Nox acile götürülürken çoktan bayılmıştı. Gözlerini açtığında eskiden var olduğunu hissettiği karanlık bir boşlukta duruyordu. Ne bir ışık, ne bir ses, ne de bir sınır vardı. Sanki dünyanın kendisi burada bitmiş gibiydi. Olduğu yerde dönüp durdu fakat etrafında hiçbir şey yoktu, yalnızca nefesinin kendine geri dönen yankısı.
Sonra bir ses geldi. Uzaktan, hafifçe Yağmur sesiydi bu, ama tanıdık gelmiyordu. Nox başını kaldırdığında yukarısı da aynı karanlıktı, ne bir bulut ne bir gökyüzü. Damlalar yine de düşüyordu, görünmeyen bir gökten, görünmeyen bir kaynaktan.
İlk damla eline değdiğinde sıcaktı. İkincisi daha da sıcak. Ellerine baktığında kıpkırmızıydı; parmaklarının arasından süzülen şey su değil, kandı. Yağmur şiddetlenmişti artık, üzerine adeta boşalıyordu; saçlarından süzülüp yüzüne, boynuna, göğsüne akıyordu. Ağzını her açtığında demir tadı dolduruyordu içini. Nefes almak bile zorlaşmıştı, sanki hava kanla ağırlaşmıştı.
Kaçmak istedi. Bacakları önce onu dinledi, birkaç adım attı, fakat ayakları aniden bir şeye takılmış gibi durdu. Aşağı baktığında topra- hayır, toprak bile değil, yarı çürümüş, kararmış bir zemin yarılmaya başlamıştı. Çatlaklardan sıyrılan kollar önce parmak uçlarıyla belirdi, sonra bilek, sonra dirsek. Çürümüş, gerilmiş, deri parçaları sarkan üç çift el bacaklarına, bileklerine dolandı, demir gibi sıkı bir kavrayışla.
Nox çırpındı, geri çekilmeye çalıştı, fakat eller onu bırakmıyordu. Çamura benzer o zeminden yükselen şey yavaş yavaş yüzlerini de gösterdi. Önce alın, sonra kapalı gözler, sonra dudaklar. Nox'un çığlığı boğazında kaldı: toprağın içinden çıkan, ölü gibi soluk üç yüz, Lilith, Minami ve Zofia'nındı. Gözleri kapalıydı ama sanki her an açılacaklarmış gibi bir gerilim vardı yüzlerinde.
Eller onu aşağı çekti. Zemin bir anda yok oldu, Nox kendini boşlukta savrulurken buldu; sanki bir uzay sarmalının içine düşmüş gibi, yukarısı aşağısı belli olmayan bir dönüşün içinde. Kan, karanlık, sesler birbirine karışıyordu. Tam düşüşün ortasında ani bir ışık patlaması her yeri beyaza boğdu.
Işık yavaş yavaş sönerken Nox gözlerini araladı. Artık düşmüyordu. Ayakları soğuk bir zemine basıyordu, fayans zemine. Etraf sessizdi, öyle bir sessizlik ki kulakları çınlıyordu; az önceki yağmurun, çığlıkların, düşüşün ardından bu sessizlik neredeyse daha ürkütücüydü.
Modern bir tuvaletteydi. Aynanın karşısında duruyordu, lavabonun üzerine eğilmiş, ellerini yıkıyordu. Su akıyordu, kan hâlâ akıyordu, fakat ne kadar ovuşturursa ovuştursun parmaklarının arasındaki kızıllık silinmiyordu. Sanki kan artık derisinin bir parçası olmuştu, yıkanabilecek bir kir değil de kalıcı bir iz gibiydi.
Nox hareket etmek istedi, ellerini durdurmak, geri çekilmek istedi ama yapamadı. Beden onundu, tanıdıktı, ama komuta ona ait değildi. Sanki başka birinin gözlerinden bakıyordu. Nox sadece izleyebiliyordu; kendi bedeninde bir hayalet gibi.
Rüyadaki Nox yüzünü kaldırıp aynaya baktı.
