Okudukça tüyleri ürperdi. İçinde açıklayamadığı bir sıkıntı kabardı. Derin bir nefes aldı ve adımlarını hızlandırdı.
Kapıya yaklaştığında güvenlik görevlileri yolunu kesti. Sözsüz bir rutinin içine çekilmiş gibi hissediyordu. Önce üstünü aradılar, sonra vücudunu taradılar. Biri elindeki cihaza baktı ve ifadesiz bir şekilde başını salladı.
“Parmak izinizi alacağız. Sonrasında geçebilirsiniz.”
Nox itiraz etmedi, makineye parmağını bastı. Kısa bir bip sesi duyuldu. Görevli elini kaldırarak geçiş izni verdi.
Ellerini cebine soktu, hızla merkezin soğuk koridorlarına daldı. Betonun içine gömülmüş gibi duran floresan ışıklar başının üzerinde yanıp sönüyordu. Her adımı yankılanıyor, her köşede başka bir soğukluk saklanıyordu.
Koridorun sonunda geniş bir lobiye açıldı. Karşısında insanlar sıraya dizilmişti. Kocaman dijital ekranda numaralar tek tek yanıp sönüyor, monoton bir ses sırasını ilan ediyordu.
Nox içinden homurdandı.
“Bir de bunu mu bekleyeceğim?”
Gözü kenarda duran görevliye takıldı. Adam, dosyalara gömülmüş, yüzünde tek bir kas bile oynamadan çalışıyordu. Nox yanına yürüdü.
“Sıra numaramı almak istiyorum.”
Görevli kafasını kaldırmadan konuştu. Sesi soğuktu, bir makinenin çıkardığı mekanik tını gibiydi.
“Yandaki dijital makineye vatandaşlık numaranızı girin. Fişiniz çıkacaktır.”
Nox teşekkür bile etmedi. Sessizce makineye yöneldi, numarasını girdi ve çıkan fişe baktı.
1045.
Başını kaldırdı, dev dijital ekrana göz gezdirdi. 1022 yanıyordu. Derin bir nefes verdi, omuzları hafifçe düştü. Yavaş adımlarla metal sandalyelerden birine geçti, oturdu.
Bekleme salonunun uğultusu kulağını doldurdu. Duymamak için dirense de kelimeler kendiliğinden zihnine sızıyordu.
Bir grup genç heyecanla fısıldıyordu:
“Su manasıyla taş kaldırılmış... inanabiliyor musun?”
Başka bir ses titrek bir endişeyle yankılandı:
“Ya hiç çıkmazsa? Ya bende mana yoksa...”
Bir diğeri kıkırdayarak söze karıştı:
“Ben kesin ryon olacağım. O zaman kızlar peşimden koşar!”
Nox içinden hırladı.
“Ne saçma bir hayal bu...”
Dakikalar geçmek bilmedi. Sonunda ekranda 1045 yandı.
“Oturmaktan sıkıntıdan ölecektim,” diye mırıldandı, yerinden kalktı.
Etrafına baktı ama nereye gitmesi gerektiğini anlayamadı.
Tam o sırada gözlüklü, beyaz önlüklü bir görevli kalabalığın arasından bakışını yakaladı. El işaretleriyle onu yanına çağırdı.
Nox yaklaştığında adam gülümsedi.
“Merhaba. Ben Aki. Size test yapacak görevliyim. Lütfen içeri girin.”
Nox adımını attığında gözleri bembeyaz bir odayla karşılaştı. Steril ve keskin kokan havada yankılanan tek şey floresanların vızıltısıydı. Odanın tam ortasında dikey duran devasa bir kapsül vardı; metalik yüzeyi soğuk bir şekilde ışığı yansıtıyor, kenarlarından çıkan kablolar ise yanındaki monitörlere bağlanıyordu.
Görevli hiç vakit kaybetmeden eliyle işaret etti.
“Lütfen kapsüle doğru ilerleyin.”
