İlk eğitimin ardından sınıf, kendini devasa taş duvarlarla çevrili bir labirentin girişinde buldu. Koridorlar göz alabildiğine uzanıyor, yüksek duvarlar içeriyi tamamen gizliyordu.
Öğrenciler kendi aralarında fısıldaşmaya başladı.
"Labirentte ne yapacağız?"
"Yarış mı?"
"O kadar büyük ki..."
Nox çevresini incelemek yerine doğrudan Hana Voss'un elindekilere baktı. Bir maske. Bir kulak tıkacı. Bir uyku bandı. Ve uzun bir halat.
Tam o sırada Lilith sessizce yanına geldi. "Bu derste gruplar hâlinde olacağız." Gülümseyerek ekledi. "Umarım seninle aynı gruba düşerim."
Nox gözlerini hâlâ Hana Voss'un elindeki eşyalardan ayırmadı. "Sadece onlara bakarak mı bunu düşündün?"
"Kısmen." Lilith başını hafifçe salladı. "İlk eğitimin amacı bireysel gücümüzü görmekti. Şimdi ise öğretmenlerin elimizdeki verileri kullanıp bizi farklı yönlerden değerlendirmesi gerekiyor." Bakışlarını labirente çevirdi. "Takım çalışması, bunun için en mantıklı ikinci adım."
Nox kısa bir süre düşündü. "...Takım çalışması, ha."
"Sen pek takım oyuncusu gibi durmuyorsun," dedi Lilith gülümseyerek.
Nox cevap vermedi.
Tam o sırada Hana Voss öne çıktı.
"Elias."
Elias Kane elindeki tableti açtı.
"İlk grup."
Kısa bir sessizlikten sonra isimleri okumaya başladı.
"Aoki Mio, Minami Sora, Emir Demir ve Kim Min Jae öne çıksın."
Dört öğrenci dairenin ortasına yürüdü. Çevredeki herkes sessizce onları izliyordu.
Hana Voss hiçbir açıklama yapmadan görevleri dağıtmaya başladı. Önce Emir'in kulaklarına kalın birer kulak tıkacı yerleştirildi; genç çocuk istemsizce etrafına baktı, dış dünyanın sesi bir anda boğuklaşmıştı. Ardından Minami'nin elleri sağlam bir halatla arkasından bağlandı, ipleri birkaç kez zorladı ama düğüm milim bile oynamadı. Sonra Min Jae'nin gözlerine siyah bir uyku bandı geçirildi, dünya onun için tamamen karardı. Son olarak Aoki'nin ağzına konuşmasını engelleyen bir maske takıldı.
Sınıfta kısa bir sessizlik oluştu.
Nox, hazırlanan gruba bakarken zihninde parçalar yavaş yavaş birleşmeye başladı.
Anladım... İlk sınav bireysel gücümüzü ölçmek içindi. Şimdiyse eksiklerimizi birbirimizle tamamlayıp tamamlayamayacağımızı görmek istiyorlar. Tek bir beden gibi hareket etmemizi bekliyorlar.
Labirentin ağır demir kapıları yavaşça açıldı.
"Başlayabilirsiniz."
Dört öğrenci derin bir nefes aldıktan sonra içeri girdi.
İlk sırada Emir yürüyordu. Duyamadığı için adımlarını diğerlerinden daha temkinli atıyor, sürekli etrafını kontrol ediyordu. Bir süre sonra önünde daralan koridoru fark edince istemsizce yavaşladı.
Arkasındaki Aoki bunu göremedi, doğrudan Emir'in sırtına çarptı. Başını tutarak acıyla bir şeyler mırıldandı ama maskenin altından çıkan sesler anlaşılmıyordu.
Emir, ne kadar yüksek konuştuğunu fark etmeden bağırdı.
"ÖZÜR DİLERİM!"
Koridor sesi yankıyla geri verdi.
"BİRBİRİMİZE YARDIM ETMEMİZ GEREKİYOR!"
