aynanın beni unuttuğu, mimiklerime emir geçiremediğim, dahası yalnızlığın içinde yalın ayak yürüdüğüm sıralardı. uzun zaman oldu işte, hatırlamıyorum şimdi işten çıktığım net zamanı. oturduğum bu koltukta, uzay-zaman ekseninde değersiz bir mikroskobik detay gibi kalakaldım. bir ara mutfağa doğru kalkıp gidesim vardıysa da evrene gönderdiğim enerji sakince omzuma bastırdı ve “daha zamanı var,” diyerek beni oturttu. daha zamanı olan şeylerin üzerine pek düşünmediğim için direkt kabullendim. mutfakta alacağım nefesin şu an aldığım nefes kadar değerli olmayacağına karar verdi herhâlde beynim.
son zamanlarda arkadaşlar eşliğinde gırgır şamata da azaldı. gerçi whatsapp gruplarında geyik devam ediyor ama yine de yalnızım işte. hatta bir gün grupta beni birilerine benzeterek hunharca şaka yaptılar; bir yanım açıkta kalmışçasına kötü rüyalar gördüğümü söyleyip garip garip gif'ler kustular. sonuçta bir yerim açıkta kalsa bile rüya görmeye razıydım zira onların bilmediği şey son zamanlarımın acı yüzüydü: u-yu-ya-mı-yo-rum!
biraz da uykusuzluğun getirdiği bazı durumlar yüzünden ani sinirlendiğim ama aslında güzelce uykumu çeksem belki de gülebileceğim konulardı bunlar. ama işte gerçek bu, uykusuzlar dergisi'nde yedi yirmi dört çaycı gibi takılıyorum evimde.
geçen sabaha karşı arka bahçemdeki ağaçlara bir baktım, yerinde yoktular. bulutlar geçerken bir türlü kafamdaki resmi oluşturamadılar. balkonda yoldan geçen arabaları saydım, hiçbiri içimden tuttuğum renkte değildi. ben zaten uzun zamandır dilek tutmayı bıraktım.
kendi zamanımda geçen olaylar sanki geçmiş zamandan bu yana dek sürünerek gelmişler ve geleceğimden özenle kaçmaya çalışıyorlar. ekmek almaya diye çıktığım kapıdan akşama kadar boğazdan geçen gemileri izlerken buldum kendimi. akşamına iki bira alıp güneş ortalıktan çekildikten sonra da eve geri geldim.
bu aralar kendimi kovalamıyorum; içimde ayaklarımı yönlendiren bir his yok. nöronlarım zihnimde zar atıyorlar ve o yöne doğru gidiyorum. aslında bugün hazır gitmişken balık ekmek yiyebilirdim ama işte bazen ne kadar istesen de olmuyor: gemide olsam denizi, karada olsam güneşi, evde olsam karanlığı özlüyorum.
kafamın içindeki komşularım o kadar sahici ki bir noktadan sonra insan aşılıveriyor o karanlık sohbetlere. ama bunu yaparken aynalardan uzak durmak gerek. bazı anlamların peşinden koşan kelimeler, zıt anlamlıları tarafından çelme yiyebilir.
işte hayat dediğin bazen evin mutfak giderine dadanan farelerin ölümünü gözleyen o insanlar gibi telaşlı, bazense içi mutsuzluktan arındırılmış, sürekli gülümseyen sahte bir yüz gibi kaygısız. sabahları aynaya bakmadan önce telefonun kamerasına dadanan türden.
mesela hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey düşünmeden yarım saat bahçede, balkonda öylece alelade bir hayvan gibi pinekleyemiyorlar. kendileriyle sesteş olamayan, kendilerine, iç organlarının çalışma seslerine dahi tahammül edemeyen hayatlar. o kadar meşgul bir yalnızlıkları var ki bu hayatların, nah bu kadar!
“bir dakika geçti mi?”
hah, tamam... hemen al eline ve kaydır. ne me lazım, yoksa kendinle tanışırsın falan, mazallah. al eline, boş ver sen şimdi içini. kaydır kaydır, yoktur işin, evde aş bekler eşin. şen şakrak selfie'de dişlerin, yalnızlık seni kendi elinle dişledi!
sokak ortasında sinir krizi geçirip annesinin elindeki tableti almaya çalışan o eşek oğlu eşşek gibi kendimde hak gördüm bu sözleri. söylerim tabii, yazarım da. yazar olmadığım hâlde yazarım. gerçi kalemim sizin sayfalarınıza yazamaz ama olsun, duvarlarıma önce adlarınızı yazar ve sonra üstlerini karalarım.
ah be, şimdi şu dışarıdaki çıkmaz sokağın duvarına bir şeyler yazasım geldi. en çok da karşıdaki emekli öğretmen dayı perdenin arkasından dikizlerken denk getirmeli.
sahi, biz emeklilik nedir bilmeden, tatmadan ölen ilk nesil olacağız değil mi? kaç mum sığar ki yalnızlığa? kaç kere üflemeli mumları? kaçı sizden bu hediyelerin, kaçı geçerse yelkovan, bu sahipsiz kelimelerin sonu belirir?
içimde kendi içine dar gelen bir duygu var gibi, böyle çok sevdiğin bir yelek olur ama mağazada senden başka herkese yakışır ama ne yaparsan yap, bir tek sana yakışmaz ya, onun gibi bir şey işte.
bazı duygular anlamsız, bazı gülüşler çelimsiz, bazı arkadaşlar tekinsiz, bazı vedalar elverişsiz, bazı öpüşler dikenli, bazı dertler kedersiz...
bu sefer dedim, söz vereceğim kendime. öyle üç beş düşünün peşine kapılıp bırakmayacağım kendimi.
tamam, dedi.
usulca kalktım bu sefer. omzumda yok bir his. yürüyüp geçtim holü ve mutfaktaki o babaannemden kalma aynalı dolabın karşısına geçtim. sormayın neden, babaannem vitrine kıyamamış ve mutfağa yerleştirmiş. dantellerle bezeli yıllanmış tabaklar ve birkaç eski fotoğraf.
bu sefer dedim, söz verdim kendime. doksan sekiz yıl yaşadı ve gitti. en azından onun anısına geçmeliyim önüne, dedim.
aynaya baktım; o da aynada. hem son derece tanıdık hem de ilk defa gördüğüm biri gibi.
“babaannen de böyle seyirttirdi,” dedi, gülümsemeye çalışırken dudaklarını.
olsun, dedim, zorladım. bir “fıss” çıkıverdi dudağımın kenarından. o an anladım ne yapmaya çalıştığını. beni gülümsetmeye çalışıyordu. oysa ben uykusuzdum. ikisi aynı bedende durmuyordu.
“peki, sen güldün mü?” diye sordum.
“güldüm mü bilmiyorum,” dedi.
sonra ikimiz de sustuk. uzun süre öyle kaldık. sonunda ben çıktım aynadan, o orada kaldı.
bazı bazılar, bağımsızlığını ilan etmiş birer figüran.
evet, sonunda ben de kendi hayatımın başrol oyunculuğunu kaptırdım gibi.
gibi.
gibi gibi...