Kapsülün kapağı mekanik bir tıslamayla aralandı. İçerisi dar ve boğucu bir boşluk gibi görünüyordu. Nox yaklaştıkça göğsüne bastıran huzursuzluk artıyordu.
Görevli sakin fakat mekanik bir tonda konuştu:
“Ryon testiniz başladığında canınız biraz yanacak. Ayrıca mananızla bağlantılı bazı anılar görmeniz mümkün. Endişelenmeyin... sadece sakince testin bitmesini bekleyin.”
Nox kapsülün içine adımını attı. Metalin soğukluğu ayak tabanından bütün bedenine yayıldı.
“Peki... ne kadar sürecek?” diye sordu.
Görevli kabloları toparlarken cevapladı:
“Genelde beş, on dakika... ama bazı durumlarda on beş, yirmi dakikayı da bulabiliyor.”
Nox sorusunu devam ettiremeden görevli yaklaşmıştı. Soğuk uçlu kabloları birer birer koluna yerleştirdi.
“Bunlar ne için?” diye sordu Nox, kaşlarını çatarak.
Görevli, hiçbir duygu kırıntısı taşımayan bir sesle yanıtladı:
“Mananızı tespit etmek için.”
Bir çift kablo daha aldı.
“Bunlar da göğsünüze bağlanacak. Hareket etmeyin.”
Nox sessizce bekledi. Soğuk metaller göğsüne yapıştığında derin bir nefes verdi.
“Bitti mi?” diye sordu.
Görevli kapsülün kapağını indirirken kısa ve net konuştu:
“İyi şanslar.”
Kapak yavaşça kapandı. Nox'un görüş alanı karardı, içerisi tamamen boşluk gibiydi. Beyaz odanın yerini aniden sonsuz ve simsiyah bir karanlık almıştı. Nox içgüdüsel olarak nefesini tuttu; o an kendini havada süzülüyormuş gibi hissetti.
Kulaklarının içinde görevlinin sesi yankılandı, mekanik bir tınıyla:
“Başlatıyorum.”
Nox derin bir nefes aldı, dişlerini sıktı.
“Hadi bakalım...”
Kapsülün derinliklerinden gelen garip mekanik sesler kulaklarını dolduruyordu; düşük bir uğultu, metalin titrek iniltisi... Nox, kabloların bağlandığı noktalardan bedenine yayılan ince elektrik titreşimlerini hissetti. Acıtmıyordu. Daha çok, derisinin altında gezinen bir karıncanın iğnesiz ısırıkları gibi, kaşıntıya benzeyen bir his bırakıyordu.
Acıtması gerekmiyor muydu...?
Tam o sırada görevlinin sesi yankılandı, soğuk ve ifadesizdi:
“İkinci aşama.”
Bir anda şiddetli bir elektrik akımı bütün vücudunu sardı. Kasları aynı anda kasıldı; avuçlarını sıktı, çenesi kilitlendi. Ağzından kısa bir hırıltı kaçtı ama dişlerini sıkarak dayandı.
Dayanılabilir... sadece biraz acı...
Ama göz kapaklarını açıp kapattığı o bir saniyelik aralıkta keskin bir ağrı sırtına saplandı. Kolları uyuşmaya başladı, parmaklarının varlığını hissediyor ama hareket ettiremiyordu. Nefes alırken göğsü ağırlaştı.
Sonra...
Metalin ve karanlığın yerini bambaşka bir his aldı.
Bir şeyin sertçe alnına çarptığını fark etti. Masaydı bu. Başını hafifçe kaldırdığında önünde eski bir okul masası, arkasında tozlu bir kara tahta vardı. Sırtındaki ağrı hâlâ devam ediyordu ama gözleri gördüğüne inanmakta zorlanıyordu.
Burası...
Gözlerini sola çevirdi. Camlardan içeriye ortaokulunun bahçesini gördü. Çimenler, eski kale direkleri, güneşe bakan paslı tel örgüler...
