İçeriğe geç

Geri Dönüş Yok

GÜN 7

Odaya kurşun gibi ağır, soluk bir sabah ışığı süzülüyordu.

Renee, yatakta hemen yanı başında uyuyan kocasına baktı. Dışarıdaki dünya kıyamete sürüklenmeden önceki o eski, huzurlu günlerdeki gibi usulca ona sokuldu. Jesse, karısının sıcaklığını hissettiği an gözlerini araladı. Saniyeler içinde nerede olduklarını hatırlamanın getirdiği o amansız gerginlikle odayı taradı. Renee'nin güven veren yüzünü görünce hafifçe gülümsedi ve gözlerini tekrar kapattı.

Yerde, birkaç battaniyenin üzerinde Tommy, ablasına sarılarak uyuyakalmıştı. Chloe, küçük kardeşini korumak istercesine ona sıkı sıkı sarılmıştı; yüzünde uykusunda bile kaybolmayan ciddiyet dolu, ağır bir ifade vardı.

Renee, gözleri kapalı bir halde Jesse'nin kulağına fısıldadı:

"Çocukları uyandıralım mı artık hayatım?"

Jesse karısına döndü. Kelimelerin yetersiz kaldığı, dışarıdaki ölüm sessizliğinin ruhlarını ezdiği böyle sabahlarda birbirlerine tutunmaktan başka çareleri yoktu. Dudakları birleşti. Acelesiz, sessizce, dünyaya karşı son direnişleriymiş gibi birbirlerinin varlığında eriyip gittiler. Bu; gösterişten uzak, sevgi dolu ama bir o kadar da çaresiz bir sığınaktı. Sonunda bu kırılgan anı bozan Jesse oldu ve yataktan sessizce sıyrıldı.

Yan odada Nolan çoktan uyanmıştı. Günlerdir üzerine çöken o kirli, uğursuz atmosferi dağıtmak istercesine, çoktan unutmuş olduğu bir şey yaptı: Banyoya geçti. Musluktan akan buz gibi suyla yüzünü ve boynunu sertçe yıkadı. Tenine değen dondurucu su, zihnindeki kaosu anlık da olsa uyuşturdu. Giyinirken, gözü gardırobun en arkasına bilerek saklanmış eski bir kemere takıldı.

Babasının şerif kemeriydi bu.

Nolan hayatı boyunca babası gibi bir şerif olmaktan, o rozeti taşımaktan başka bir şey istememişti. Ama babası bu göreve abisi Cole'u layık görmüştü. Gençken, babasından kalan bu mirası canı pahasına korur, kimsenin elini bile sürmesine izin vermezdi. Yine kimseye vermezdi ama artık dokunmak da istemiyordu; Nolan için o kemer, yıkılmış bir çocukluk hayalinin soğuk metal kalıntısından, sessiz bir hayal kırıklığından başka bir şey değildi.

Nolan odadan çıkıp aşağı indiğinde, onun böyle temizlenmiş ve kendine gelmiş halini görmek, diğerlerine hâlâ var olan insani bir düzeni —yıkanmanın varlığını— hatırlattı. Ama hemen banyoya koşmadılar. İlk önce yapılması gereken çok daha hayati bir konuşma vardı.

Herkes salonda toplandığında Nolan o soruyu sordu: "Ne yapıyoruz?"

Ethan grubun en arkasında duruyordu ama gözlerindeki o sert, kararlı ifade her zamankinden daha keskindi.

Nolan derin bir nefes alıp konuşmaya başladı:

"Dün gece Jesse'yle konuştuk. Ormanda çalıştığım zamanlardan tanıdığım Earl adında bir adam var. Çocukları bana bazen su ve sandviç getirirdi; evlerine bile gitmiştim. Earl son derece merhametli, dürüst ama bir o kadar da çetin bir adamdır. Eğer bu dünyada hâlâ ayakta kalan biri varsa, o ihtiyar sert adam çiftliğini çoktan güvenli bir kaleye çevirmiştir."

"Orası hakkında ne biliyoruz?" dedi Ethan aniden. Sesi, bir çocuğun umursamazlığından çok uzak, buz gibi bir olgunlukla odada yankılandı.

Nolan başını hafifçe yana eğerek şaşkınlıkla oğluna baktı. Ethan, babasının şaşkın bakışlarıyla bir anlığına karşılaştıktan sonra gözlerini odadaki diğer insanlara çevirdi. Herkes sessizce, bu on iki yaşındaki çocuğun ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu.

Ethan sarsılmaz bir kararlılıkla devam etti:

"Oraya gidebiliriz, evet. Bu bir şans olabilir. Ama sonumuz da olabilir. Eğer gideceksek, anılarla dolu nostaljik yollardan değil; doğru rotalardan, güvenli patikalardan gitmeliyiz."

Konuşmasını bitirdiğinde odaya buz gibi bir sessizlik çöktü. Nolan, oğlunun gözlerindeki o amansız değişime bakakaldı. Karşısında artık korunmaya muhtaç bir çocuk değil, hayatta kalmanın soğuk matematiğini hesaplamaya başlamış genç bir adam duruyordu.

