bu ayna yıllardır elimde. ona bakınca ne görüyorum ben de bilmiyorum. kaybolan yılların bir örüntüsü gibi nefes alışverişlerim üzerinde buğu yapıyor ve bazı zamanlar unuttuğum o ismi işaret parmağımla yazıyorum. her şey gibi o da etkisi kaybolunca uçup gidiyor. ama şimdi ayna burada bekleyebilir. size daha önemli bir şey anlatmalıyım.
burası giriş. buradan sonrasını ben de bilmiyorum. benim bilmediğim gibi sizlerin de bilmediğini biliyorum.
soğuk bir kış gününü düşünebilirsiniz. gökyüzünden ağır ağır süzülen bir kar tanesini görerek başlayabilirsiniz. biraz daha düşünün. burnunuzun ucu, soğukla ilk temasa geçen yanınız. gözlerinizin içinde dolanan sıcaklıkla aklınızı zorluyorsunuz; bırakın. kelimelerin gözbebeğinizden içeri doğru sinmesine izin verin. ben yazmakla görevliyim, siz yaşamakla.
kelimelerin anlamları arasında dolaşın. kar taneleri, ayak bastığınız çıplak betonu kapladı bile. kar yığınının üzerinde çıplak ayakla yürümeye devam edin. nereye gideceğinizi düşünmeyin; bunun bir önemi yok. gideceğiniz yeri düşünmek yerine, çıplak ayaklarınızın ardında bıraktığı izleri düşünün.
soğuk havada yolun üzerinde hareket eden tek şey siz değilsiniz. gitmenin bir eylem olmadığını anlatmaya çalışmıyorum. gidiyorsunuz.
ben hâlâ sonrasını bilmiyorum. siz, benim için zaman geçtikçe olan biteni öğrenmeye çalışıyorsunuz. kalbinizin sesini buradan duyabiliyorum; saatin içindeki saniye sesinin bastırdığı hafif bir uğultu gibi. kendinizi duyuyorsunuz. yürüyorsunuz. bedeninizin çalışma seslerini işitiyorsunuz. derin derin nefes alıyorsunuz; belki de sadece yaşıyorsunuz.
ön cephesi tamamen tahta olan müstakil bir evin bahçe kapısına yaklaşıyorsunuz. şimdi, buradan sonraki adımda sizi sizden ayırıyorum.
gözlerinin üzerine kapanan siyah bir berenin altından bana doğru baktığını görüyorum. işte o “sensin”.
biliyor musun? adını soruyorum. ne olduğunu biliyor musun?
“ben, sıkıntıyım.”
size göre adımı bildiğiniz gibiyim. oysa sıkıntısı olmayan bir insan sadece gülmek için uğraşır. ben gülmüyorum. ben “çıkış” ile “giriş” arasında bir yerdeyim. bu durumdayken beni anlamanız için illa gülmeniz gerekmiyor.
siz sıkıntının temel taşlarını kaçırıyorsunuz. sıkıntı ciddiyet işidir. sıkıntıyla alay edilmez. sıkıntı halının altına atılmaz. sıkıntının taşları kırılmaz. sıkıntı mutlulukla tokalaşınca azalır. fakat mutluluk? o henüz tecrübe ettiğim bir şey değil.
bilinç, bazen insanı kendisinden uzaklaştırır. ardından gerçek dünyadan kopma arzusu gelir. uzaktan bakınca koca bir boşluk sanılır. içine girdiğinizdeyse ne kadar dar bir alanda, kendi dünyasına bile hâkim olamayan bir karanlık olduğunu anlarsınız.
bilinçsizce düşünmek her yerde mümkündür. ama bazı hikâyeler, insanın dışarıya bakamadığı yerde başlar. evinin bahçesine bakan bir pencere vardır. pencerenin ardında bir insan. gerisi, onun kafasının içidir.
bana yaklaşıyorsunuz.
bilinçsizlik yakamızdan yakalar. kendi içini açmadan, bizi kendisine ilikler. yalan bir dünyanın doğrularına bakış açımız genişler. iliklerimize kadar soyunan acı bir yalnızlığın kollarına düşeriz. düşmek bize sonradan eklenmiş bir şey değildir; içimize çoktan yazılmış bir özellik gibi gelir. bundan mutlu oluruz, bundan kaygılanırız, bundan korkarız, bununla çocuklar doğururuz.
korku dünyamızdaki aynalar bize her zaman kötüyü gösterir. bir hamleyle bakış açımızı değiştirip bu girdaptan kurtulacağımızı hissederiz. tam o anda, yatalak bir adamın yalnızlığına yapışıp kalır, onun kapısızlığında kilitli kalırız. yatak ve ev: algıların seçimsizliği.
üzülmekten bahsetmiyorum. elbette üzülüyorum. anlatmak istediğim şey, dağıldığımız yerlerden bir daha asla geri dönemeyecek olmamız. dönmek gerekiyorken dönememek.
geride bıraktığımız kısımların küçük, dar ve karanlık yerinden, yatağımdan bahsediyorum. yıllardır bu köhne yatağın üzerinde yatıyorum. desteksiz bir adım dahi atamıyorum. yıllar sırtımda derin çukurlar açtı. günlerin isimleri ne tarafa döneceğimi hatırlatır. saatler ise dışarıdaki donup kalmış manzaramı paramparça etmek için hızlanır.
bu beyazlık zihnimde kara bir örtü gibi. varoluş kızağımla o örtünün üzerinden kayıp geçmişimi darmadağın etmeyi, ardımda tertemiz bir düzlük bırakmayı o kadar çok isterdim ki.
ne olurdu birkaç insan ayak izi olsaydı. ne olurdu kuşlar konduktan sonra ürküp hemen uçup gitmeseydi. ne olurdu aynaya yazdığım adlar silinmeseydi. ne olurdu sen gerçek olsaydın.
ne olurdu.
bana yaklaştın.
kulaklarını dudağıma iliştir.
"artık acı yok."