Zihni dondu.
Ortaokulum... buraya nasıl...?
O anda sağından bir ses patladı:
“Bakın, Nox uyandı!”
Başını çevirdiğinde yıllardır görmediği sınıf arkadaşlarının yüzleriyle burun buruna geldi. Hepsi aynı şekildeydi; çocuklardı. Birkaçının yüzünde o tanıdık alaycı gülümseme vardı...
İçinden fısıldadı:
Siz... siz de mi buradasınız?
Ama hemen toparlandı. Sanki yakalanmış gibi kafasını tekrar kollarının arasına gömdü, uyuyormuş gibi yapmaya başladı.
Çocuklardan ikisi yanına yaklaştı. Ayak sesleri sıraların gıcırtısıyla karışıyordu. Bir tanesi eğildi, parmağını Nox'un koluna batırdı.
“Öldün mü sen?”
Diğeri gülerek devam etti:
“Hey, nefes alıyor mu hâlâ?”
Parmak uçları kollarının üzerinde geziniyor, onu dürtüyordu. O an Nox'un içindeki huzursuzluk giderek büyüdü; hem eski yaraları kanatıyor hem de bunun gerçek mi yoksa zihninin ona oynadığı bir oyun mu olduğunu kestiremiyordu.
Burnuna önce şekerli, sonra meyvemsi parfüm kokuları doldu. Birkaç saniye düşündü, tanımıştı.
Her zaman yanımda oturup dedikodu yapan kız grubu...
O an bile koku ona o ağır hisleri hatırlatıyordu: görmezden gelinmek, hiçe sayılmak. Ve aynı şey şimdi de oluyordu.
Bir kız yanına oturdu, diğer ikisi masanın çevresine. Nox'u bilmiyormuş gibi sohbet etmeye başladılar. Kahkahaları yankılanıyordu; erkeklerden bahsediyor, derslerden şikâyet ediyor, okul çıkışı ne yapacaklarını planlıyorlardı.
Ama hiçbiri Nox'un varlığını umursamıyordu.
Kafasını kaldırmak istedi. "Buradayım" demek istedi. Ama yapamadı. İçini kaplayan utanç onu sırasına daha da gömdü.
Yanındaki kız sıranın altına uzandı. Elini bir şeylere sürttü, sonra çıkardı: bir manga.
“Bu da ne böyle?” dedi merakla, sayfaları karıştırırken.
Diğer kız hemen eğildi.
“Nox, böyle şeyler mi okuyorsun?”
Bir başkası da uzandı.
“O neymiş? Bana da ver.”
Manga el değiştirdi. Sonra yine Nox'a döndüler.
“Başka mangaların var mı? Yanındaysa göstersene...”
Kızlardan biri hafifçe koluna dokundu. Kalbi sıkıştı.
Nox yavaşça başını kaldırdı. Üç çift göz dikkatle onu izliyordu. Gözlerinde alayla merak birbirine karışmıştı.
“Yüzünü ilk defa bu kadar net görüyorum,” dedi biri.
“Ben de gözlerini ilk defa gördüm... öğretmenler bile bilmiyordur,” diye ekledi diğeri, gülüşerek.
Nox sessizce çantasına baktı. Ders kitaplarının arasına sıkıştırdığı birkaç kitap duruyordu. Elini uzattı, çıkardı, kızlara uzatmak için başını kaldırdı...
Ama sınıfta değildi artık.
Bir anda karanlık dört duvarın arasında kaldı. Sadece kapının altından ince, beyaz ama güçsüz bir ışık sızıyordu.
“Baba...” diye fısıldadı.
Sırtını duvara yaslamak istedi, eli sert bir şeye çarptı.
Elini yokladı. Bir fenerdi bu.
Açtı.
Ama ışık duvarları aydınlatırken hiçbir gölge oluşmuyordu. Yalnızca... karşısında kırık ve yamuk bir insan silueti belirdi. Bozuk bir gölge gibiydi.
