırken, kaslarına çöken taş kesilmiş gerginlik bir anlığına gevşedi. Ardından omuzlarına çöken görünmez yükü de beraberinde taşıyarak masasından uzaklaştı ve ağır adımlarla karargâhın penceresine yöneldi. Camın ardından, başkentin nispeten sakin dış mahallelerinden birine açılan taş sokağı seyre daldı. Burası merkezdeki mahşeri kalabalığın ve görkemli anıtların uzağındaydı; ama zaferin coşkusu çoktan buraya da ulaşmıştı. Komşular kapılarının önünde sohbet ediyor, çocuklar omuz omuza eski imparatorluk şarkıları söyleyerek neşe içinde ana meydana doğru ilerliyordu. İnsanların yüzlerine uzun zamandır çökmüş o yorgun ve solgun ifade silinmiş, yerini yıllardır hasret kaldıkları içten bir sevince bırakmıştı.
Aytraion bu manzaraya bakarken, Mengür'ün biraz önce okuduğu o tebligatı anımsadı. Dudakları hafifçe kıvrıldı. Mareşal Tutsara haklıydı... En azından bu konuda. İhtiyar mareşalin halkı sevdiğine hiçbir zaman inanmamıştı. Onun gözünde insanlar, korunması gereken canlardan çok devleti ayakta tutan sütunlardı. Fakat Tutsara’nın niyetindeki o kibre rağmen vardığı sonuç doğruydu: Bu insanların gerçekten de umuda ihtiyacı vardı.
Zihni usulca üç yıl öncesine, Karedar Seferi'nin o karanlık günlerine kaydı.
Her şey Rez Kanyonu'nda başlamıştı.
İmparatorluğun en değerli ejderhalarından Beyaz Cevher düşürülmüş, Karedar'ın eline geçmişti. Karşılığında istedikleri şey ise Ffendir'di. Bir ejderhaya karşılık bir şehir...
Başkent bunu pazarlık değil, imparatorluğun onuruna vurulmuş bir tokat olarak görmüştü.
En büyük hata da buydu.
Kaon ve Harbiye Nezareti'ndeki kurmayları, bunu hâlâ eski bir vilayetin başkaldırısı sanıyordu. Oysa Karedar, yarım yüzyıl önce Telaktron' un bir vilayetiyken kopmuş, yıllardır bugünü hazırlıyordu. Ve şimdi, ferasetli komutanları o kanyonu bir cehenneme çevirmişti.
Rez Kanyonu'na giden her geçit ölüm tuzağına dönüştürülmüştü. Arazi tamamen aleyhlerineydi. İlerleyen her birlik daha hedefe varmadan pusularla parçalanıyor, ikmal kolları imha ediliyor, geriye yalnızca yeni kayıp raporları dönüyordu.
Ama nezaret aynı emri vermeye devam etti.
Yeni birlikler gönderilsin.
Her bozgunun ardından biraz daha büyük bir ordu sevk edildi. Sanki asker sayısı arttıkça arazi de onların lehine dönecekti.
Ölenler kendi evlatları değildi ne de olsa.
Sonunda Rez Kanyonu'nun içindeki birlikler tamamen kuşatıldı.
Erzak bitiyordu. Yaralılar ilaç bekliyordu. Mühimmat tükeniyordu. Yardım ise bir türlü ulaşamıyordu.
Aytraion'a verilen görev kuşatmayı yarmak değildi.
İçerideki askerlere ilaç ve takviye ulaştıracak bir koridor açmaktı.
Zaman kazanmak için orman yolunu seçmişti.
Famasev tam da bunu bekliyormuş.
...
Yenilmek...
Emrindeki askerlerin cesetlerini geride bırakıp geri çekilme emri vermek...
O gün kendine tek bir mazeret bile üretmemişti.
Yanlış karar vermişti.
Bedelini askerleri ödemişti.
Üç yıl boyunca o günü defalarca zihninde yeniden yaşadı. Her hatasını tek tek inceledi. Aynı hatayı bir daha yapmamak için hem bedenini hem zihnini yeniden eğitti.
On iki cepheden yalnızca biri hedefe ulaşabilmişti. Abrogodas, günler süren çarpışmaların ardından Rez Kanyonu'na ulaşmış, Beyaz Cevher'i ve kuşatma altındaki birlikleri kurtarmıştı.
Ne acıydı ki, Zhair bunu hiçbir zaman öğrenemedi.
Kanyonla bütün irtibat kesilmişti. Günlerdir tek bir haber ulaşmıyordu. Başkomutanlığı temsil eden Doğu Orduları Kumandanı Zhair, son kurtarma kuvvetinin de yok olduğuna hükmetti.
Beklemedi.
Karedar'ın şartlarını kabul etti.
Sonunda Ffendir verildi.
Yüz otuz binden fazla asker öldü.
Karedar ‘da kaybedilen şey yalnızca Ffendir değildi. Asıl kaybedilen, Telaktron ‘un yüzyıllardır taşıdığı yenilmezlik inancı ve halkın umuduydu.
Üçlü İttifak'ın cesareti de işte o gün doğmuştu.
Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi.
Camdaki buğu yavaşça dağıldı.
Aşağıda çocukların söylediği eski imparatorluk şarkısı rüzgârla birlikte odasına kadar ulaştı.
— Bu zafere... diye fısıldadı.
Kısa bir sessizliğin ardından gözlerini meydandan ayırmadan ekledi:
— Gerçekten ihtiyacımız vardı.
Aytraion pencereden ayrılıp masasına döndü ve kalan son dosyaları önüne çekti. Kalemi eline aldığı an, parşömendeki satırlar birbirine girmeye başladı. Zihni inatla direnmeye çalışsa da bedeni günlerin birikmiş yorgunluğuna teslim oluyordu. Göz kapakları kurşun gibi ağırlaştı, etraftaki sesler yavaşça boğuk bir uğultuya dönüştü. Başı usulca kolunun üzerine düştü ve zihni hızla derin bir karanlığa gömüldü.