Yansıyan yüz tanıdıktı ama aynı zamanda yabancıydı. Daha yaşlı görünüyordu, çizgileri derinleşmiş, gözlerinin altı çökmüştü. Gözleri eskisinden daha karanlıktı, neredeyse ışığı yutan bir karanlık. Fakat o yorgunluğun altında bir şey daha vardı: kırılmamış, sadece yıpranmış bir bakış. Çok şey görmüş, çok şeyden geçmiş ama hâlâ ayakta duran birinin bakışıydı bu.
Bir süre öylece baktı kendine. Sonra arkasını döndü, kapıya yürüdü.
Kapıyı açtığında kendini çok lüks bir yatak odasında buldu. Yüksek tavanlar, ağır perdeler, ışıltılı bir avize; Nox'un hiç görmediği, hiç hatırlamadığı bir zenginlikti bu. Bedeninden bağımsız bir şekilde etrafına bakabiliyordu, gözleri odanın her köşesini tarıyordu ama hiçbir şey tanıdık gelmiyordu.
"Böyle bir yer hatırlamıyorum," dedi kendi kendine, sesi kendi kulağına bile yabancı geldi. "Bu bir rüya mı?"
Cevap bulamadan, rüyadaki Nox yatak odasının kapısına yürüdü, elini kapı koluna attı. Tam açacakken alt kattan bir ses yükseldi. Minami'nin sesiydi bu, ama hiç böyle duymamıştı onu. Agresif, kırık, hayal kırıklığıyla dolu bir çığlık:
"NOX! NOX! NEREDESİN?"
Ses evin her köşesine yayılırken Nox'un içini bir korku sardı; bilmediği bu evde, bilmediği bu bedende, tanıdığı tek şey o sesin sahibiydi ve o ses bu kadar kırgın, bu kadar çaresiz hiç olmamıştı.
Nox merdivenlerden inmeye başladı. Her adımda ayakları basamaklara değerken çıkan ses, evin sessizliğinde garip bir şekilde yankılanıyordu. Minami onu gördüğü anda döndü, gözlerinde bir karışım vardı: öfke, korku, umut.
"Olanları duydun mu?"
Nox sessizce yaklaştı. Yüzünde en ufak bir değişim yoktu, ne bir kaş çatılması ne bir göz kırpması.
"Hayır," dedi.
Minami bir anda kendini tutamadı, Nox'a sarıldı. Omuzları titriyordu, sesi boğuk çıkıyordu.
"Kaito... Sakura..." Sesi kırıldı, bir hıçkırık araya girdi. "Ryota."
Bir süre susup nefesini toplamaya çalıştı.
"Gittikleri görevde öldürüldüler."
Nox buna da tepki vermedi. Sadece Minami'yi sıkıca sarıp tuttu, sesi düz ve sakindi.
"Nasıl ölmüşler?"
Minami başını Nox'un omzundan kaldırmadan anlattı, sesi hâlâ titriyordu.
"Riftin içini temizlemek üzereyken... nereden geldiğini bilmedikleri, kıpkırmızı yanan derilere sahip canavarların saldırısına uğramışlar."
Sonra başını kaldırıp Nox'un gözlerine baktı. Gözlerinde bir dehşet vardı, sanki söyleyeceği şeyi kendisi de kabullenemiyormuş gibi.
"İblise benziyorlardı Nox... İblis. Bu nasıl olabilir?"
Nox bir şey demedi. Yüzü hâlâ aynı durgunluktaydı.
Minami bir an tereddüt etti, sonra sordu:
"Ama sen... sen onlarla karşılaşsaydın öldürebilirdin değil mi?"
"Evet," dedi Nox, sesinde hiçbir tereddüt yoktu. "Öldürürdüm."
Bu cevap Minami'yi bir anda dondurdu. Kendini yavaşça Nox'tan uzaklaştırdı, gözlerinde bir şüphe belirmişti şimdi.
"Sakura ölmeden önce... riftin dışına bağlanabilmiş."
Minami'nin sesi bu sefer daha sertti, kelimeleri tek tek söylüyormuş gibi.
Hayal kırıklığıyla Nox'a baktı.