Aoki sadece gözlerini devirdi.
Tam o sırada Min Jae, baston kullanmadan yalnızca adımların yönünü takip ederek Minami'ye yaklaştı. Sesinde garip bir sakinlik vardı.
"Seni özledim"
Minami'nin yüzü anında gerildi, gözleri öfkeyle daraldı.
"İğrenç bir şaka."
"Şaka değildi." Min Jae'nin sesi hiç değişmedi. "Gerçekten seni özlediğimi hissediyorum."
Minami labirentten çıktığında omuzları düşmüş, nefesi düzensizdi. Fakat yüzündeki yorgunluğu gölgeleyen şey, gözlerinin içine yerleşmiş huzursuz öfkeydi. Aiden birkaç adım öne çıktı.
"İyi misin? Neyin var böyle?"
Minami bakışlarını kaçırdı.
"Bir şeyim yok."
"Emin misin?"
"Evet."
Ses tonu, konuşmanın devam etmesini istemediğini açıkça belli ediyordu. Aiden bir an daha bekledi, sonra sessizce geri çekildi.
Min Jae ise Minami'nin arkasında duruyor, gözü bağlı olduğu hâlde yine de onun yönüne döndü. Söyleyecek bir şey vardı sanki, ama sonunda sessiz kaldı. Kendi yoluna devam etti.
Nox bütün bu sahneleri sessizce izledi. Minami'nin öfkesi gerçekti, Min Jae'nin sessizliği ise sorularla dolu bir sessizlikti. Aralarında bir şeyler vardı, yıllar öncesinden kalma bir şeyler. Açılmamış bir yara gibi duruyor, labirentin ortasında bile yer ederek onları kontrol ediyordu.
Tribünde Elena ve Lilith'in yanında durmuşken, Nox'un sırası gelişini bekliyordu. Şu an Minami ve Min Jae'nin yaşadıkları geride kaldı.
Tam o sırada Elias Kane elindeki tablete baktı.
"İkinci grup. Fujita Aya... Lars Haugen... Elena Zorin... ve son isim, Nox Miller."
Nox diğerleriyle birlikte labirentin girişine yürürken zihninin derinliklerinden tanıdık bir ses yankılandı.
"Sana yardım edeceğim."
Adımları bir anlığına yavaşladı. Yine mi...?
Otelde yaşadığı o tuhaf gece gözlerinin önünden geçti. Demek gerçekten aklını kaybediyordu.
Ses ikinci kez konuştu. "Eğer ben olmasaydım orada hayatta kalamazdın."
Nox yalnızca parmaklarını gevşetip tekrar sıktı. Harika. Artık kafamın içindeki sesler benimle tartışıyor.
Arkasından yükselen heyecanlı bir konuşma düşüncelerini böldü. Fujita Aya, grubun üçüncü üyesi olan Elena Zorin'in karşısına geçmişti. "Gerçekten soylu bir aileden mi geliyorsunuz?"
Uzun bej saçlı genç kadın başını dik tutarak cevap verdi. "Evet."
Sesinde ne övünme vardı ne de alçakgönüllülük, sadece bu soruyu hayatı boyunca yüzlerce kez cevaplamış insanların taşıdığı doğal bir sakinlik.
Lars gülümseyerek Elena'nın yanına geldi ve elini omzuna koydu. "İlk defa bir prensese dokunuyorum. Açıkçası sizi elmastan yapılmış sanıyordum."
Elena yavaşça omzuna baktı, sonra gözlerini Lars'a çevirdi. Yüzündeki ifade söylenen sözün ne kadar anlamsız olduğunu sorgular gibiydi. Hiç konuşmadan elini omzundan çekip bir adım uzaklaştı.
Ardından bakışları grubun son kişisine kaydı. Nox.
İkisi birkaç saniye boyunca sessizce birbirlerini süzdüler. Nox, o tek bakıştan bile kızın ne düşündüğünü anlamıştı. Beni rakip olarak görüyor.