Kapıya vurulan tok, üst üste tıklatma sesleri onu bu uykudan çekip çıkardı. Gözlerini ağır ağır araladığında boynunun kaskatı kesildiğini hissetti. Üzerine örtülmüş bataniyeyi yere attı. Bakışları doğrudan duvardaki saate kaydı. Gece yarısı çoktan geçmişti; masanın üzerinde tam altı saat uyuyakalmıştı. Karısına bu akşam nihayet evde olacağına dair verdiği sözü hatırlayınca göğsüne ağır bir suçluluk hissi oturdu. Yine sözünü tutamamıştı.
Daha yüzünü bile sıvazlayıp tam olarak kendine gelemeden, tıklatılan ağır meşe kapı aceleyle açıldı. İçeri giren muhafızın yüzünde bariz bir endişe okunuyordu. Komutanını masada sağ salim görünce tuttuğu nefesi verip hızla topuk selamı çaktı:
— Efendim, uzun süre ses vermeyince endişelendim. Muhterem babanız Vlinair de Telaktron geldiler. Şu an binanın dışında bekliyorlar, sizinle görüşmek istiyorlar, dedi.
Aytraion acele etmedi. Yavaşça doğrulup köşedeki kanepede birbirine sokulmuş hâlde uyuyan köle çocuklara doğru adımladı. Omuzlarını hafifçe dürtmesiyle çocuklar irkilerek gözlerini ovuşturdular. Aytraion ‘u ayakta gördüklerinde ise uykuları anında dağıldı ve hızla toparlanıp dikildiler. Aytraion çocuklardan birine dönüp işaret diliyle iki kişilik yemek hazırlamasını tembihledi. Diğerine ise misafir geleceğini, battaniyeleri kaldırmasını ve çay demlemesini anlattı. Ardından, kapıda esas duruşta sessizce bekleyen muhafıza dönüp emrini verdi:
— İçeri alın
Köle çocuk emri alır almaz muhafızın yanından geçip mutfağa doğru koştu. Muhafız saygıyla eğilip dışarı çıktığında, ağır ahşap kapı kapandı. Aytraion masanın üzerindeki özel notlarını ve gizli olan kitapları hızla toparladı. Hepsini kilitli çekmeceye koyup anahtarı cebine attı. Karşısındaki babası bile olsa, bu belgeler imparatorluğun mahremiyetiydi.
Beş yıldır görmediği adam tam desteğine ihtiyacı olduğu bir zamanda yanına geliyordu. Vlinair onun öz babası değildi belki ama onu büyüten, adam eden kişiydi. Otuz dört yıl önce hayallerini anlattığında babasının nasıl hiddetlendiğini hatırladı. Şimdi Harbiye Nazırı makamını, omuzlarına çöken yükü ve başkentin entrikalarını düşündükçe, içinden buruk bir düşünce geçti: Keşke o gün yalvarışlarımı umursamasaydı...
Ancak bu zayıflık anını anında zihninden söküp attı. Bakışlarını kapıya dikti, omuzlarını dikleştirdi. Kendi yolunu kendisi seçmişti ve bedeli ne olursa olsun dışarıya karşı en ufak bir tereddüt gösteremezdi.
Koridordaki ağır ayak sesleri kapının önünde durdu. Birkaç saniye sonra kapı tekrar aralandı. Odaya uzun, simsiyah bir silüet adım attı. Odanın havası bir anda ağırlaştı; sanki içeri giren adamla birlikte duvarlar daralmış, havadaki oksijen çekilmişti. Yerdeki tahtalar adamın ağır çizmeleri altında gıcırdarken, odada kalan diğer köle çocuk neyle karşı karşıya olduğunu anlamanın dehşetiyle görünmez olmak istercesine köşeye sindi. Aytraion bile beş yıldır görmediği bu gölgenin heybeti karşısında bir an ne hissetmesi gerektiğini bilemedi. Simsiyah giysileri, asker tıraşlı saçları ve girdiği her yere ölümün soğukluğunu taşıyan duruşuyla İnfaz Birliği’nin kurucusu tam karşılarındaydı. Vlinair’in kahverengi gözleri ilk olarak köşede sobaya odun atan köle çocuğa takıldı.
— Rahat olabilirsin baba —diye kesti sözünü Aytrion. — Kölelerim sağır ve dilsizdir. Onları ben yetiştirdim. Burada konuşulan hiçbir şey dışarı çıkmaz.
