Affallamış bir hâlde,
"Abi..." diyebildim.
Onu en son üç yıl önce görmüştüm. Kasım Efendi'nin yardımıyla küçük bir iş kurmuş, ardından yurt dışına gitmişti. Şimdi ise yine karşımdaydı. Üzerinde özenle seçilmiş şık bir takım elbise vardı. Bahçe kapısının önüne de lüks bir araç park etmişti.
"Sira, kızım... Kim o?" diye sordu arkamdan gelen Hümeyra teyze.
Ben ise hâlâ bir hayalet görmüş gibi kapıda donup kalmıştım.
Abimle uzun uzun bakıştık. Bir süre sonra gözlerinin dolduğunu fark ettim.
O gözler...
Ben on altı yaşındayken, onlardan yardım isterken bile dolmamıştı.
Peki şimdi ne değişmişti?
"Sira... Kardeşim." dedi sesi hafif titreyerek. Kollarını bana sarılmak istercesine açıp bir adım attı.
Refleksle geri çekildim.
Tam o sırada arkamda duran Hümeyra teyzeye çarptım.
Yine yaptı...
Hiçbir şey söylemeden iki kolumu tuttu ve beni arkasından sımsıkı sardı.
Tek kelime etmemişti ama o sessizliği bile adeta haykırıyordu.
"Ben buradayım."
Birkaç saniye sonra Enfal de yanımıza geldi. O da Hümeyra teyze gibi abimi baştan aşağı süzdü.
"Sira, kim bu?" diye sordu.
"Abim."
Enfal'ın yüzü bir anda sertleşti.
"Derhâl burayı terk edin. Aksi takdirde polisi arayacağım. Uzaklaştırma kararının size çoktan tebliğ edilmiş olması gerekiyordu."
"Sira... Abicim benim." dedi titreyen sesiyle. "Senin için geldim. Artık seni ben koruyacağım. Seni almaya geldim kardeşim. Hadi, gidelim."
Bir adım daha geri çekildim.
Enfal ile Hümeyra teyze hâlâ bana sarılmaya devam ediyordu. Kendimi, hayatımda hiç hissetmediğim kadar güçlü hissediyordum.
Sanki etrafım dikenli tellerle çevrilmişti. Artık kimse bana dokunamazdı.
Şu iki günde o kadar çok şey öğrenmiştim ki...
Asıl mesele, hayat hikâyemizin en başında başlıyormuş.
İnsan kendine ilk haksızlığı yaptığı anda, o küçücük sessizlik zamanla önüne geçilemeyen bir sele dönüşüyormuş.
Sizden istenen fedakârlıklar...
Ödetilen bedeller...
Ve sonunda sizi kuklaya çeviren insanlar... Siz kendiniz için ayağa kalktığınız anda ise sırtınıza "bencil" damgasını vurmaya başlıyorlar.
Dokuz yılın biriktirdiği acı, içimde büyüyen cesaretle birlikte gün yüzüne çıkıyordu.
Dakikalarca sustum.
Sadece abimin yüzüne baktım.
Şimdi konuşma sırası bendeydi.
"O akşam da oradaydın, abi." dedim.
İçime ekilen cesaret tohumları ilk kez filiz veriyordu.
"Elimde doğum günü pastam vardı. Bavulumu elime verip beni o deccalla birlikte cehenneme gönderdiğiniz o akşam... Sen de oradaydın."
Dakikalardır bana sarılmak için havada duran kolları yavaşça aşağı indi.
Abim, gözlerimdeki acıyı ve onu affedemeyeceğimi artık görmüştü.
"Sira... Haklısın, abicim. Seni koruyamadım. Ama babamıza karşı gelemedim. Elimden hiçbir şey gelmedi."
Yüzüme acı bir tebessüm yerleşti.
Abim, sanki küçük bir çocuğu kandırabileceğini sanıyordu.
"Hayır, abi!" dedim, sesim titreyerek. "Sen sadece izledin. Sana baktım... Tıpkı babama baktığım gibi. Belki beni kurtarırsın diye umut ettim. Ama umurunda bile olmadı.
Siz beni o akşam sattınız.
Ben sizin hatanızın kurbanı oldum.
Ben sizin yüzünüzden çocukluğumu kaybettim.
