Sabahın ilk ışık hüzmeleri dar balkon aralığından süzülerek evin içine ince ince doluyordu. Çocuk, dün gece yaşadığı dehşetin ardından yatağa gömülmüş, gözüne bir damla bile uyku girmeden sabahı beklemişti. Güneşin doğmasıyla birlikte içindeki ağırlık biraz olsun hafifledi. İstemese de yataktan kalktı. Önce yatağın yanındaki mekanik kolu çekerek onu tekrar koltuk hâline getirdi. Üzerindeki tozu çırptıktan sonra eve kaçamak bir bakış attı. Hiçbir şeyin değişmediğini görünce derin bir nefes aldı ve bu kez odayı daha dikkatli incelemeye başladı. Yine hiçbir şey bulamayınca içi biraz daha rahatladı. Ama kontrol etmesi gereken son bir yer daha vardı. Gözlerini sımsıkı kapattı, balkona doğru yürüdü ve ani bir hareketle hem kapıyı hem de gözlerini açtı. Balkon da bomboştu. Bunun üzerine bir kez daha derin bir nefes verdi.
Çocuk odağını yeniden odaya çevirdi. Bu kez yerde bıraktığı kurutulmuş etin şişini alıp cebine tıkıştırdı. Odayı son bir kez daha kolaçan ettikten sonra balkona yöneldi. İçeriye kısa bir bakış attı, ardından balkon kapısını usulca kapattı. Çocuk her zamanki oyununu oynadı. Cebinden görünmez bir anahtar çıkarıyormuş gibi yaptı, elini kilide götürüp yavaşça çevirdi.
Açarken olduğunun aksine, bu kez "klik" sesinin gelmesi biraz daha uzun sürdü.
Garip bir şekilde, kilit açmak ona her zaman kilitlemekten daha kolay gelirdi. Belki de bazı şeyleri açmak, kapatmaktan daha kolaydı.
Çocuk balkona göz gezdirdi. Eski kutunun içinde son kalan kibrit kutusunu ve dün çaldığı, üzerinde "T.S." yazan köstekli saati gördü. İkisini de cebine attıktan sonra balkon demirinin üzerinden atladı. Dar sokağa doğru yürürken en ufak seste irkiliyor, istemsizce başını çeviriyordu. Çıngırağın yeniden çalmasından korkuyor gibiydi.
Bir süre sonra geçide ulaştı. Derin bir nefes aldı ve kendini dar aralığa bıraktı. Normalde bu geçitten hiç zorlanmadan sıyrılıp geçerdi. Ama bu kez öyle olmadı. Vücudunu dar aralığa sıkıştırdığı anda göğsü aniden daraldı. Nefesi kesildi. Birkaç kez daha ilerlemeyi denedi ama ciğerleri sanki tamamen kilitlenmişti. Panikle kendini geriye attı ve başladığı yere güçlükle geri çıkabildi. Eğilmiş hâlde dizlerine yaslandı, nefes nefeseydi.
Çocuk, paniğin kendisini tamamen ele geçirmesine izin vermeden birkaç dakika olduğu yerde dinlendi. Derin derin nefes aldı, sonra yeniden ayağa kalkıp etrafını incelemeye başladı. Geçidi tekrar deneyebilirdi. Bugünlük kendini fazla zorlamak istemiyordu.
Gözleri binanın dış cephesine tutunmuş dökme demir borulara takıldı. Borular düzensiz bir şekilde çatının kenarına kadar uzanıyordu. Belki başka bir çıkış vardır umuduyla etrafına bir kez daha bakındı.
Yoktu.
İsteksizce iç çekti.
Aslında oraya tırmanabilecek kadar çevikti. Sorun yükseklik değildi. Sorun, boruların üzerini kaplayan is ve dumandı. Onlara her dokunduğunda paçavralarına ağır bir koku sinerdi. Şehrin borularından yükselen duman, külden bile ağır kokardı. Varoşlarda her gün yıkanamazdınız. Üzerine birkaç gün o koku sindi mi insanlar ondan uzak durur, günlerce alay konusu olurdu.
Çocuk söylene söylene borulardan tırmanmaya başladı. Dik ve yatay uzanan borulara tutunarak beş altı metre yüksekliğindeki binaya şaşırtıcı bir hızla tırmandı. Birkaç saniye sonra çatıya ulaştı. Çatının üzerinde birikmiş kül dışında pek bir şey yoktu. Varoşlarda yağan kül insanların tepesine akmasın diye çatılar genelde düz inşa edilirdi. Çocuk aşağı inebileceği bir yol ararken hemen yan binanın çatısında aşağıya inen bir merdiven olduğunu gördü. Hiç beklemeden koşmaya başladı. Ayağının altındaki kül havaya savrulurken boşluğa atladı. Havada süzüldüğü o kısa an, sanki içindeki ağırlığın da birazını geride bırakmıştı. Karşı çatıya yetişti ama dengesini sağlayabilmek için iki üç kez yuvarlanması gerekti. Üzerine zaten ağır bir is kokusu sinmişti; biraz da külden zarar gelmez diye düşündü.