Elena kendinden emin adımlarla Nox'a doğru yürümeye başladı. Tam konuşacakken Hana Voss'un tok sesi koridora yayıldı.
"Herkes buraya."
Birkaç saniye içinde hazırlıklar tamamlandı. Nox'un gözleri uyku bandı ile kapatıldı, Fujita Aya'nın elleri sırtının arkasından bağlandı, Elena Zorin'in ağzına maske takıldı, Lars'ın kulakları tıkaçlarla tamamen dış dünyadan koparıldı.
Gruba labirinte girmek için işaret verildi.
Nox görememesine rağmen yürüyüş temposunu hiç bozmadı. Adımların yankısından herkesin yerini zihninde tek tek işaretliyor, Hana'nın ayak seslerini merkez alarak aralarındaki mesafeyi sürekli hesaplıyordu.
Ama aynı dengeyi herkes koruyamıyordu.
Elleri bağlı olduğu için dengesini toparlayamayan Fujita, ayağını taş zemindeki küçük bir çıkıntıya takınca istemsizce öne savruldu ve doğrudan Nox'a çarptı. Beklenmedik darbe Nox'un dengesini bozdu; ikisi birlikte sert zemine yuvarlandı.
"Ah... Ö-özür dilerim!" diye telaşla konuştu Fujita.
Ayağındaki acıya rağmen ilk düşündüğü şey kendisi olmadı. Elleri bağlı olmasına rağmen güçlükle doğrulup Nox'un koluna dokundu. Parmaklarının değdiği yerde sıcak sıvıyı hissedince sesi paniğe dönüştü.
"Kanıyorsun..."
Nox cevap vermek istiyordu ama Fujita'nın avuçlarından yayılan yumuşak yeşil mana tanecikleri sessizce koluna ulaştı. Önce zonklayan acı kayboldu, ardından açılan deri yavaşça kapanarak sanki hiç yaralanmamış gibi eski hâline döndü.
Nox bir an sessiz kaldı. Demek Shin Rhea'nın soru sorduğu şifacı kız bu.
Parmaklarını birkaç kez açıp kapadı. En ufak bir acı kalmamıştı. "Teşekkür ederim."
Fujita utangaç bir gülümsemeyle başını eğdi.
Ancak o kısa anın içinde başka bir sorun ortaya çıkmıştı.
Koridor tamamen sessizdi. Hana Voss'un ayak sesleri yok olmuştu. Diğer öğrencilerin çıkardığı en ufak bir ses bile duyulmuyordu.
Fujita etrafına telaşla baktı. "...Gitmişler."
Nox sessiz kaldı.
"Biz beklerken devam ettiler... Şimdi ne yapacağız?" diye sordu Fujita, endişesini gizleyemeden.
Tam o anda, Nox'un zihninin derinliklerinden aynı ses yankılandı. Sana çıkışı tarif edeceğim.
Nox'un kaşları hafifçe çatıldı. Yine bu ses...
Sesin nereden geldiğini sorgulamayı bıraktı. Onu tamamen görmezden gelerek başını Fujita'ya çevirdi. "Önce çıkışı bulmamız gerek."
Fujita bağlı ellerine rağmen etrafı dikkatle incelemeye çalıştı. Koridorun iki yanını kaplayan, tavana kadar uzanan kalın dikenli dallar görüşü neredeyse tamamen kesiyor, taş duvarların büyük kısmını görünmez hâle getiriyordu. Birkaç adım ötesini bile seçemiyordu.
"...Haklısın ama yolu nasıl bulacağız?" diye sordu endişeyle.
Nox elini uzatıp Fujita'nın kıyafetinin arkasındaki kumaşı hafifçe kavradı. "Şimdilik sadece yürü. Seni böyle takip edeceğim."
Fujita başını salladı ve temkinli adımlarla ilerlemeye başladı. Nox ise hiçbir şey göremiyordu ama avucundaki kumaşın en ufak hareketini hissederek onun peşinden yürüyordu.
