Bir hikayenin tam olarak nerede ve ne zaman başladığını söylemek zordur. Ama bu hikaye; zamanın henüz acele etmediği, insanın toprağa, toprağın da insana sadık olduğu eski yazlardan birinde, ince belli bir çay bardağının dibinde başladı.
Bozkır, kavurucu bir Temmuz öğleninde dökümcü fırını gibi yanıyor; rüzgar estikçe ucu bucağı görünmeyen altın sarısı buğday başakları koca bir deniz gibi hışırdıyordu. Göğün mavisiyle toprağın sarısı arasında başını sokacak tek bir çalı, gölgesine sığınacak tek bir dal yoktu.
O sarı denizin ortasında, güneşin alnında iki çift nasırlı el ter döküyordu: Veli ile Necati.
Veli, elindeki tırpanı ritmik bir kavisle sallıyor, diz boyu sapları döverken soluk soluğa kalıyordu. Necati ise hemen arkasından tırmıkla geliyor, terden sırtına yapışmış gömleğiyle bozkırın o derin, ağır sessizliğine inat hafif bir türkü mırıldanıyordu. İkisinin de alnından akan ter, sıcağın kavurduğu çatlak toprağa süzülüp daha düşerken buharlaşıyordu.
Güneş tepede iyice ağırlaşınca tırpanı toprağa saplayıp çöktüler. Azık torbasından sertleşmiş bir dilim ekmek çıkardılar; bakır güğümden süzülen demli çayı ince belli bardaklarına doldurdular. Veli, cebinin derinliklerinden çıkardığı ufak, sert bir yaban armudunu kıtırdatarak yedi. Sonra o küçük, simsiyah çekirdeği bardağın dibinde kalan son yudum demin içine bıraktı.
Bardak soğudu, demin sıcaklığı ve rengi çekirdeğe yavaşça işledi. Veli bardağın dibini çalkalayıp toprağa süzdürdüğünde, o küçük çekirdek bozkırın bağrına sessizce düştü.
O an, Veli bardağını silkerken az ötede tarlaya su ve azık getiren gencecik İsmet ile Cennet’in gözleri kesişti. Cennet’in baş örtüsünün altından süzülen utangaç tebessümü, İsmet’in mahcup ve derin bakışlarına karıştı. Toprak ilk yudumunu içerken, bozkırın en masum sevdası da o çekirdekle birlikte kök salmaya hazırlanıyordu.
Veli ile Necati tırpanlarına tekrar sarılıp tozlu tarlaya dönerken bilmiyorlardı; o gün çay bardağından toprağa dökülen şey sadece bir çekirdek değil; bir ailenin kökleri, bir sevdanın ilk adımı ve geleceğin uzun hafızasıydı...
*****************************************
Mevsimler birbirini kovaladı, bozkırdan kaç kış, kaç sert rüzgar geçti kimse saymadı. Toprak her bahar yeniden uyandı, her yaz sararıp biçildi. Çay bardağının dibinden toprağa düşen o küçük çekirdek ise rüzgara direndi, güneşe uzandı ve gövdesi kalınlaşıp dalları yere sarkan ulu bir armut ağacına dönüştü.
Artık o ucu bucağı olmayan buğday denizinin ortasında, yazın kavurucu sıcağından kaçan her canlının başını soktuğu tek sığınak, tek yeşil vahaydı.
Zamanla tarlanın üzerindeki sesler de değişti. Karasabanların ve tırpan şıkırtılarının yerini motor gürültüleri, iniltili türkülerin yerini ise traktör çamurluğuna konan pilli radyolardan yayılan cızırtılı sesler aldı. Ağacın serin gölgesinde soluklanan yeni bir kuşak vardı artık: Ali Rıza ile Bayram Ali.
Ali Rıza, alnında biriken teri kolunun arkasıyla silip traktörün direksiyonunda toz yutarken; Bayram Ali, öğle molasında ağacın kalın gövdesine sırtını yaslar, elindeki çakıyla bir dal parçasını yontardı. Ağaç, iki kardeşin gençlik hayallerine, gelecek kaygılarına ve tarladaki alın terine sırdaşlık ediyordu. Ali Rıza, bir gün ağacın kabuğuna sevdasının baş harflerini kazıdı; ağaç o harfleri tıpkı bir emanet gibi kendi kabuğuyla sarıp sarmaladı.