Sırf siz rahat yaşayın diye çocuk olamadım...
Anne oldum."
Artık gözyaşlarımı saklamaya çalışmadım.
Ağladım...
Yıllardır içimde biriken her şey, isyan edercesine dökülüyordu.
Enfal ve Hümeyra teyze hâlâ yanımdaydı.
Beni susturmaya çalışmadılar.
Teselli etmeye de...
Sadece yanımda durdular.
Bazen bir insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, konuşulmadan hissedilen bir destektir.
"Sira..." dedi abim gözyaşları içinde. "Ne desen, ne yapsan haklısın. Sana söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Ama senden tek bir isteğim var.
Babam...
Babamızdan şikâyetçi olma.
Adam yaşlandı. Hapishane köşelerinde yaşayamaz.
Lütfen...
Sadece ona acı."
Demek bu yüzden gelmişti.
Gerçekten pişman olduğu için değil...
Benim onun kızı olduğumu unutan adamı, şimdi benim babam olarak hatırlamamı istiyordu.
Peki ya yaşadıklarım?
Onları nasıl unutacaktım?
Ya yavrum...
Hayır.
Bunu yapamazdım.
Kendime yapılanları affetmeye çalışsam bile, yavruma yapılanları asla unutamazdım.
"Üzgünüm, abi..." dedim.
"Ama insanlar bu hayatta yaptıkları her şeyin bir bedeli olduğunu bilmeli.
Ben...
Ona sığındım.
Çıktığım cehennemden kaçıp ona sığındım.
Ama o...
Beni yeniden aynı cehenneme gönderebilmek için o adama yalvardı.
O gün beni kızı olarak hatırlamadı.
Şimdi ise sen, benim onu babam olarak hatırlamamı istiyorsun."
Derin bir nefes aldım, gözyaşlarımı sildim.
"Şimdi yeni aldığın arabana bin ve git. Yoksa gerçekten polisi arayacağız.
Bunca yıl sizin lüks hayatınız için yeterince bedel ödedim.
Şimdi sıra sizde...
Ben oğluma kavuşabilmek için mücadele ederken, siz de yaptıklarınızın bedelini ödeyeceksiniz."
Son sözümü de söyledikten sonra kapıyı yüzüne kapattım.
Abim ise tek kelime bile edemedi.
Sanki suçunu kabullenmiş gibi, kapanan kapıyı öylece izledi.
...
Nefes alamıyordum.
Canım yanıyordu.
Kapının arkasına yaslandım ve dizlerimin üzerine çöktüm.
Boğazımı görünmez bir el sıkıyormuş gibiydi.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Başım dönüyordu.
Gözlerim...
Bulanıklaşmıştı.
Etrafımdaki sesler uğultuya dönüşüyor, hiçbir şeyi seçemiyordum.
Kelimeler...
Yüzler...
Her şey birbirine karışmıştı.
İki elimle boğazımı tutup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
"Enfal! Enfal kızım, su getir! Kolonya da getir, çabuk!
Sira... Sira kızım, sakinleş. Buradayım.
Hadi güzel kızım, bırak boğazını.
Sakinleş...
Geçecek."
Sadece uğultular vardı.
Sonra...
Her yer yavaş yavaş karanlığa gömüldü.
...
Gözlerimi ağır ağır aralamaya başladım.
Ne olmuştu bana?
Başımın içinde keskin bir zonklama vardı.
Gözlerimi tamamen açınca sıcak bir elin saçlarımı okşadığını hissettim.
Parmaklar, şefkatle alnımdan saçlarımı geriye itiyordu.
"Sira... Güzel kızım.
Uyandın mı?"
Hümeyra teyzenin yüzü yavaş yavaş netleşti.
Kadıncağız başucumda beklemişti.
Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu.
En son...
Abimi hatırlıyordum.
Kapıyı yüzüne kapatmıştım.
Sonrası ise zihnimde kapkara bir boşluktu.
Yüzümü saatlerdir başımda bekleyen, bir yandan saçlarımı okşayıp bir yandan gözyaşı döken kadına çevirdim.
"Hümeyra teyze...
Ne oldu bana?"
"Ufak bir kriz geçirdin güzel yavrum.