Aytraion adım atıp babasına sarıldı. Kucaklaştıkları an içini derin bir rahatlama kapladı. Babası hâlen diri, güçlü ve sapasağlamdı; aradan geçen yıllar gövdesinden de ruhundan da hiçbir şey eksiltmemişti. Telaktron yetimlerinin babası karşısında hâlâ bir dağ gibi duruyordu. Vlinair geri çekilip ceketinin düğmelerini çözdü. Ağır, siyah ceketini omuzlarından kaydırıp köşede korkudan sinmiş duran çocuğa doğru uzattı. Aytraion, köle çocuğunun gözlerindeki o ham korkuyu net bir şekilde görebiliyordu. Çocuk duymuyordu ama odanın değişen havasını bir hayvan sezgisiyle hissetmişti. Çekingen adımlarla yaklaşıp ceketi almak için uzandığında gözlerini sıkıca yumdu; sanki her an bir darbe bekliyordu. Ancak beklediği darbe gelmedi. Vlinair, savaşlardan ve kılıç kabzalarından nasır tutmuş o ağır sağ elini yavaşça kaldırdı ve çocuğun titreyen başına koydu. Parmakları, çocuğun düz saçlarının arasında şefkatli, neredeyse unutulmuş bir alışkanlıkla gezindi. Aytraion çocuğun omuzlarındaki o kas kasılmasının yavaşça gevşediğini, gözlerindeki panik dalgasının yerini temkinli bir rahatlamaya bıraktığını fark etti. Vlinair’in babacan varlığı, konuşmadan bile odadaki o ölümcül baskıyı kırmaya yetmişti. Çocuk siyah ceketi köşedeki askılığa özenle astı. Ardından masaya geçip iki bardağı da sakince çayla doldurdu; birini Aytraion ‘un önüne, diğerini ise saygıyla eğilerek Vlinair’in önüne bıraktı. Görevini bitirip odanın diğer köşesine çekildiğinde, Aytraion çocuğun artık titremediğini, sadece sessiz bir itaatle köşede beklediğini süzdü. Vlinair sıcak çaydan bir yudum aldı, dumanı tüten bardağı masaya bırakırken bakışlarını Aytraion’a dikti:
— Nasılsın Aytraion? Nima ve torunum nasıl?
— İyiyim baba —dedi Aytraion. — Onlar da iyiler. İstersen eve geçelim, orada rahat konuşuruz.
Vlinair başını hafifçe iki yana salladı, gözlerinde üzgün bir ifade vardı.
— Bu şehirde çok kalmayacağım oğlum. Sabah gidebilirim.
Aytraion babasının başkent ile ilgili durumunu bildiğinden çok üstelemenin manasız olduğunu biliyordu.
-- Yeni görevini tebrik ederim. Annen bana gazete’ de kazandığın zaferin haberini gösterdiğinde çok sevindik.
Aytraion babasının yüzündeki o nadir gurur ifadesini görünce hafifçe tebessüm etti.
— Teşekkür ederim baba. Sadece görevimi yaptım ama annemin bunu görmesine sevindim.
Vlinair başıyla onayladıktan sonra yüzündeki o yumuşak ifade yavaşça silindi; gözlerindeki hüzün ve acelecilik yeniden ağırlığını koydu.
-- Seni yorgun gördüm. Başkentin siyaseti seni yoruyor mu?
— Alıştım artık bu pisliğe
--Yeni işlerine alıştın mı?
— Zaten iki yıldır ihtiyarın bütün işlerini ben çekip çeviriyordum. Harbiye Nezareti'nin yükü uzun zamandır benim omuzlarımdaydı, yani değişen pek bir şey yok.
Vlinair, ona pek katılmıyormuş gibi başını hafifçe salladı.
— Harbiye ile bunu bir tutma. Orada başkasının gölgesinde iş yürütüyordun. Şimdi ise alacağın her karar doğrudan İmparator'un mührünü taşıyacak. Başkomutan Vekilliği bambaşka bir yüktür.
— Zamanla buna da alışırız artık, diyerek hafif bir tebessümle konuyu geçiştirdi.
Vlinair bir an duraksadı. Aytraion, babasının bakışlarının odanın içinde ağır ağır gezindiğini hissetti.
— Seni keşke hiç Kaon’un yanına vermeseydim oğlum... Buralara kadar geleceğini, bu kadar yükseleceğini bilemezdim. Şimdi o sırtlandığın yükün altında ezileceksin diye ödüm kopuyor.
— Ben yükselmedim. Hesap vermeye korkan ahmaklar yüzünden İmparatorluğun standartları düştü. Benden daha iyi olan birçok cesur ve bilge adam bitmek bilmeyen savaşlarda öldü. Şimdi ise sancak yere düştüğünde, onu tutan eller benimkiler oldu.
-- Bunların hepsini ardında bırak. Birlikte eve dönelim doğuda kalemizde tüm entrikalardan uzak bir hayat yaşarız. Annen, kardeşlerin seni çok özledi.
-- Elbette sizin yanı başınızda olmak, özgür olmak isterdim. Sizin yanınızda kalsaydım eğer Tanrı’nın bana bahşettiği bu gücü heba etmiş olurdum. İmparatorluğun sorumlulukları omuzlarımdayken sırtımı dönmek, sadece size değil, bu toprakların geleceğine de ihanet olur. Ben kaderimden kaçamam; bu zırhı giydiysem, göğsümde taşımaya da mecburum.
Aytraion’un bu keskin sözlerinden sonra Vlinair derin bir sessizliğe gömüldü. Bu uzun, ağır sessizlik odadaki havayı adeta dondurdu. İkisi de bir süre konuşmadı; Vlinair, birşeyleri kabullenmeye çalışır gibi önüne baktı. Nihayet çayından ağır bir yudum alıp sessizliği bozdu:
— Tanrı sana yardımcı olsun oğlum. Seni bu kararından döndürmeyi umarak buraya gelmiştim... Ama görüyorum ki o zırh sadece bedenine değil, ruhuna da oturmuş.
Vlinair oturduğu sandalyede dikleşti. Elini yeleğinin iç cebine atıp, kumaşa sarılı, ağır bir nesne çıkardı. Ahşap masanın üzerine bıraktığında çıkan tok ses odada yankılandı. Kumaşı yavaşça geriye sıyırdı.
— Kırk sekiz yıl önce seni karların içinde bulduğumda, yaşayıp yaşamayacağından bile emin değildim. Şimdi ise koskoca imparatorluğun sancağını tutuyorsun. Madem o sancağı bırakmaya niyetin yok... o zaman bu yükü taşırken tek başına olmadığını hatırla.
Vlinair kutunun üstündeki bezi tamamen açtı. Kutunun üstünde Atheris motif edilmişti. Kutuyu ona doğru eliyle itti.