Çocuk ayağa kalkıp üzerindeki külleri silkeledi. İşe yaramayacağını bilse de bunu yapmadan duramıyordu. Pis yaşamaya alışmıştı belki ama pis hissetmeye alışamamıştı. Merdivenin yanına gitti, hafifçe tekmeledi. Merdiven pasın etkisiyle gıcırdayıp hafifçe sallandı. Yine de çocuğun ağırlığını taşıyabilecek gibi görünüyordu. Çocuk dikkatli adımlarla inmeye başladı. Çatıya çıkması birkaç saniye sürmüştü; aşağı inmesi ise neredeyse bunun iki katı kadar zaman aldı.
Üzerinden indiği bina varoşların merkezine yakındı. Sabahın erken saatleri olduğundan merkez, dün akşamki kadar kalabalık değildi. İşe yetişmesi gerekenler güneş doğmadan çoktan yola çıkmıştı. Sokakta yalnızca birkaç esnafla çocuklarını okula götüren birkaç ebeveyn görünüyordu.
Varoşlarda okula gidebilmek bile başlı başına bir lükstü. Çoğu çocuk ailesine yardım etmek zorundaydı. Çocuğun ise ailesi bile yoktu. Okuma yazma öğrenmek yerine nasıl hayatta kalacağını öğrenmişti.
Karnı yeniden guruldadı.
Bugünkü yemeğini bulması gerekiyordu. Çocuk sokaklarda dolaştı. Güneş yavaş yavaş tepeye tırmanırken bulabildiği tek şey hayal kırıklığıydı. Midesi çoktan boştu; şimdi susuzluk da kendini hissettirmeye başlamıştı. Aradan bir süre daha geçti; güneş batmaya, hava kararmaya başlıyordu artık. Tekrar yağmaya başlayan kül sebebiyle yoğunlaşan hava susuzluğunu artırmış, gece boyu uyumaması açlığıyla birleşince yorgunluğu gözle görülür bir hâle gelmişti.
Biraz dinlenebileceği, en azından külden korunabileceği bir yer bulması gerekiyordu. Aklına ilk olarak Kiki Teyze'nin evi geldi. Ama bedeni daha düşünce tamamlanmadan itiraz etti. Dün gece yaşadığı dehşeti hatırlayınca bacakları yine hafifçe titremeye başladı. Oraya geri dönmeye cesaret edemedi. Merkeze yakın başka bir yer daha biliyordu. Terk edilmiş bir ev kadar rahat değildi; üstelik orada genellikle yalnız olmazdı. Yine de şehirde yaşayan cılız yetim çocuklar için betonun ve çamurun üzerinde uyumaktan çok daha iyiydi.
Oraya gitmek için yeniden merkeze döndü. Küçük ağacı arkasında bıraktıktan sonra bir süre daha yürüdü. At arabaları için yapıldığı belli olan geniş yoldan sağa saptı. Adımları giderek ağırlaşıyordu. Gözlerini sürekli ovuşturuyor, peş peşe gelen esnemelerini bastırmaya çalışıyordu. Dar sokaklara girip çıkarak bedenini zorlamaya devam etti. Sonunda, neredeyse toza dönüşmüş eski bir binanın önünde durdu. Binanın girişini, çoktan çürümüş kırık bir at arabası kapatıyordu.
Çocuğun kırık at arabasının altındaki tahtayı kaldırmasıyla bodrum katına giden bir yol ortaya çıktı. Kapağı yavaşça kaldırdı; içeri girdikten sonra her şeyi girmeden önceki hâline çevirdi. Kapağın ardında hemen merdivenler karşılıyordu. Merdivenlere oturup gözlerinin karanlığa alışmasını bekledi. Her ne kadar uzun bir yol olmasa da karanlıkta yürürken kendini hep rahatsız hissederdi. Gözleri karanlığa alışınca merdivenlerden inmeye başladı. Bodrum üç kat aşağı uzanıyordu; ama çocuk, loş ışığın süzüldüğü ikinci katta durdu. İçeriden gelen konuşma seslerini ve kapının altından sızan ışığı fark edince yüzü hafifçe ekşidi. Orada başkaları vardı. Normalde bu hoşuna gitmezdi. Ama dün geceden sonra, o kadar da yalnız kalmak istemiyordu.
