İçeriğe geç

Aynanın Ucunda

“ayna ayna söyle bana,
ne zaman diner bu yara?
büyüyünce geçer derler
büyüdüm, geçmiyor hâlâ…”

aynanın karşısında, kendi kendime şarkı söyler gibi mırıldanıyordum. karşımdaki yüz, söylediklerimi benden daha dikkatli dinliyordu. içimden gelen bir sesle bu satırları mırıldanmaya başladığıma göre, tamamen kandırılmış biriyim demektir. lakin kim kandırdı beni? büyüyünce geçeceğini söyleyenler mi, yoksa geçmediğini bile bile büyümeye devam eden ben mi? aynadaki yüzüm cevap vermedi. zaten ne zaman bir cevap beklesem, karşıma hep kendim çıkıyordum. bu düşüncelerin üzerine eğilsem bile önüme çıkan saldırgan düşüncelere yeniliyorum. eğilip içlerine bakıyorum: koca bir boşluk. mutlu olmak için kendine bile yalan söyleyebilen bir insanın boşluğunda başıboş dolaşan ufacık bir ışık bile yok…

duman, masanın üzerindeki siyah kül tablasında duran sigaranın ucundan yavaşça süzülüyordu. pencerenin demir korkulukları arasından içeri utangaçça sızan güneş, dumanın havadaki boşlukta dans etmesine göz yumdu. duman, havayı aralıklı dalgalar hâlinde doldurarak yavaş yavaş dağıldı. ardından, bütün bu bulutu dağıtan yuvarlak bir duman halkası çıktı ortaya. bir kadın rahmi gibi havada süzülerek kendi boşluğunu bıraktı.

biradan bir yudum aldım. sağ dirseğimin altında duran fotoğrafı elime alıp ortadan ikiye yırttım. benim bulunduğum kısmı çöpe attım, diğer yarısını masanın üzerindeki boş fotoğraf çerçevesine koydum. bir yudum daha içtim, sigaramı söndürdüm. tahta sandalyeden kalkıp odada volta atmaya başladım. adımlarımın hızını kesip yavaşça balkon kapısına yöneldim. cebimden sigara paketini çıkarıp balkona çıktım.

bulunduğum daire, binanın ön cephesinde dördüncü kattaydı. balkon, iki kişinin rahatça oturabileceği kare bir alana sahipti. demir korkuluklara yaslandım ve sigaramı yaktım. balkon, şehrin tüm ışıklarını tepeden görecek kadar yüksekti; insan yokken dünyanın nasıl bir yer olacağını düşündürebilecek bir derinliğe bakıyordu. son nefesimi çekip izmariti aşağı bıraktım. yere çarpana kadar geçen kısa sürede ateşi söndü.

odaya dönüp dolabın aynasının karşısına geçtim.

“senin kendine benzediğin yok! neden herkes gibi sen de bu bok çukurundan kurtulmak için çabalamıyorsun? artık hiçbir şeye dayanmak istemiyorum, kendi kararlarımı kendim vermek istiyorum. bunu neden anlamıyorsun ha! bana bak be adam! beni duymuyor musun? kahretsin!”

“beni bırak… ben delirmedim. deli değilim ben! beni eve götürün…”

çığlıkları, geride bıraktığı uzun holün boşluğunda yankılanıyordu. birinin delirdiği için üzüntü duydunuz mu hiç? insan, içinden bir parçası kopmuş gibi hissediyor; o boşluk canını acıtıyor. o da durumu değiştirecek hiçbir şey bulamadı. kendine zarar vermeye başlayınca annesi onu buraya getirmek zorunda kaldı. ben de geldim elbette. onu önemseyen birkaç kişiden biri oldum.

dün bunları yaşadım. bugün de zihnimde dönüp duruyorlar. insan bazen başkasının acısını geride bıraktığını sanıyor ama o acı, hiç beklemediği bir anda zihninde yeniden baş veriyor. neyse, konumuza dönelim.

bu can sıkıcı durumlar insanda moral bozukluğu yaratıyor. bozuk moralle işten bitkin hâlde çıktıktan sonra, saatler süren otobüs yolculuğunda eve varmak için savaş veriyoruz. hepimiz, kafamızın içinde görünür hâlde dolaşan geçim sıkıntısıyla yaşıyoruz. birbirimizin mutluluklarını görmezden gelemediğimiz gibi, sıkıntılı anlarımızda mutsuzluklarımızı da görmezden gelemiyoruz. yaşama sevincimizi sömürmeye başlayan bu denge, bizi hayata karşı dengesizleştiriyor.

otobüste, liseli bir kıza herkesin gözü önünde tacizde bulunan adama kimsenin ses çıkarmaması bir yana, cebindeki milyarları verip aldığı telefonun flaşını açarak beğeni toplamak için video çekmeye başlayanlar bile vardı.

tüyler ürpertici on dakika.

ne zaman bu kadar çok nomofobik insanın normalleştiği bir topluma dönüştük? “eskiden ne yapıyorduk?” diye düşünmeden edemiyor insan. eskiden dediğimiz de şunun şurasında otuz yıl önce. milyonlarca yıldır süren insan yaşamı, son otuz yılda akıl almaz bir hızla değişti.

sonunda evine gelmiş, yorgunluktan müzik setinin önünde yığılıp kalmıştı; tıpkı bir oyuncak gibi mışıl mışıl uyuyordu. ağzından akan salyayı pencereden giren dik güneş kurutmuş ve halının üzerinde iz bırakmıştı. sanırım korkudan titreyen ellerini, ayaklarını sakinleştirmek için ona fazla bira içirdim. rüzgârın etkisiyle pencerenin demir korkulukları çarpınca hafifçe başını kaldırır gibi oldu. gözlerini açması, dün gece içtiği beş şişeden daha zordu.

“seni sen yapan öğrendiğin ilk şey neydi?”

içimden bir ses yine bana sesleniyordu.

dengesiz bir uykudan uyanınca kendimi odanın karanlığındaki yatağımda buluyordum. uyuyorum, işe gidiyorum, uyanıyorum, uyuyorum… hayatım bir kıskacın içinde hapsolmuş gibi. yine de düşünüyorum: beni ben yapan ilk şey sisli bir görüntü. sanırım öğrendiğim ilk şey çaresizlikti.

aynanın karşısına geçiyorum.

aynadaki suretim yine adımı söylüyor.

“seni izliyordum,” diyor.

“ben kim—” dememe kalmadan “otur,” diyor.

oturuyorum.

nereden başlasam diye düşünürken aynadaki dudaklar, kendime yabancı bir dil konuşuyormuş gibi oynuyor. birkaç kelime yakalar gibi oluyorum ama uyku gözlerime yuva yapmış. güneş her battığında göz kapaklarım pili bitmiş bir saat gibi kapanıyor.

şimdi bu berbat güne kaçıncı uyanışım bilmiyorum. yalnızın bir günü, bedbaht bedeninde koca bir ömür sürüyor.

uyan be adam…

kime diyorum?

hey!

uyan…