-- Bu senin için oğlum
Aytraion kutunun üzerindeki yılanın kafasını hafifçe kaldırarak kapağı açtığında derinlerinde garip bir boşluk hissetti. Kutunun içinde dikdörtgen prizma şeklinde berrak bir cam ve içinde su terazisindeki o renksiz sıvıyı andıran bir madde vardı. O, anın olağan akışında çevresindeki ruhsal akımları, kılıçların yaydığı o hafif titreşimleri her zaman kalbinde hissederdi; fakat şimdi... etraftaki her şey adeta buz kesmişti. Havadaki o görünmez frekans bir anda bıçak gibi kesilmiş, kalbindeki o keskin radar körleşmişti. Odayı korkunç bir hissizlik ve sağır edici bir sessizlik bürüdü.
Bu cam parçasında ne var böyle? diye geçirdi içinden Aytraion. Sanki... etraftaki her şeyi kör eden bir kara delik gibi.
Aytraion kaşlarını çatıp şaşkınlıkla kutuya bakarken, Vlinair sevecen bir ses tonuyla açıklamaya başladı:
— Ne hissediyorsun biliyorum oğlum. Hiçbir şey, değil mi? Normalde yüksek seviye bir kılıç ustası havadaki o ruh akımlarını, en ufak bir titreşimi ve muhtemel tehditleri hisseder. Kutu açıldığı zaman ise yaklaşık 9 metre çapında bir kürede bunların hepsi yok olur.
Aytraion gözlerini cam parçasına dikti, sesi gergindi: — Tanrı aşkına nedir bu güç? Kılıcımdan en ufak bir his alamıyorum. Ruhum bir hiçliğe hapsolmuş gibi.
— Bu, yeryüzünün en derinlerinden çıkarılmış bir parça Atheris Sönümü... Kılıçların ardındaki o kudretli güç değirmeninin kalbine damlayan bir zehir gibi düşünebilirsin. Çarkların nasıl bir ritimle attığını biliyorsun; bu kutu açıldığı an, onun varlığı çarkların dönüşünü bu alanda tamamen durdurur. Kılıçlarımızın değirmeni ve kalbimiz zaman içinde birbiri ile bütünleşir. Kılıçların üstün teknikleri zihin müdahaleleri, zaman ve mekânı etkileyen, çevreyi kontrol eden her güç bu hiçlikte ölür. Bütün düşmanlarını o yapay güçlerinden arındırır; onları hilelerini bir kenara bırakıp saf bilek gücüyle, çıplak bir kılıçla senin karşısına çıkmaya mecbur bırakır.
Aytraion, zihni bu akıl almaz anomaliyi kavramaya çalışırken bir an duraksadı. Bütün bir ömrü kılıçların yaydığı o frekansla, ruhun akışıyla savaşarak geçirmiş bir adam için bu, doğanın kanunlarına meydan okumaktı: — Böyle bir şeyin varlığı nasıl bilinmez? İmparatorluğun en gizli stratejik arşivlerinde, kadim savaşlara dair kayıtlarda bile bunun adı geçmiyor.
Vlinair, oğlunun bu haklı ve keskin şüphesini sükûnetle karşıladı; yüzünde solgun, tecrübeli bir gülümseme belirdi: — Bilinmemesi gayet normal oğlum. Zaten bu mutlak dengesizliği elinde tutanlar, onun varlığından başkalarının haberdar olmasını istemezler. Tabiatı gereği o kadar saklı ve nadirdir ki, ancak yıllar süren derin araştırmalar ve acı tecrübeler sonucunda dünyada bunlardan yalnızca yirmi dört adet olduğunu öğrenebildim.
Aytraion, babasının gözlerinin içine bakarak şüpheyle sordu: — Peki siz bunu nasıl elde ettiniz? Böylesine stratejik bir güç, sıradan bir tüccarın tezgâhında ya da savaş ganimetleri arasında bulunamaz.
— Ben de bunu Batı’daki uzak bir ada olan Liras adasında buldum. Oranın yerlileri ruh değirmenlerinden bihaber, saf ve misafirperver insanlardı. Onlar, adalarının balıkçılarına musallat olan vahşi bir deniz ejderhasını alt etmem karşılığında bunu bana verdiler. İlk elime aldığımda tıpkı senin gibi ben de korkmuştum, Aytraion. Hayatımda hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim; sanki bütün benliğim, ruhumun derinliklerinden çekilip alınmıştı.
Vlinair masanın üzerindeki küçük kutuya bakıp hafifçe gülümsedi. Aytraion küçüklüğünden beri babasının maceralarını dinlemeyi severdi. Babasının da anlatmaktan zevk duyduğunu görmek onu mutlu etti. Vlinair gözlerini kutudan alıp bakışlarını tekrar uzaklara çevirdi:
— Köylülerin anlattığına göre, o adada bir zamanlar denizin altına doğru inen, tavanı unutulmuş çağların karanlığına gömülmüş devasa bir altın madeni varmış. Fakat 400 yıl önce o bölgede kopan korkunç bir deniz depremiyle, madenin okyanusa açılan bütün tavanı ve girişleri yerle bir olmuş. Sular altındaki o labirent bir daha asla ulaşılamayacak kadar derinlere gömülmüş; oraya girenlerin bir daha geri dönemediği, unutulmuş bir mezarlığa dönüşmüş.
Vlinair’in yüzündeki hafif tebessüm yerini sert ve acı bir ifadeye bıraktı:
— Ne yazık ki oranın yerlileri bu maddenin ne kadar paha biçilemez olduğunu bilmiyordu. Depremden yıllar sonra adayı keşfeden uyanık korsanlar, yerlilerin ellerindeki bu taşların değerini çok geçmeden fark ettiler. Sular altındaki o yıkıntıdan çıkarılabilen ne varsa yağmaladılar ve dünyadaki var olan tüm Atheris Sönümlerini toplayıp zengin krallara, generallere servetler karşılığında sattılar.