Siluet yavaşça ona doğru uzandı. Ses derinden ve ürkütücü bir şefkatle yankılandı:
“Hadi... kitabımızı okuyalım.”
Nox'un bütün vücudu titredi. Elleri, kitabı açmaya çalışırken zangır zangır sarsılıyordu.
Tam o an kapı aniden açıldı.
Gölge yok oldu.
Kapıdan Hana Miller girdi. Adımları telaşlıydı, sesi yumuşak ama aceleciydi.
“Nox, okul saatin geldi. Hazırlanmalısın.”
Kolundaki hafif morlukları aceleyle kapatmaya çalışıyordu.
Ama Nox görmüştü.
“Anne... anneciğim...” diye fısıldadı, sesi kırık.
Bir anda bedenine yeniden elektrik yayıldı. Gözlerini kapatıp açtığında kapsülün soğuk içindeydi.
Bir anda kapsülün kapağı açıldı.
Görevli, “Tamamdır, bit-” diyecekken sustu. Nox'a baktığında yanaklarından süzülen gözyaşlarını gördü.
Oysaki ne kadar sert görünüyordun... diye geçirdi içinden.
Elini yanağına götürerek sessizce işaret etti.
“Sil istersen.”
Nox eliyle gözyaşını sildi, ardından kablolara baktı.
“Ne zaman oldu bu?” diye mırıldandı, kendi bile fark etmeden.
Görevli fazla bir şey söylemeden kabloları söktü. Nox kapsülden çıkınca ona bir kâğıt uzattı.
“İşte. Artık resmi bir Ryon'sun.”
Nox kâğıdı aldı, göz gezdirdi:
İsim Soyisim: Nox Miller
Mana: Gölge
Uyum: %67.4
Statü: Ryon / Vatandaş
Görevli kısa bir sessizlikten sonra ekledi:
“Yeni kimliğin bir hafta içinde eline ulaşır.”
“Pekâlâ,” dedi Nox, duygusuz bir tonda.
Ama görevli biraz da şaşkınlıkla tekrar konuştu:
“Uyum oranın gayet iyi... Akademiye kayıt olmayı düşündün mü hiç?”
Nox kâğıda bakarak cevap verdi:
“Aslında evet. Ama... nasıl yapabilirim ki?”
Görevli binanın üst katını işaret etti.
“Merdivenlerden çık, tabelaları takip et. Koridorun sonunda kayıt odasını bulacaksın.”
Nox kısa bir baş selamıyla teşekkür etti, ardından hızlı adımlarla koridoru geçti. Odada kayıt görevli kadınla kısa bir konuşma yaptıktan sonra işlemleri tamamladı.
Çıktığında alnındaki teri sildi.
“Çok yorucuydu...” diye homurdandı.
Merkezden çıktığında yüzüne vuran güneş bir anlığına huzur verdi. O kadar soğuk, gri duvarların arasında sıkıştıktan sonra bu sıcaklık garip gelmişti.
Telefonunu çıkardı. Ekranda hem Soma'dan hem de Minami'den mesajlar vardı.
Tam Minami'ye cevap yazacakken telefon çaldı.
Büyük harflerle tek bir isim belirdi ekranda:
SOMA
Nox açtı.
“Efendi-”
“Önüne bak,” dedi Soma, sözünü keserek.
Başını kaldırdı. Birkaç metre ötede, kaldırımın kenarında Soma ona el sallıyordu.
Nox telefonu kapattı, yanına doğru yürüdü.
“Burada ne işin var?” diye sordu, kaşlarını hafif çatarak.
Soma sırıtıyordu.
“Bugünü kutlamalıyız diye düşündüm. Gel, sahile gidelim. Bir şeyler içeriz.”
Nox kısa bir an tereddüt ettikten sonra gülümsedi.
“Tamam.”