Dakikalar geçtikçe ilerlemek giderek zorlaştı. Elleri arkadan bağlı olduğu için Fujita birkaç kez kendi ayağına takılıp dengesini kaybetti. Her sendeleyişinde Nox, tuttuğu kumaşı kendine doğru çekerek onun tamamen yere düşmesini son anda engelliyordu. İkisi de yürümeye devam ettikçe adımlarındaki kararsızlık giderek artıyordu.
Bir süre sonra Nox durdu.
Bu şekilde devam edemezlerdi. Koridorların birbirine benzeyen yapısı ve Fujita'nın istemeden sürekli yön değiştirmesi yüzünden ilerlediklerini değil, çıkıştan giderek uzaklaştıklarını hissediyordu. İçgüdüleri bunu açıkça söylüyordu.
Nox, tuttuğu kumaşı hafifçe çekince Fujita istemsizce durdu. Şaşkın bir ifadeyle arkasını dönüp gözleri kapalı çocuğa baktı.
"Neden durduk?"
Nox sakin bir sesle konuştu. "Bu gidişle hiçbir yere varamayacağız. Benim bir planım var."
Fujita'nın bakışları istemsizce Nox'un gözlerini örten banda kaydı. Hiçbir şey göremeyen birinin bu kadar kendinden emin konuşması ona tuhaf gelmişti.
"Planın nedir?" diye sordu.
"Sadece beni takip et."
Fujita kısa bir an tereddüt etti. Gözleri kapalıyken yolu nasıl bulmayı düşünüyor? diye geçirdi içinden. Yine de Nox'un sesindeki kararlılık, itiraz etmesini engelledi.
"Peki..."
Nox derin bir nefes aldı ve iç sesine seslendi. Pekâlâ. Şimdi söylediğin gibi bana yolu tarif et.
Zihnindeki ses bekliyormuş gibi hemen cevap verdi. On üç adım düz yürü. Sonra sola dön. Beş adım daha atıp tekrar sola dön. Ardından yedi adım ilerle ve sağa dön.
Nox, sesin verdiği yönlendirmeleri harfiyen uygulamaya başladı. Her adımını dikkatle sayıyor, dönüşlerini hiç tereddüt etmeden yapıyordu. Arkasından ilerleyen Fujita ise şaşkınlığını gizleyemiyordu. Gözleri tamamen kapalı olmasına rağmen Nox'un tek bir kez bile yönünü şaşırmaması ona hiç mantıklı gelmiyordu.
Son yedi adımını tamamlayıp sağa dönen Nox, içinden sessizce sordu. Burası mı?
Biraz daha ilerle.
Nox iki, sonra üç adım daha attı.
Tam o anda, etraflarını çevreleyen üç dört metre yüksekliğindeki çimenler ve dikenli otlar bir anda sertçe hışırdamaya başladı. Sanki içlerinden ağır bir şey hızla geçiyordu.
Nox bütün dikkatini o yöne verdi.
Aynı anda Fujita'nın korkuyla yükselen sesi duyuldu. "Dikkat!"
Hiç düşünmeden ona atladı.
İkisi birlikte çimenlerin arasına yuvarlanırken Nox, başlarının hemen üzerinden devasa bir şeyin geçtiğini hissetti. Havanın basıncı yüzünü yalayıp geçmişti.
Fujita hâlâ Nox'un üzerindeydi. Titreyerek başını kaldırıp arkasına baktığında nefesi kesildi.
Çimenlerin arasından yükselen yaratığın kalın kolları ve bacakları neredeyse bir ağacın gövdesi kadar iriydi. Buna karşılık beli, insan vücuduna ait olamayacak kadar inceydi; devasa uzuvları birbirine bağlayan kırılacakmış gibi duran dar bir gövde... Yaratık boğuk bir ses çıkardı ve yüzünü ikilerine çevirdi.
Fujita'nın sesi korkudan titredi. "...Kaçmalıyız."