Seslerden içeride iki kişi olduğunu anlamıştı. İnce olanı tanıyordu ama diğer sesin sahibine dair en ufak bir fikri yoktu. Derin bir nefes aldı. Yüzüne alışık olduğu o hafif, sahte sırıtışı yerleştirip içeri daldı.
Tahmin ettiği gibi içeridekilerden biri Chloe'ydi. Kendisinden dört beş yaş büyük olan kızın uzun kumral saçları vardı. Onun da üstünde, çocuktakinde olduğu gibi paçavralar giyiliydi. Fakat bir fark göze çarpıyordu: Odanın kenarına özenle bırakılmış, eldeki şartlara göre oldukça gösterişli sayılabilecek bir sırt çantası duruyordu. Diğer kişi Chloe ile yaşıt bir erkekti. Saçlarının açık sarı rengi ve temizliği bodrumun tozuyla bir tezatlık oluşturuyordu. Çocuğun odaya girişiyle ikilinin dikkati onun üzerine yöneldi.
Chloe ilk başta odaya kimin girdiğini anlayamasa da kısa bir incelemenin ardından dudaklarını aralayıp konuşmaya başladı:
"Vesper, seni şerefsiz... Tüm gün gözüm seni aradı. Hani okula gelip bize eşlik edecektin?"
Sesi kızgın çıkmıştı ama Vesper, Chloe'nin asıl kızdığı şeyin gelmemesi olmadığını biliyordu.
"Vesper."
Kelime havada asılı kaldı.
Çocuk birkaç saniye cevap vermedi. İsmini duymayalı birkaç gün olmuştu. Başkasının ağzından çıktığında garip geliyordu. Sanki uzun zamandır kendisine ait olmayan bir şeyi yeniden duyuyordu. Her ne kadar fazlasıyla garip gelse de ona doğru hissettirmişti.
Vesper'ın odağı isminden uzaklaştığında Chloe'yi görmezden gelmeye devam etti. Odağı ikilinin önünde duran dolu su mataralarına kaymıştı. Her ne kadar sormak gururunu zedeleyecek olsada sormak zorunda olduğunu biliyordu. Su matarasının tekini işaret ederek
''İçebilir miyim?'' diye sordu.
Chloe derin bir iç çekti.
"Tabii ki salak."
Matarayı Vesper'a doğru itti. Sanki ona su vermesi dünyanın en doğal şeyiymiş gibi.
Vesper iki dizinin üzerine çöktü. İs kokusundan rahatsız olup olmadıklarını görmek için yüzlerine baktı. Herhangi bir tepki göremeyince içinden küçük bir nefes verdi. Büyük ihtimalle onlar da aynı kokuyu taşıdıkları için fark etmemişlerdi. Matarayı eline aldığında birkaç saniye duraksadı. İçindeki susuzluk, suyun tamamını içmesini söylüyordu. Ama Chloe'nin de gün içinde buna ihtiyacı vardı.
Sadece ihtiyacı kadar içti.
Su ihtiyacını giderdiğinde enerjisi biraz daha yerine gelmişti. Matarayı yerine koyarken sarı saçlı çocuğun gözlerini ona dikmiş olduğunu fark etti. Noctis'in bakışlarında düşmanlık yoktu. Ama bu, Vesper'ın bundan rahatsız olmasını engellemedi. Vesper'ın kaşları çatıldı aynı dik bakışla karşılık verdi. Ortamın gerildiğini fark eden Chloe söze girdi.
''Noctis en son sirkten bahsediyordun devam etsene'' Chloe'nin sesi, az önceki gerginliği dağıtmak istercesine hızlı çıkmıştı. Ama gözlerindeki heyecanı saklayamıyordu.
Noctis bakışlarını Vesper'dan ayırdı ve gözlerinde belli olan bir ilgiyle Chloe'ye döndü.
''Duyduğuma göre Buharlı Tren İstasyonu'nun oraya kurulmuş. Ne olduğundan ben de çok emin değilim ama babam başkentteki çocukların en büyük eğlencelerinden birinin sirk olduğunu söyler.''
Chloe'nin gözlerindeki merakın giderek arttığını fark eden Vesper, ikisinin de aynı şeye bu kadar ilgi göstermesini hâlâ anlamıyordu. Omuzlarını silkip kollarını iki yana açtı.
''Madem bu kadar meraklısınız neden içeri sıvışmıyoruz ki'' dedi. Vesper, bu kadar basit bir teklifin ikisinin de gözlerini böyle parlatacağını tahmin etmemişti.