— O yirmi dört tanenin geri kalanı şimdi kimlerin elinde?
— Bir kısmı İmparatorluk sınırlarında, Yüksek Yıldızlar ve kadim ailelerin elinde bulunuyor. En son yedi yıl önce yeraltında yapılan gizli bir açık artırmada içlerinden sadece bir tanesi kırk sekiz milyon gümüşe satıldı. İki tanesini sana anlatmam saatler sürecek uzun maceralar sonucu ele geçirdim. Bende bulunan üç tanesinden birini ise şimdi sana bırakıyorum.
Aytraion, Atheris Sönümü'nü kutudan çıkarıp iki parmağının arasında hafifçe tutarak yarım tur döndürdü. İçindeki renksiz sıvı, camın içinde adeta zamana meydan okurcasına yerçekiminden bir milim bile etkilenmeden aynı konumda kaldı. Yaydığı o mutlak hissizlik içten içe onu tedirgin etse de bu eşsiz gücün doğru ellerde yaratacağı güven tartışmasızdı. Kristali kutuya geri koyup kutuyu kapattı. O an etrafındaki her şey sanki tekrar konuşmaya başladı. Belindeki kılıcın çarklarının sesi, koridordaki muhafızların damarlarındaki ruh enerjilerini hepsini tekrar hissetmeye başladı. Derin bir nefes alıp bakışlarını babasına dikti:
— Pekâlâ... Bu güce gözüm gibi bakacağımdan şüphen olmasın, dedi Aytraion, sesinde askerî bir kesinlik vardı.
Vlinair başını usulca eğerken odadaki sessizliği bozdu:
— Peki ya Kuzey? Orası için ne düşünüyorsun?
Aytraion bakışlarını ufka çevirdi. Zihnindeki o tatsız tabloyu canlandırırken çenesi hafifçe kasıldı.
— Nitrega’nın düşmesi an meselesi... dedi sertçe.
Aytraion oturduğu yerden kalktı, adımlarını odanın köşesindeki duvara asılı devasa parşömen haritaya yöneltti. Ceketinin cebinden çıkardığı kalemi sertçe Horin Irmağı’nın bulunduğu sınıra bastırdı:
— Biz batıya gitmeden önce Hadrianus, Horin Irmağı’nın öteki tarafında devasa bir düşman kampı olduğunu bize haber verip yardım istemişti. Başkomutan Vekili Kaon’ da yardım için Retrien ’i görevlendirdi. Ahmak adam emri savsaklayıp günlerce vakit kaybettiği için Honstagast ordusu nehri geçip Tria’yı aldı.
Vlinair, duyduğu bu stratejik kayba rağmen yüzündeki o yontulmuş mermer ifadeyi bozmadı. Gözleri bir an için masanın üzerindeki mumun titreyen alevine daldı.
-- Varion Kralı yardım edemez mi?
Aytraion kalemi harita üzerinde kuzeyden biraz güneye, yarımadaya doğru kaydırıp kırmızı bir hat çizdi:
— Varion Krallığı ise denizden kuşatılmış durumda, dışarıdan yardım alması imkânsız. Fastraion ‘un filosu ve 3. ordu güneyde, Artron ordusunun deniz ve kara kuşatmasını kırmaya hazırlanıyor. Savaş kazanılsa bile dağlar yüzünden Fastraion ’nun ordusunu karadan kuzeye geçirmesi haftalar sürer.
-- O zaman kuzeyde yeni bir seferberlik ilan et! Ağzı iyi laf yapan, halkı coşturabilecek bazı komutanlara asker toplama izni ver. Halkın katılımını artırmak için savaş ganimetinin dağıtılacağını ilan etsinler. Asker kalitesi konusunda da endişe etme. Kuzeyde, Karedar Savaşı’ndan sonra terhis ettiğimiz pek çok gazi var. Köylerinde kazanmaları yıllar sürecek bir para, onları yeniden kılıç kuşanmaya ikna edecektir
— Haklısınız, altın onları evlerinden çıkarabilir... Fakat bir savaşı kazanmak için içi dolu bir kese yetmez; o sineye çarpacak bir kalp de gerekir. O adamlar Karedar’da cehennemi yaşadı, yoldaşlarının yarısını Rez Kanyonu’nun çamuruna gömdü.
— Kanlarıyla kazandıkları zafer, masadaki birkaç satır mürekkeple silindi.
-- O hezimet, imparatorluğa olan inançlarını kökünden sarstı. Onları yalnızca parayla sahaya sürersek, ilk ok yağmurunda dağılacak disiplinsiz bir çeteden fazlasını bulamayız. Bu ordunun bir amaca... Onların damarlarındaki donmuş kanı yeniden tutuşturacak bir kahramana ihtiyacı var.
— O kahraman Abrogodas ‘tır. Gaziler için Abrogodas sadece bir komutan değil, bir aziz, bir kurtarıcıdır. Karedar’ın o çamurlu vadilerinde, kan gölünün ortasında yalnız bırakıldıklarında onları kimin çekip aldığını unutmadılar. Rez Kanyonu’nda zincirlere vurulan ejderhayı da Zihair ’in basiretsizliği yüzünden ölüme terk edilen askerleri de kurtaran odur. Kuzeydeki her bir gazi, canını ve onurunu Abrogodas ‘ a borçlu olduğunu bilir.
Aytraion, gözlerini haritadan ayırmadan başını salladı. Bu isim bu iş için hem en uygun hem de en olmayacak isimdi
—Peki ya gözden düşüşü? diye sordu Aytraion, gerçeği çok iyi bilmesine rağmen bu ismin ağırlığını tartmak istercesine.