Nolan zorlukla yutkundu, sadece "Haklısın... Haklısın oğlum," diyebildi. İçten içe, oğlunu bu yeni dünyaya ne kadar çabuk kaptırdığı düşüncesiyle sarsılmıştı.

Bu kararın ardından yolculuk hazırlıkları hızla başladı. Bu sırada diğerleri de sırayla banyoda hızlıca üst başlarını temizledi, kendilerine gelip üzerlerine sinen ölümün tozunu yıkayıp attılar. İlk gün Jesse kendi arabasıyla gelmişti, Nolan'ın eski ama güvenilir pikabı da kapının önünde park halindeydi.

Nolan, Jesse'ye bakarak, "Pikapla önden ben gideceğim," dedi. "Diğer herkes senin arabanda olacak. Yolda karşımıza bir şey çıkarsa ilk darbeyi ben alırım. Sen hemen geri vitese takıp oradan uzaklaşırsın."

Jesse ilk başta bu planın tehlikesine şiddetle itiraz etse de, Nolan'ın şerifleri andıran o tavizsiz duruşu karşısında boyun eğmek zorunda kaldı.

Herkes evden yanlarına alabilecekleri en temel eşyaları topluyordu. Nolan mutfaktan geçerken buzdolabının üzerindeki fotoğrafı gördü. Köşesi hafifçe kıvrılmış resimde Callie, Ethan'ı kucağında tutuyordu. Fotoğrafa son bir kez sevgiyle baktı, ardından nazikçe katlayıp sırt çantasına yerleştirdi. Ethan, salonun karanlık bir köşesinde sessizce durmuş, babasının bu vedasını izliyordu.

Nolan son kez yukarı çıkıp yatak odasına girdi. Jesse ve Renee kalan son birkaç eşyayı bir çantaya tıkıştırıyordu. Nolan'ı görünce sessizce ve saygıyla odadan çıktılar.

Çocukların odasına taşındıklarından beri Nolan kendi odasına neredeyse hiç uğramamıştı. Şimdi o boş alana şöyle bir göz gezdirdi. Bu evi ilk kiraladıklarında Callie ile kurdukları parlak hayaller, birlikte geçirdikleri o sıcak, huzurlu geceler birer birer zihninde canlandı. Başını öne eğdi. İçindeki o devasa acı, eski dünyanın tamamen yok olduğunu ona bir kez daha hatırlattı. Derin, gerçek bir keder hissetti.

Ayağa kalktı ve pencereden o yeni, uğursuz dünyaya baktı. Asla geri dönmeyecek ve muhtemelen hiçbir zaman düzelmeyecek olan o karanlığa...

Sonra diğer odaya geçti. İlk başta Callie ile bebek odası olarak tasarladıkları, şimdiyse çocuklarıyla birlikte sığınmak zorunda kaldıkları o odaya. Dolaptan son birkaç parça kıyafeti alırken, gözü en arkadaki şerif kemerine bir kez daha takıldı.

Birkaç saniye düşündü. Hızlı ve kararlı bir hareketle kemeri kavradı ve beline bağladı. Nolan artık sadece bir baba değildi; o, bu insanların koruyucusu, lideriydi.

Odadan çıkmadan önce boş duvarlara son kez, gerçekten son kez baktı. Kapıyı yavaşça çekti ve kapının kapanırken çıkardığı o tanıdık ses, boş evde acı bir şekilde yankılandı.

Ev tamamen boşaltılmıştı. Ancak mutfak masasının üzerinde, Ethan'ın evden çıkmadan önce kimseye göstermeden gizlice yazıp bir bardağın altına sıkıştırdığı bir not duruyordu.

Notta şunlar yazılıydı:

> "Eğer bu notu okuyorsan, katla ve cebine koy. Yanından ayırma.

> Çünkü bir gün karşı karşıya gelirsek, karşında kimin durduğunu, kiminle uğraştığını bilmeni isterim. Bu notu cebinden çıkarıp bana gösterirsen kim olduğunu anlarım ve seni hemen öldürmem. Belki konuşuruz.

> Ama bu notu yanına almadan yoluma çıkarsan hiç acımam; seni olduğun yere sererim.

> Ve özellikle kız kardeşime, Chloe'ye, Nolan'a, Jesse'ye, Danny'ye ya da sevdiklerimden tek bir kişiye bile bulaştıysan... Bu kağıt senin kefenin olur dostum. Ayağını denk al.

> Umarım ölmemişizdir.

> — Ethan Brooks"

>

Arabalara binmeden önce hepsi dönüp eve son bir kez baktı. En kısa bakan Ethan oldu ve arabaya ilk o bindi.

Dışarıda sokaklar Drifter'larla kaynıyordu; hava sıcaktı, atmosfer her zamankinden daha acımasızdı.

Nolan pikabıyla öne geçti ve iyi bildiği o engebeli, zorlu orman yoluna doğru direksiyon kırdı. Jesse'nin arabası onu yakından takip ediyordu. Yol oldukça bozuktu; pikap ileri doğru atıldıkça sarsılıyordu.

Ama yolun bozuk olması pek de önemli değildi.

Asıl ürkütücü olan, o devasa ağaçların arkasındaki sık ormanın ne gizlediğini bilmemekti. Ağaçların gözlerden sakladığı tehlikeler, her an tam yollarına çıkmak üzereydi.