"Telsizden seni soruyordu. Onlarla beraber girdiğini ama sonra ortadan kaybolduğunu söylüyordu." Bir an durdu, sesi zorlukla çıkıyordu. "Bunlar hemen parçalanıp ölmeden önceki sözleriydi."
Nox, Minami'ye aynı durgun bakışlarıyla baktı. Ne bir açıklama, ne bir savunma, ne de bir pişmanlık izi vardı yüzünde.
"DOĞRU OLMADIĞINI SÖYLE!" diye bağırdı Minami, sesi çatlayarak.
"Sakinleş," dedi Nox, sesi hâlâ o aynı düz tonda.
"Sen..." Minami'nin sesi titredi, kelimeler boğazında takıldı.
Nox söze girdi. "Sorun yok." Gözleri tüm cevabı açıklıyordu; itiraf orada, o karanlık bakışların içinde duruyordu.
"Bunu nasıl yaparsın?" Minami'nin sesi bu sefer titremeyle çıktı, her kelime zorlukla dökülüyordu dudaklarından.
"Ölmeleri gerekiyordu," dedi Nox. Sesinde tereddüt yoktu, sanki uzun zaman önce hesaplanmış bir denklemi tekrarlıyormuş gibiydi. "Onları... terk ettim ben de."
Minami adımlarını geriye attı, biri, sonra bir tane daha. Gözlerinde inanamama ve saf bir dehşet vardı.
"Nasıl... neden..." Sesi kesildi, sonra bir çığlığa dönüştü. "SANA GÜVENMİŞTİK!"
"Sizi korumanın yegâne yolu buydu," dedi Nox, hiç kıpırdamadan.
"Saçmalama, SAÇMALIYORSUN!" Minami'nin sesi evin duvarlarında yankılandı, gözyaşları artık durdurulamıyordu. "ONLARI ÖLÜME TERK ETTİN."
Kelimeler havada asılı kaldı, Nox'un yüzünde hiçbir değişim yaratmadan. Sadece bakıyordu, o aynı durgun, o aynı boş bakışlarla.
"Böyle olması gerekiyordu," dedi Nox. "Onları kurtarmış olmam hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. İblisler... daha güçlü şekilde dönecekler ve siz de tehlikeye gireceksiniz. Ama onları kurtarmazsam... asla sizin peşinize düşmeyeceklerdi."
Minami'nin gözleri iyice büyüdü, inanamazlıkla.
"Arkadaşlarının hayatları üzerinden çıkar hesabı yapamazsın." Sesi bir an sertleşti, sonra çatladı. "Seni en iyi ben anlıyorum sanıyordum... ama şimdi bakınca seni tanıyamıyorum bile. Sen kimsin ki?"
Cevap bekledi. Nox susuyordu, hiçbir şey demiyordu.
Minami arkasını döndü. Gitmeden önce, omzunun üzerinden son bir bakış attı.
"Sanırım senden nefret ediyorum." Bir an durdu, sesi buz gibiydi. "Riftlerden çıkan canavarlardan daha kötüsün."
O anda Nox'un içinde bir şey kırıldı. Her şeyi göze almıştı, her şeyi. Ve karşısındaki kişiden beklediğini alamamıştı; tüm emeğinin, tüm o sessiz fedakarlığın hiçe sayıldığını hissetti.
"Gerçekten canavar olmaktan mutlu muyum sanıyorsun?" Sesi ilk kez titredi. "KİM KENDİ İSTEĞİYLE CANAVAR OLMAK İSTER Kİ?"
Bir adım attı Minami'ye doğru.
"SÜREKLİ SÜREKLİ SÜREKLİ SİZİ KORUMAYA ÇALIŞIYORUM."
Bir adım daha.
"HERKES BENDEN BİR ŞEY BEKLİYOR. EN YAKINLARIM BİLE BENDEN ELİMİ SÜREKLİ KANA BULAMAMI İSTİYOR."
Sesi artık kontrolden çıkmıştı, boğazından zor çıkıyordu.
"NELER YAŞADIĞIMI BİLİYOR MUSUNUZ?"
Bir an durdu, nefes almaya çalıştı.
"Yavaş yavaş bildiğim her şeyi kaybettim. Evimi, ailemi, arkadaşlarımı ve sevdiklerimi."