Şimdi nasılsın?
Bak, bir yerin ağrıyorsa hemen hastaneye gidelim."
"Hayır...
İyiyim.
Sadece başım biraz zonkluyor."
Hümeyra teyze yeniden gözyaşlarına boğuldu.
Hem saçlarımı okşuyor hem de alnımdan öpüyordu.
Demek anne sevgisi böyle bir şeymiş... diye geçirdim içimden.
Gözlerim duvardaki saate takıldı.
00.23'ü gösteriyordu.
Kim bilir kaç saattir uyuyordum.
Kim bilir Hümeyra teyze kaç saattir başucumda bekliyordu.
"Sira!
Uyandın mı?"
Kapı hızla açıldı.
Enfal içeri girdi.
Üzerinde montu, elinde çantası vardı.
Belli ki dışarıdan yeni gelmişti.
Korkmuşlardı...
"İyiyim, merak etme.
Sen bu saatte nereden geliyorsun?"
"Çok şükür iyisin, güzelim benim."
Derin bir nefes aldı.
"Karakoldan geliyorum.
Aslında seni de çağırmışlardı ama bu hâlini görünce tek başıma gittim.
Yarın birlikte tekrar gideriz.
Kasım ile babanı şimdilik gözaltına aldılar.
Ne olacağı yarınki mahkemede belli olacak."
Bir an duraksadı.
"Ama kötü bir şey oldu..."
Bir anda doğruldum.
"Ne oldu?
Yoksa oğluma mı bir şey oldu?"
"Hayır.
Oğluna bir şey olmadı.
Merak etme.
O doktor vardı ya...
Hayat...
Trafik kazası geçirmiş.
Ölmüş."
Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü.
Aslında üçünümüz de bunun ne anlama geldiğini tahmin ediyorduk.
Bu bir tesadüf olamazdı.
"Üçümüz de aynı şeyi düşünüyoruz, değil mi?" dedim.
Enfal ile Hümeyra teyze önce birbirlerine baktılar.
Sonra sessizce başlarını salladılar.
"Evet."
Hümeyra teyze derin bir iç çekerek ayağa kalktı.
"Tamam bakalım.
Bugünlük bu kadar heyecan yeter.
İkiniz de çok yoruldunuz.
Saat de epey geç oldu.
Hadi, uyku vakti."
Enfal ayağa kalktı.
Sonra utangaç bir çocuk gibi bana baktı.
"Sira..."
Kulağını hafifçe kaşıdı.
"Bu gece...
Senin yanında uyuyabilir miyim?"
Bu sorusu beni biraz şaşırttı.
Bu insanları tanıyalı henüz sadece iki gün olmuştu.
Bana yapmadıkları iyilik kalmamıştı.
Şimdi ise beni sevgi dolu yüreklerine alıyorlardı.
Gerçekten hâlâ böyle insanlar var mıydı?
Karşılıksız sevgiye...
Merhamete...
İyiliğe...
Meğer ne kadar aç kalmışız.
Yaşadıklarım bana bir masalın içinde yaşıyormuşum gibi hissettiriyordu.
"Elbette. Gel."
Yüzü bir anda aydınlandı.
Önce gidip üzerini değiştirdi.
Sonra yanıma gelip bana sımsıkı sarıldı.
O an...
Hayatımda ilk kez bir dosta sarılmanın nasıl bir his olduğunu tattım.
...
Kapının tıklatılmasıyla gözlerimi açtım.
"Enfal, Sira... Hadi kızlar, kalkın. Kahvaltı hazır." diye seslendi Hümeyra teyze kapının ardından.
"Tamam Hümeyra teyze, kalkıyoruz."
Yanımda uyuyan Enfal'in ise uyanmaya hiç niyeti yok gibiydi.
Ama bugün mahkeme vardı.
Biraz zor da olsa onu uyandırmayı başardım.
Saat dokuzu gösteriyordu.
Dün geceden kalan ağırlık hâlâ üzerimdeydi.
Sanki boğazımı sıkan görünmez el beni bırakmamıştı.
Boynumu hafifçe ovdum.
Sonra pencereyi açıp gözlerimi kapattım.
Derin derin nefes alıp vermeye başladım.
Enfal yanıma geldi.