Fakat bozkır, sadece cömertliğiyle değil, acımasızlığıyla da bilinirdi. Güneşin en parlak olduğu günlerden birinde, tarlanın üzerine kapkaranlık bir gölge düştü.
Gençliğinin en güzel baharında olan İsmet, aniden, zamansızca çekilip gitti bu dünyadan. İsmet’in gidişi, bozkırın ortasına sessiz ama devasa bir fırtına bıraktı. En çok da Cennet’in dünyası yıkıldı.
İsmet’siz kalan tarlada Cennet için zaman durmuştu. O günden sonra Cennet, adımlarını ezbere bildigi buğday başaklarının arasından geçip hep o armut ağacına gitti. İsmet’le göz göze geldikleri, gölgesinde soluklandıkları o ağacın sert kabuklu gövdesine sarılarak günlerce, aylarca ağladı.
Rüzgar estikçe ağacın yaprakları sızlar gibi hışırdıyor, Cennet’in gözyaşları ise ağacın derin köklerine süzülüyordu. Ne bozkırın kurak sıcağı kurutabildi o gözyaşlarını ne de geçen zaman... Cennet öyle bir ağladı, öyle bir yandı ki; sonunda gözlerinin feri söndü, dünyasının ışığı tamamen çekildi.
Cennet dünyayı göremez oldu. Ama gözleri karanlığa gömüldüğünde bile, elleriyle buğday başaklarına dokuna dokuna o armut ağacını bulurdu. Görmeyen elleriyle ağacın kabuklarını okşar, İsmet’in kokusunu ve nefesini hâlâ o dalların arasında arardı. Ağaç, Cennet’in görmeyen gözleri, İsmet’in ise topraktaki kırık uykusu olmuştu.
************************************
Yaz sıcağı bozkırın tepesine bir dökümcü fırını gibi çöktüğünde, büyükler için tarla kan ter, tırpan ve nasır demekti. Ama altı afacan için o buğday denizi sonsuz bir oyun alanı; ortadaki ulu armut ağacı ise kimseden emir almayan bir çetenin gizli kalesiydi.
Çetenin kendine göre sarsılmaz bir düzeni ve yaşa göre kurulmuş bir hiyerarşisi vardı. En başlarında aklı başında ve ağırbaşlı kaptan Mustafa dururdu. Onun bir küçüğü Mikail, gözü pekliği ve pratik zekasıyla Mustafa’nın sağ koluydu. Onları takip eden Hacı Ali çetenin taktikçisi, Ali kıpır kıpır hareketliliğiyle işin saha adamı, Hacı İbrahim lojistik sorumlusu, grubun en küçüğü olan Mehmet ise herkesin koruyup kolladığı ama yaramazlıkta sınır tanımayan en ufak üyesiydi.
Henüz Temmuz’un başıydı. Armutlar daha olgunlaşmamış, yeşilin en sert, tadın en ekşi halindeydi. Ama o ekşilik, sırf büyüklerden gizli yendiği için dünyadaki en tatlı meyveden daha cazipti.
Operasyon her öğle sıcağında, büyüklerin tarlanın öte ucunda gölgesizlikten kavrulduğu ve azık molası verdiği anlarda başlardı.
Ağaca tırmanma işi en büyükler ve gözü peklerinkimdi. Mustafa ve Mikail, ağacın pürüzsüz gövdesine birer sincap gibi tırmanır, en yüksek çatallara kurulup gözcülük yaparlardı. Mustafa alnına elini siper eder, buğday denizinin öte yanını süzerdi:
—“Ali Rıza Amcamlar traktörün yanında su içiyor! Mikail, dalı salla ama fazla zorlama, fark etmesinler!”
Mikail emri alır almaz üst dalları silkelemez, gülle gibi ham armutlar aşağıya yağmaya başlardı.