Diz çöktü.
"Ben şu an ne yapıyorum ki... Neredeyim... KİMİM Kİ BEN?"
Minami sadece korkuyla izliyordu onu, yapacağı hareketi kestiremiyordu.
"Hiçbir şeyden haberim olmadan... güçlerim olmadan mutluydum ben. Evsiz olsam bile düzgünce yaşayabiliyordum. Tek sorunum nerede uyuyacağımdı." Sesi bir an boşluğa düştü. "Ama... ama şimdi."
"Ryonlar, Riftler, Canavarlar, Uzaylılar, yalancılar, iblisler, hatta tanrılar bile. HERKES BANA VEYA ETRAFIMDAKİLERE ZARAR VERMEK İSTİYOR. HERKES..."
Yere kapandı.
"Bu çok fazla... Bu ÇOK FAZLAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!"
Çığlığı evin duvarlarında yankılandı, sonra sessizliğe karıştı.
Minami'nin bakışları artık hayal kırıklığından çok şaşkınlığa ve üzüntüye dönmüştü. Bu denli kendini kaybetmesine sebep olan şeyin ne olduğunu düşündü.
"Uzaylılar mı? Tanrılar mı?" Sesi bu sefer daha yumuşaktı, tereddütlüydü. "Nox... sen bizden neler gizliyorsun?"
Nox başını kaldırdı, gözlerinde bir umut ışığı bulmuş gibi bir parıltı vardı; sanki uzun zamandır beklediği bir soru sorulmuştu ona.
Minami bir adım yaklaştı, sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
"Söylesene Minami. Eğer ölürsem, huzura varabilecek miyim?"
Nox bir anda bedeninden atıldı. Etraf değişmişti; kendini bir tepede buldu, üzerinde kıpkırmızı bir ayın asılı durduğu bir gökyüzünün altında. Bedeni yoktu artık, sadece bir bakıştı, havada asılı kalmış bir göz.
Bir çığlık duydu.
İçgüdüsel olarak sesin geldiği yöne doğru süzülmeye başladı, hızlanarak, sanki bir şey onu oraya çekiyormuş gibi. Vardığında gördüğü şey onu dondurdu: az önce gördüğü Nox, diğer Nox, Minami'nin parçalanmış bedeninin sergilendiği yerin önünde diz çökmüş, boğazını yırtarcasına bağırıyordu.
Görüntü bulanıklaştı.
Netleştiğinde diğer Nox artık yürüyordu, ilerideki bir krallığı andıran devasa bir yerleşkeye doğru. Adımları ağırdı, sanki her biri bir karar taşıyordu üzerinde.
Görüntü tekrar bulanıklaştı.
Geri geldiğinde diğer Nox krallığın kapılarının önünde duruyordu, hareketsiz, bekliyormuş gibi.
Görüntü bir kez daha bulanıklaştı, ve bu sefer netleştiğinde krallıktan bağırışlar yükseliyordu. Çığlıklar, yalvarışlar, sonra sessizlik. Nox, diğer Nox'un krallıktaki her bireyi öldürdüğünü gördü; güçlü, güçsüz, erkek, kadın, çocuk, hiçbir ayrım yapılmadan. Nox bunu görmemişti, hiçbir eli kımıldamamıştı, hiçbir darbeyi indirmemişti, ama sanki kendisi yapmış gibi hatırlıyordu bunu. Bedeninin derinliklerinde bir yerde, bu anı zaten vardı.
Daha yakından bakmak için krallığa doğru uçmaya çalıştı.
Fakat bir anda diğer Nox aniden döndü, ona doğru. Gözleri simsiyahtı, içlerinden kan akıyordu, yüzünün her tarafına yayılan kızıl çizgiler halinde.
Şok bir bıçak gibi sapladı Nox'u ve bir anda kendini hastane yatağında buldu, yanındaki kalp atışı cihazının düzenli bipleri kulaklarında çınlarken.
O bir rüya değildi.
Fakat bana ait bir anıda değildi, diye düşündü.
Sağından gelen ince bir ses onu ürküttü.
"Ağlıyorsun," dedi Zofia.