Gözlerimin içine bakarak,
"Biz o velayeti alacağız." dedi kararlı bir sesle.
"O Kasım'a da, sana bunları yaşatan herkese de hesap soracağız.
Sen bana güven."
Elbette ona güveniyordum.
Ama dokuz yıl sonra yeniden umut etmeye başlamış olmak...
İşte buna hâlâ kendimi inandıramıyordum.
Sanki güzel bir rüyanın içindeydim.
Ve uyanmaktan korkuyordum.
"Sana güveniyorum.
Sadece...
Oğlum..."
Sesim titredi.
"Onu çok özledim.
Neredeyse bir ay oldu onu görmeyeli.
Nerede...
Nasıl...
Ne yapıyor...
Bilmiyorum.
Onu düşünmeden tek bir nefes bile alamıyorum."
Gözyaşlarım yeniden yanaklarımdan süzüldü.
Enfal çaresizce bana baktı.
Sonra beni usulca kendine çekip sımsıkı sarıldı.
"Geçecek, Sira.
Sana söz veriyorum...
Geçecek.
Biraz daha sabret.
Oğluna kavuşmana çok az kaldı.
Hem de bir daha hiç ayrılmamak üzere."
Üzerimize bir şeyler geçirip odadan çıktık.
Mutfağa girdiğimizde ortada kahvaltı masası yoktu.
Hümeyra teyze gülümseyerek yanımıza geldi.
"Hümeyra Sultan..." dedi Enfal.
"Hani kahvaltı hazırdı?"
Hümeyra teyze önce bana baktı, sonra yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.
"Kahvaltı hazır.
Ama üst katta...
Sira'nın evinde."
Şaşkınlıkla ona baktım.
Daha önce söylemişti.
Dün birlikte temizleyecektik.
Ama hastane, karakol derken eve çok geç dönmüştük.
Üçümüz birlikte üst kata çıktık.
Hümeyra teyze balkona harika bir kahvaltı sofrası kurmuştu.
Ben ve Enfal ise evi gezmek için içeri girdik.
Bizi uzun bir koridor karşıladı.
Sağ tarafta bir portmanto...
Sol tarafta ise büyük bir ayna ile çekmeceli tek gözlü bir konsol vardı.
Biraz ilerleyince ilk kapı salona açılıyordu.
Salon oldukça genişti.
Eski bir havası vardı ama her şey tertemiz ve sapasağlamdı.
İki büyük koltuk...
Ortada ahşap bir sehpa...
Karşı duvara monte edilmiş orta boy bir televizyon...
İçerisi mis gibi çiçek kokuyordu.
Evde iki oda ve bir mutfak vardı.
Odalardan birinde iki kişilik bir yatak, aynalı bir makyaj masası ve orta boy bir gardırop bulunuyordu.
"Burası...
Benim odam mıydı?" diye fısıldadım.
Mutfak da eksiksizdi.
Pencerenin önünde küçük bir masa...
Bir ocak...
Küçük ama kullanışlı bir buzdolabı...
Her şey özenle hazırlanmış gibiydi.
Ev o kadar güzel temizlenmiş, o kadar özenle düzenlenmişti ki bir an ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim.
Arkamda bana sevgiyle bakan anne ile kıza döndüm.
Gözlerim dolmuştu.
Kelimeler boğazımda düğümlenmişti.
Hiç düşünmeden onlara doğru koştum ve ikisine birden sımsıkı sarıldım.
"Teşekkür ederim...
Gerçekten çok teşekkür ederim."
Hümeyra teyze başımı okşadı.
"Rica ederim güzel kızım.
Güle güle otur."
Aile...
Gerçekten sadece kan bağı üzerine kurulan bir kavram mıydı?
Öyleyse bu insanlar benim için neydi?
Duygu dolu o sarılmanın ardından kahvaltı masasına oturduk.
Enfal, dün gece karakolda yaşananları tek tek anlattı.
Sonra da bugünkü mahkemede bizi nelerin beklediğini...
"İşte durum böyle, Siracığım." dedi.
"Eğer bugün beklenmedik bir şey olmazsa; hem reşit değilken zorla evlendirildiğin hem de sana yıllarca şiddet uygulandığı için babanla Kasım'ın tutuklanma ihtimali oldukça yüksek.