Hemen bir alt dalda duran Hacı Ali, düşen armutların tarlanın dışındaki yola kaçmasını engellemek için yön verir, Ali ise aşağıda oradan oraya koşarak yere çakılmadan armutları havada kapmaya çalışırdı.
Yer ekibinde ise iş bölümü daha hassastı. Hacı İbrahim, tişörtünün alt ucunu iki eliyle kavrayıp kocaman bir torba haline getirir, gökten düşen mermileri kucağına doldururdu. En küçükleri Mehmet ise düşen armutları çabucak toplayıp Hacı İbrahim’in tişörtüne taşır, bir yandan da "Bana da verin, en ekşisini ben yiyeceğim!" diye fısıltıyla ısrar ederdi.
—“Ağır ol Ali! Kafama düşürdün bir tanesini!” diye çıkışırdı Hacı İbrahim.
Hacı Ali yukarıdan fısıldardı: “Ses etmeyin, Mehmet sen de çalılığın arkasına geç!”
Tam o sırada ağacın en tepesinden Mustafa’nın uyarısı gelirdi:
—“Geliyorlar! Bayram Ali Amca bu tarafa yürüyor, kaçın!”
Altı kardeş/kuzen, koordineli bir baskın ekibi gibi bir anda dağılırdı. Mustafa ve Mikail daldan patır patır atlar; Hacı Ali, Ali, Hacı İbrahim ve küçük Mehmet kucaklarındaki ekşi armut yükleriyle birlikte kendilerini boylarını aşan buğday başaklarının arasına bırakırlardı. Sarı deniz altısını birden bir anda yutar, arkalarında sadece başakların hışırtısı kalırdı.
Ağacın altına varıp da dallardaki eksikliği fark eden büyüklerin arkalarından bastığı o tatlı azar, buğdayların arasında gıkını çıkarmadan yatıp birbirine bakarak kıkırdayan altı çocuğun en büyük zaferi olurdu.
Topladıkları ham armutları, toprağa açtıkları küçük bir çukura saklar, cebinden çıkardıkları gazete kağıdına sarılı kaya tuzuna banıp dişleri kamaşana kadar yerlerdi. Mustafa en büyük parçayı küçük Mehmet’e verir, Mikail ile Hacı Ali birbirine takılır, Ali ile Hacı İbrahim ise bir sonraki baskının planını yapardı.
O ekşi tadın burukluğu dillerinde kalır, ama yüzlerindeki o muzaffer tebessüm gün boyu silinmezdi. Ağaç, bu altı afacanın buğdaylar arasındaki gamsız kahkahalarını dallarının arasında gururla saklardı.
******************************************
Mevsimler, buğday tarlasında tutulan bir çetele gibi akıp gitti. Zaman, en çok da o çocukların adımlarında hızlandı.
Mustafa’nın sesindeki o çocuksu tını kalınlaştı, Mikail ile Hacı Ali’nin omuzları genişledi. Ali, Hacı İbrahim ve küçük Mehmet artık ağacın en yüksek dallarına bile hiç korkmadan, ustalıkla tırmanır olmuşlardı. Fakat yaşları büyüdükçe, elleri ham armutlardan yavaş yavaş ayrılıp tarlanın gerçek yüküne; tırpanın sapına, traktörün direksiyonuna ve hayatın ağır sorumluluklarına değmeye başladı.
Eskiden ağacın kovuğuna gamsız kahkahalarını bırakan afacanlar, zamanla aynı kovuğa tıpkı Ali Rıza ve Bayram Ali gibi gelecek kaygılarını, şehre gitme hayallerini ve içten içe duydukları o tatlı sızıları gizler oldular.
Derken bir gün, bozkırın ortasındaki o sarı denize yalnızlık tohumları ekilmeye başladı.
Köyün gençleri tek tek rızkını, tahsilini ve istikbalini gurbette aramak üzere yollara düştü. Kimi okul yollarına düzüldü, kimi büyük şehirlerin tozuna karıştı. Tarlada motor sesleri seyreldi, akşamüstü ağacın altına vuran gölgede çay içenlerin sayısı azaldı.