Nox ise öfkeyle zihnindeki sese seslendi. Hani burası çıkıştı? Beni ölüme mi sürüklemeye çalışıyorsun?
Ses, en ufak bir telaş göstermeden cevap verdi. Sakin ol. Sadece onunla savaş ve yen.
Nox dişlerini sıktı. Gözlerim kapalıyken ne yapabilirim ki?
Her zamanki yaptığını yapman yeterli.
Fujita aceleyle ayağa kalktı, ardından Nox'u kolundan çekmeye çalıştı. "Hadi, çabuk!"
Tam ikisi dönüp koşacakken yaratık çimenleri ezerek bütün ağırlığıyla üzerlerine sıçradı.
Nox hiçbir şey göremiyordu.
Ama o an, sanki yalnızca bir anlığına, zihninin karanlığında yaratığın silüeti beliriverdi. Bembeyaz bir enerji, hareket eden bir gölge, saldırının yönü.
Hiç düşünmeden Fujita'yı kendine doğru çekti.
Yaratığın devasa kolu ikisinin bulunduğu noktayı yalayıp geçti. Ezilen uzun otlar ve dikenli çalılar büyük bir gürültüyle iki yana savrulurken, yaratığın saldırısı yalnızca birkaç santimetre farkla onları ıskaladı.
Fujita'nın alnından soğuk terler süzülüyordu. İlk saldırıyı Nox sayesinde atlatmışlardı ama bunun böyle devam edemeyeceğini biliyordu. İçgüdüsel olarak elini beline götürdü. Parmakları boşluğu kavrayınca yüzü daha da soldu.
Kılıcım...
O anda hatırladı. Labirente silahla girmek yasaktı.
Manasını kullanmayı düşündü ama manası yalnızca iyileştirmeye yarıyordu. Karşısındaki yaratığa zarar verebilecek tek bir yöntemi bile yoktu.
Bu savaşta... tamamen işe yaramazdı.
Yaratık yeniden üzerlerine atıldı.
Nox bu kez geri çekilmedi.
Devasa yumruk üzerine indiği anda iki avucunu kaldırıp darbeyi karşıladı. Çarpışmanın etkisiyle uzun otlar iki yana eğildi, ayakları toprağa gömülürken vücudu tek bir adım bile geriye gitmedi.
Canavar hiç durmadan diğer yumruğunu savurdu.
Bu kez darbe doğrudan Nox'un karnına isabet etti. Nox'un gövdesi hafifçe gerildi. Ama olduğu yerde kaldı.
Canavar öfkeyle ikinci kez vurdu.
Nox yarım adım kadar geriye kaydı. Ezilen çimenler ayaklarının altında sürüklenirken dengesini yine de bozmadı.
Yaratık boğuk bir kükreme çıkardı.
Üçüncü yumruğunu bütün ağırlığıyla Nox'un göğsüne indirdi.
Patlamayı andıran tok ses labirentin içinde yankılandı.
Nox'un bedeni bir anda havaya fırladı, uzun çimenleri yararak metrelerce geriye savruldu ve dikenli dalların arasına sertçe gömüldü.
Darbe ciğerlerindeki bütün havayı tek seferde dışarı attı.
"...Kh..."
Nefesi tamamen kesilmişti. Göğsü şiddetle kasılıyor, ciğerleri yeniden hava çekmeye çalışmasına rağmen boğazından tek bir düzgün nefes bile geçmiyordu. Dikenli dalların arasında sıkışmış hâlde istemsizce öksürmeye çalıştı, fakat yalnızca boğuk ve kesik sesler çıkabildi.
Fujita korkuyla Nox'un yanına koştu. Defalarca ismini söyleyip ona sesleniyordu ama Nox hiçbirini duymuyordu. Dikenli dalların arasına sırtüstü saplanmış hâlde yatıyor, göğsündeki yanmayı bastırmaya çalışırken parmaklarını toprağa geçiriyordu.
İçini kaplayan öfke, bulunduğu saçma duruma yönelmişti.