-- Gözden düşmedi Aytraion aksine Karedar ve Rez Kanyonu’ndaki o muazzam zaferlerinden sonra kazandığı itibar öyle eziciydi ki, kendi hakkı olduğunu söyleyip kendisini veliaht ilan ettiğinde bile saray gıkını çıkaramadı. Onu cezalandırmaya güçleri yetmedi. Bir kere, sarayın da eski Harbiye Nazırı’nın da uykuları kaçmıştı bir kere.
Vlinair derin bir nefes alıp bakışlarını haritaya sabitledi; Yaşanmışlık edasıyla devam etti:
— Onları ürküten Abrogodas ’ın sadece askeri dehası değildi. Ordunun ona duyduğu o gözü kapalı sadakatten korktukları için onu yavaşça kenara çektiler. Hatta Karedar ’da ki o zafere ulaşmış ordunun alelacele terhis edilip köylerine gönderilmesinin asıl sebebi de buydu... Saray, Abrogodas ‘ın komutasında kendisine böylesine sadık kalacak devasa bir gücün hazırda beklemesini istemedi. Onu yeniden cephelere göndermeye, eline yetki vermeye cesaret edemediler. Çünkü çok iyi biliyorlardı ki Abrogodas ‘ın eline verilecek her ordu, günü geldiğinde tahta doğrulacak bir kılıca dönüşebilirdi.
Tam Vlinair sözlerini bitirmişken, kapının sert ahşabına vurulan iki tok tıkırtı odadaki o ağır sessizliği böldü. Aytraion, gözlerini haritadan ayırmadan elinin tek bir hareketiyle köşedeki köle çocuğa kapıyı açmasını işaret etti. Çocuk, kucağında taşıdığı ağır tarih kitaplarını vakit kaybetmeden masanın boş bir kenarına sessizce bıraktı ve hızlı adımlarla kapıya seğirtti. Ağır ahşap kapı gıcırtıyla aralandığında, içeriye az önce giden köle çocuk ve ellerinde gümüş tepsiler taşıyan iki hizmetçi kadın süzüldü.
Kadınlar, odadaki iki kudretli adamın varlığından ezilmişçesine başları öne eğik, çıt çıkarmadan masaya yaklaştılar. Tepsiler açılıp masadaki kitapların hemen yanına bırakıldı. Odaya yayılan yoğun, nar gibi kızarmış koyun eti ve baharat kokusu, biraz önce konuşulan kanlı saray politikalarının kasvetini bir anlığına dağıttı. Buharı tüten etin o ağır, yağlı kokusu odanın her köşesine sindi. Hizmetçiler geldikleri gibi gölge misali, tek bir kelime etmeden ve göz temasından kaçınarak gerisin geri adımlayıp odadan çıktılar. Köle çocuklar da kitapları masadan alıp tekrar işine koyuldu. Aytraion ‘da haritayı bırakıp sandalyesine yeniden oturdu. Konuşmanın bölünmesi Abrogodas meselesini daha detaylı düşünmesine fırsat tanımıştı. Aytraion koyunun etinden bir parça koparıp ağzına attı. Onun yemeye başlamasıyla Vlinair de yemeye başladı.
— Delilik bu! —dedi Aytraion, sesindeki gerginliği gizleyemeden. — Sırf o adama sadıklar diye Karedar’da koca bir orduyu dağıttılar. Abrogodas ‘ın adını anmak bile başkentteki bütün köpekleri üstümüze çeker. Onun gibi birini sahaya süremeyiz.
Vlinair, elindeki eti tabağın kenarına umursamazca bırakırken hafifçe sırıttı:
— Bırak havlasınlar. Başkentin köpekleri şu an kendi canının derdinde.
— Ne demek bu?
Vlinair arkasına yaslandı, bakışları buz gibiydi:
--Köpeklerin sahibi hasta Aytraion
Aytraion söylentiler duymuştu ama gerçekliğinden emin değildi.
— Siz bu bilgiyi nereden biliyorsunuz? diye sordu Aytraion, şüphesini gizlemeye gerek duymadan.
— Bu şehirden de sarayın entrikalarından da ne kadar nefret ettiğimi bilirsin. Buraya kendi arzumla gelmedim; saraydaki dostum Mnerien tarafından çağrıldım. İmparator durumunu dışarıdan ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın, mareşaller her daim onun yanında.
Aytraion, imparatorun dehşet verici zekâsına defalarca şahit olmuştu. Bu yüzden bunun bir tuzak olabileceğinden endişe ediyordu. Mnerien Varion de Telaktron…
İmparatorluğa bağlı olsalar da kendi dillerini, yasalarını ve kadim törelerini koruyan Varionlar, başkentte daima temkinle karşılanırdı. Bu mesafe sadakatsizlikten değil, farklı bir dil ve kültürden doğuyordu. Başkent insanının kolay kurduğu dostluklar ve açık sözlülüğü Varionlarda karşılık bulmazdı. Güvenlerini ağır ağır inşa eder, ailelerini ve dostlarını kan bağı kadar kutsal sayarlardı.
Bu mesafenin kökleri yüzyıllar öncesine, Varion Krallığı'nın ardı arkası kesilmeyen savaşlarla yıprandığı, batıdaki topraklarını kaybettiği, doğuda Telaktron ‘la yaptığı savaşların yükü altında tükenme noktasına geldiği günlere uzanıyordu. Erkek hanedanı sona erince Prenses Liria, Telaktron ‘un ilk İmparatoru Telaktrin 'le evlendi.
— Sizi denemek için çağırmış olabilirler, dedi Aytraion. — Bir Varion'a güvenmek...
Babası sakinliğini korudu.