Mustafa, Mikail, Hacı Ali, Ali, Hacı İbrahim ve Mehmet... Her biri gurbetin bir köşesine dağılırken; İsmet’in yokluğu, Cennet’in görmeyen ama hâlâ o ağacın kabuklarına dokunan nasırlı elleri ve Veli ile Necati’nin tarlaya döktüğü o ilk alın terleri hep o ağacın hafızasına emanet kaldı.
Bozkırın ortasındaki o ulu armut ağacı; giden her bir gencin ardından yaprak döktü, gelen her baharda ise "Belki dönerler" der gibi bembeyaz çiçeklerini yeniden açtı.
Dallarındaki ekşi armutlar artık çocuk elleri tarafından kapışılmıyor, olgunlaşıp birer birer toprağa düşüyordu. Ağaç, tıpkı Veli’nin çay bardağından toprağa düştüğü ilk günkü gibi sarı denizin ortasında dimdik ama bir o kadar da mahzun durmaya devam etti. İnsanlar eksilmiş, sesler çekilmişti; fakat hafıza, o köklerin derinliğinde dipdiri duruyordu...
****************************************
Zaman, bozkırın üstünden koca bir fırtına gibi geçti. Rüzgar estikçe eski patika yollar silindi, ahşap karasabanlar müzelik oldu, tarlaların ortasından toprağı titreten devasa biçerdöverler geçmeye başladı. Bozkır değişti, dünya hızlandı, insan nesli yeni yollara saptı.
Ama o ucu bucağı olmayan altın sarısı buğday denizinin ortasında değişmeyen tek bir şey kaldı: O ulu armut ağacı.
Yıllar sonra, şehirlerin gürültüsünden ve beton duvarlarından kaçıp köklerinin peşine düşen yeni kuşak torunlar, bir yaz günü o tarlaya geldiler. Güneş yine aynı kavurucu sıcaklığıyla tepeye tünemiş, sarı başaklar rüzgarla fısıldaşıyordu.
Ağacın koyu gölgesine adım attıklarında üzerlerine çöken şey sadece serinlik değil, koca bir ailenin hafızasıydı.
Gövdesine ellerini sürdüklerinde, barkında hâlâ duran o eski çakı izlerini gördüler; Ali Rıza ile Bayram Ali’nin gençlik sevdalarını hissettiler. Dallarının rüzgardaki sızılı hışırtısında İsmet’in yarım kalan baharını, toprağa değen köklerinde ise Cennet’in gözyaşlarıyla sulağı dökülmüş o sadık vefayı buldular.
Ağacın en yüksek dallarına baktıklarında, kulaklarına Mustafa, Mikail, Hacı Ali, Ali, Hacı İbrahim ve küçük Mehmet’in ekşi armutlar peşinde koşarken attıkları gamsız kahkahalar geldi. Ve başlarını eğip toprağa baktıklarında, Veli ile Necati’nin nasırlı elleriyle toprağa serptiği o ilk alın terlerinin bereketini kokladılar.
Ağacın dalından düşen olgun bir armudu alıp ısırdıklarında dillerine bir tat yayıldı. O tat; ne sadece tatlıydı ne de sadece buruk... O tat; hüznün, neşenin, emredercesine geçen zamanın ve kopmaz aile bağlarının özüydü.
İnce belli bir çay bardağının dibinden toprağa süzülen tek bir çekirdek; Veli’nin duası, İsmet’in rüyası, Cennet’in feryadı ve çocukların neşesiyle büyüyüp bozkırın ortasına vurulmuş sonsuz bir aile mühürüne dönüşmüştü.
İnsanlar gelip geçer, ömürler tamamlanır, kuşaklar değişirdi. Fakat bozkırda bir ağaç, göğe uzanan dalları ve toprağa sarılan kökleriyle; adını ve anısını taşıdığı insanlara sadakatle gölge olmaya, her bahar yeniden bembeyaz çiçekler açmaya ve o büyük hikayeyi rüzgara fısıldamaya devam edecekti...