Fakat öfkesinden daha garip bir şey oluyordu.
Canavar... artık daha net görünüyordu.
Bembeyaz bir enerjiyle kaplı silueti eskisine göre çok daha belirgindi. Hatta yalnızca onu değil, hemen önündeki Fujita'nın siluetini de seçebiliyordu. Sanki görüşü gözleriyle değil, başka bir şeyle oluşmaya başlamıştı.
Fujita dizlerinin üzerine çöküp bağlı elleriyle Nox'u dikenli dalların arasından çekmeye çalıştı. Kollarını kullanamadığı için yalnızca omuzları ve gövdesiyle onu bulunduğu yerden çıkarmaya uğraşıyordu.
"Nox! Lütfen!"
Ne kadar zorlansa da başaramadı.
Ama buna gerek de kalmadı.
Nox, sanki kendi içinde bir karara varmış gibi hiçbir yardım almadan ayağa kalktı.
Fujita telaşla geldikleri koridora baktı. "Geri dönelim! Şimdi harekete geçersek bizi yakalayamaz!"
Nox doğrulurken Fujita'yı hafifçe kendinden uzaklaştırdı. Ses tonu soğuk, kararlı bir öfke taşıyordu.
"Hâlâ anlamadım..."
Bir adım attı.
"Bu aptalca ders hiçbir işe yaramaz."
Bir adım daha attı.
"Sikmişim kaçmayı."
Bir adım daha attı.
"Sikmişim takım uyumunu."
Son adımıyla canavarın tam karşısına geldi.
Yaratık öfkeyle kükredi ve saldırmak için kolunu kaldırdı.
Tam o anda...
Hareketi yarıda kesildi.
Bir sonraki saniye kafası omuzlarının üzerinde yoktu.
Devasa baş çimenlerin arasına savrulurken gövdesi birkaç adım sendeledi ve ağır bir gürültüyle yere yığıldı.
Fujita korkuyla olduğu yerde dondu. "...Ha?"
Gözlerini canavardan ayıramıyordu. Saldırısını bile göremedim... Nox'un elleri hâlâ yüksek, kollarından hafif bir enerji dalgalanıyordu.
Tam o sırada yan koridordan yüksek bir ses duyuldu. "Hey sen!"
Uzun otların arasından Lars ile Elena ortaya çıktı.
Lars elini sallayarak bağırdı. "Sonunda sizi bulduk! Elena beni zorla buraya sürükledi. Nedenini anlamıyordum ama herhâlde sizin seslerinizi duymuş olmalı."
Elena, Lars'a bıkmış gibi kısa bir bakış attıktan sonra Fujita'ya doğru yürüdü. Yerde duran canavarın kopmuş başını görünce istemsizce duraksadı. Ardından sağ tarafa baktığında Nox'un sessizce cesedin başında durduğunu gördü.
Aklından geçen ilk şey buydu. Canavarı o öldürdü...
Bakışları istemsizce Nox'un gözlerini kapatan banda kaydı.
Gözleri kapalıyken bunu nasıl yaptı?
Kısa bir an düşündü.
Manasını kullanmış olmalı.
Bundan başka mantıklı bir açıklama bulamadı.
O sırada Nox'un zihnindeki ses yeniden konuştu. Artık arkadaşlarınla birlikte buradan çıkabilirsin.
Nox'un yüzü gerildi. Beni çıkışa götürmek yerine onların beni bulabileceği noktaya sürükledin.
Ses sakinliğini bozmadı. Buradan düz ilerle. Sonra sağa dön. Gidebildiğin kadar ilerledikten sonra sola dön. Çıkış orada.
Sana ihtiyacım yok.
Böyle demesine rağmen adımlarını yine sesin tarif ettiği yöne çevirdi. Fujita, Lars ve Elena da sessizce peşinden ilerledi.
Birkaç dakika sonra dikenli duvarların arasından gün ışığı görünmeye başladı.
Dört öğrenci labirentten sağ salim çıkmayı başardı.