— Çocukluk arkadaşım olmasaydı ben de kolay kolay güvenmezdim.
Aytraion şaşkınlıkla baktı.
Babası hafifçe gülümsedi.
— İnsanlar onların soğuk olduğunu söyler. Haklılar da. Ama bu soğukluk kibirden gelmez. Liria'nın oğlu Kortegar tahta çıktığında annesinin yurdunu ihya etmeye yemin etti. Harap şehirleri yeniden kurdu, limanları yenileyip ticareti canlandırdı, büyük tersaneler inşa etti ve Savaş Denizi'nde eşi benzeri görülmemiş bir donanma kurdu. Bugün Varion'un en büyük meydanında onun heykeli yükselir. Çünkü onlar için Kortegar yalnızca büyük bir hükümdar değil; yıkılmak üzere olan krallıklarını yeniden ayağa kaldıran kurtarıcıdır. Bunu da dillerine, yasalarına ve törelerine dokunmadan yaptı. Onlar bunu asla unutmadılar. Bu yüzden bir Varion kolay kolay güvenmez; ama bir kez güvendi mi, o bağı ölüm bile koparamaz. Yüzyıllardır Savaş Denizi’nde Varion kadırgaları bizim sancağımız için savaşıyorlar.
Kısa bir duraksamanın ardından devam etti.
— Varionların güvenlerini kazanmak yıllar alabilir. Ama seni bir kez kendi insanlarından saydılar mı, senden önce kendilerini ateşe atarlar.
— Bana dostunuzdan hiç bahsetmediniz.
— Çünkü yollarımız erken yaşta ayrıldı. O başkentte kaldı, ben başka bir yol seçtim. Yıllar bizi farklı diyarlara savurdu ama dostluğumuzu değil.
Aytraion'un zihninde mareşalin sert yüzü canlandı.
— Ben onu hep diğer mareşallerden daha öfkeli ve ulaşılmaz biri sanırdım.
Babası başını iki yana salladı.
— Küçükken de öyleydi. Çabuk öfkelenirdi, inadı da eksik olmazdı. Ama dostuna sırt çevirdiğini bir kez olsun görmedim. Sen benim oğlumsun. Seni de benim emanetim sayacaktır. Böyle zamanlarda elinden gelen hiçbir yardımı esirgemez.
Vlinair cebinden mühürlü bir kâğıt çıkarıp masanın üzerine, tepsinin kenarına bıraktı.
— Bizzat doktorun tuttuğu muayene raporunu koydu önüme Aytraion. Lafı dolandırmaya gerek yok... İmparator ölüyor. Onlarca yıldır bu topraklara hükmeden o adam ölüyor... Kırk yıl önce Rukondor’da benimle omuz omuza savaşan o adam, artık yatağından bile kalkamıyor.
Aytraion uzanıp kâğıdı eline aldı. Yılların tecrübesiyle gözleri metnin üzerinde hızla kaydı; teferruatı atlayıp doğrudan hayati satırlara odaklandı.
Saray Hekimliği Mührü...
Hasta: Krayzer de Telaktron, Yaş 187 ...
Kronik solunum yetmezliği, ilerleyen doku nekrozu...
Gözleri aşağıya, teşhis kısmına kaydı. Hekimin el yazısındaki o hafif titreme bile dikkatinden kaçmadı. Bahar alerjilerine bağlı tıkanma notunun altına koyu mürekkeple şu satır düşülmüştü: “Pulmoner dokuda geri dönüşsüz harabiyet. Akciğer Kapasitesi: %15. Solunum desteği olmadan vital bulgular sürdürülemez.”
Aytraion duraksadı. Tam o sırada pencereden içeriye, başkentin sokaklarından yükselen coşkulu tezahüratlar ve zafer trompetlerinin sesleri doldu. Bütün şehir dışarıda zafer sarhoşluğuyla eğlenirken, saray yetkilileri halka “İmparatorumuzun bahar alerjileri nüksettiği için bugünkü zafer kutlamalarına katılamayacak” demişlerdi. Aytraion elindeki kâğıda bakarken acı bir tebessüm belirdi yüzünde. Şehir dışarıda bayram ederken, imparator sarayda can çekişiyordu. İmparatorluğun o gelişmiş tıbbi bile onu bu saatten sonra kurtaramazdı.
— Krayzer’in zihni hâlâ berrak, dedi Vlinair, elindeki etten bir ısırık daha alırken:
— Dostlarımdan duyduğuma göre yatakta nefes almaya çalışırken bile boş durmuyor; veraset yasalarının etrafından dolaşıp öz oğlunu o tahta nasıl oturtacağının hesaplarını yapıyor.
--2. Yasaya aykırı bir durum bu
-- Elbette yasaya aykırı ama söz konusu o adam ise bir yolunu bulacaktır.
--Abrogodas’ ın halen yaşamasına bakılırsa yasayı aşmak o kadar kolay değil.
-- Ne planladığını ancak tanrı bilir. Babam’ ı öldürmesi de yasalara aykırıydı ama bir yolunu buldu. Abrogodas’ ı görevlendirmek aynı zamanda onu imparatordan korumaktır.
-- İmparator ‘un hekimlere göre ne kadar ömrü kaldı?
--Hekimlerin ona biçtiği ömür en fazla bir ay. Bu bir ay, bu imparatorluğun kaderini belirleyecek.
Aytraion zihninde durumun analiz ediyor. Taht savaşının ne gibi felaketlere sebep olabileceğini düşünüyordu.
Vlinair ‘in gözleri bir an için masanın üzerindeki mumun alevine daldı. Yüzündeki çizgiler, geçmişin ağır anılarıyla daha da derinleşti:
Mareşal bana tahtı teklif etti... Varion’ un arkamda duracağını garanti etti.
Ona bunu tereddütsüz reddettiğimi söyledim. O kanlı tahtı istemiyorum. Babam ve kuzenlerimin başına gelenler malum. Kaldı ki devletin adalet makamını temsil eden biri olarak o tahta oturmam doğru olmaz.
— En doğrusunu yapmışsınız. Zira o tahta oturmanız, devletin adalet makamını derinden yaralar ve hukukun itibarını zedelerdi.
Vlinair, yaklaşan tehlikenin ciddiyetiyle sesini alçalttı:
— Krayzer öldüğünde, tahta çıkacak kişinin vakit kaybetmeden, hızla ilan edilmesi gerekiyor. Kuzenlerim arasında çok güçlü, çok zeki adaylar var ancak her biri büyük iç savaş riskleri taşıyor. İçinde bulunduğumuz savaş sırasında Olası bir gecikme, ordu içinde telafisi imkânsız bölünmelere sebep olabilir.
Aytraion, Vlinair‘in gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığı okuyarak öne doğru eğildi:
— Siz de bu yüzden meşru veliahttı öne sürüyorsunuz
Vlinair başıyla hafifçe onayladı. Bakışlarını mum alevinden çekip doğrudan Aytraion ‘un gözlerine dikti:
— Kesinlikle. Meşru veliaht Abrogodas varken kimse iç savaşı göze alamaz. Şuan masaya başka bir seçeneğin gelmesi bile ihanettir.
Aytraion duraksadı. Zihninde Fastraion ’un zalim ve sınır tanımaz hırsı, sarayın pusudaki bekleyişi ve Abrogodas ’ın yıllardır unutulmuşluğunu tarttı. Abrogodas’ ın bunu başarıp başarma ihtimalini kafasında tekrar tekrar hesapladı.
Üstelik bunca yıldan sonra altındaki generallerin bu ismi kabul edip etmeyeceğinden bile şüpheliydi.
Aytraion, bakışlarını masaya sabitleyerek kısık bir sesle konuştu:
—Sizin ricanız benim için emirdir ancak...
Vlinair’in yüzündeki o sakin ifade anında silindi. Ayağa kalktı; ağır, kararlı bir hareketle belindeki kılıcı kınından çekti. Çeliğin kından çıkarken çıkardığı o soğuk tını, odanın taş duvarlarında yankılandı. Kılıcı önce Aytraion ‘ a doğrulttu, ardından masadaki haritanın ve mühürlü kâğıdın hemen yanına sertçe bıraktı.
Odanın diğer köşesinde oturan sağır çocuklar, sesini duyamadıkları bu çeliğin masaya vururken yarattığı titreşimi adeta kemiklerinde hissettiler. Ortamın aniden buz kesen ağır havasıyla birlikte, merak ve korku dolu gözlerle Vlinair’e bakmaya başladılar.
Vlinair öne doğru eğildi; kahverengi gözleri tehditkâr bir ateşle parıldıyordu.
— Neyden emin değilsin Aytraion? —diye sordu, sesi bir giyotin kadar kesindi. — Meşru veliahtta karşı çıkmanın ne demek olduğunu unutuyorlar mı? O tahta göz dikenler ya da arkadan fısıldayanlar, karşılarında sadece bir prensi değil, bu kılıcın temsil ettiği adaleti bulurlar. Sen artık bu imparatorluğun Başkomutan Vekilisin! O oturduğun koltuğun, taşıdığın mührün gücünü henüz kavramadın mı? Senin attığın bir adımı, verdiğin bir kararı sorgulamaya kimsenin gücü yetmez. O generaller ya da Fastraion... Hiçbiri başkomutanlığı karşısına almaya cesaret edemez. Çünkü sen, bu imparatorluğun tüm ordusunu temsil ediyorsun!
Bu çıkışın ardından Aytraion meselenin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha kavradı. Babasının o cesur ruhu ve sarsılmaz kararlılığı adeta kendi zihnine de sirayet ediyordu.
— Peki —dedi Aytraion, sesine çöken o yeni kararlılıkla. — Onun için herkesi karşıma almayı kabul ediyorum. Abrogodas... Bizim bu emeklerimizin hakkını verebilecek mi?
Vlinair parmağının ucuyla masadaki kılıcın kabzasına dokundu:
— Abrogodas yıllardır kenarda bekliyor olabilir ama içindeki o ateşin sönmediğine eminim. Önüne koyacağımız bu fırsatı sonuna kadar değerlendirecektir, buna inancım tam. Sen sadece o fırsatı yarat
--Elimden geldiğince yolunu açacağım
-- Krayzer son nefesini verene kadar geçen bu sürede Abrogodas ’ı yeniden parlat
Vlinair dikleşti, masadaki kılıcını tek bir hamlede kınına soktu. Ağır adımlarla kapıya doğru yürürken bakışlarını son kez Aytraion’a çevirdi:
— Vakit kaybetme. Bizzat git ve Abrogodas ile görüş. Onu bu karanlık savaşa nasıl döndüreceğimizi ilk senden duysun.
Kapının kolunu tuttu, dışarıdan hâlâ zafer trompetleri ve halkın coşkulu tezahüratları yükseliyordu. Vlinair, omzunun üzerinden son bir kelime bıraktı odaya:
— Şehri terk etmeden önce sana tekrar uğrayacağım. O zamana kadar kılıcını da kararlarını da bileyim oğlum. Zaman aleyhimize işliyor.
Kapı sertçe kapandı. Odada sadece mumun titreşen alevi, masadaki mühürlü rapor ve dışarıdaki zafer sarhoşluğunun yalancı gürültüsü kaldı. Aytraion zamanın daraldığını hissediyor, omuzlarına çöken o devasa kararın ağırlığıyla haritaya bakıyordu.