Tabii...
Kasım yine bir oyun oynamazsa."
İçimde küçücük de olsa bir umut filizlendi.
Çünkü Kasım tutuklanırsa...
Belki oğluma kavuşabilecektim.
Belki bu evde onunla birlikte yeni bir hayat kurabilecektim.
Ama...
Sonrası?
Bu insanlara daha fazla yük olamazdım.
Hem kendime hem de oğluma bakabilmek için çalışmam gerekiyordu.
Bir işe ihtiyacım vardı.
Tam bunları düşünürken Enfal konuştu.
Sanki aklımdan geçenleri okumuştu.
"Sira, sana bir iş de bulmamız gerekiyor.
Kasım bugün tutuklanmasa bile velayet davası uzayabilir.
Mahkemenin, oğluna bakabilecek maddi imkâna sahip olduğunu görmesi önemli."
"Aslında ben de tam bunu söyleyecektim.
Bana bir iş bulabilir misin?"
Enfal gülümsedi.
"Merak etme.
Çevremde araştırırım.
İnşallah bunu da hallederiz."
Üç gün önce toprağa gömdüğüm umutlar, yeniden filiz vermeye başlamıştı.
Tam o sırada burnuma yabancı ama bir o kadar da tanıdık gelen bir parfüm kokusu çarptı.
Bu koku...
Neden bana bu kadar tanıdık geliyordu?
"Günaydın.
Bensiz başlamışsınız."
Başımı merdivenlere çevirdim.
Evet...
Beynim beni yanıltmıyordu.
Oğuzhan'dı.
Bir an istemsizce utandım.
Başımı önüme eğdim.
"Gel oğlum." dedi Hümeyra teyze.
"Biz de yeni oturduk."
Oğuzhan gelip Enfal'in tam karşısındaki sandalyeye oturdu.
Hümeyra teyze gülümseyerek bana döndü.
"Sira...
Oğuzhan dün bana çok yardım etti.
Hatta evi o temizledi desem yalan olmaz."
Bir an afalladım.
Bir erkek...
Temizlik mi yapmıştı?
Başımı yavaşça kaldırıp Oğuzhan'a baktım.
Göz göze gelir gelmez istemsizce gülmeye başladım.
O da neden güldüğümü anlamış olacak ki bana bakıp gülümsedi.
Enfal şaşkınlıkla ikimize baktı.
"Ne oldu?
İkiniz niye gülüyorsunuz?"
Ben de gülmeye devam ederek,
"Abinin elinde bezle deterjanı hayal ettim de...
Biraz komik geldi." dedim.
Hümeyra teyze ile Enfal de kahkahaya katıldı.
...
Güzel geçen kahvaltının ardından Enfal'le birlikte sofrayı toplamaya başladık.
Oğuzhan ise yanında getirdiği kutuyu masanın üzerine bıraktı.
Üçümüz de merakla ona bakıyorduk.
Kutuyu yavaşça açtı.
İçinden bir pasta çıktı.
Pastanın üzerinde tek bir cümle yazıyordu.
**"Yeni hayatın hayırlı olsun Sira.
İyi ki doğdun."**
Şaşkınlıkla pastaya baktım.
"Ama...
Bugün benim doğum günüm değil ki."
Oğuzhan, gece kadar siyah gözlerini gözlerime çevirdi.
"Sana kutlayabileceğin bir doğum günü vermek istedim.
Çünkü gerçek doğum gününde yaşadıklarını biliyoruz.
O gün senin çocukluğun elinden alındı.
Bugün ise yeniden ayağa kalkıyorsun.
Bugün yeni hayatının ilk günü.
Madem bugün savaş meydanına yeniden çıkıyorsun...
O zaman...
İyi ki doğdun, Sira."
Boğazım düğümlendi.
Demek...
İnsan bazen aynı ömrün içinde ikinci kez doğabiliyormuş.
Ağlamak istemiyordum.
Ama başaramadım.
Oturduğum sandalyeye çöktüm ve hıçkırıklara boğuldum.
Enfal ile Hümeyra teyze hiç düşünmeden yanıma geldiler.
Biri sağ omzuma, diğeri sol omzuma sarıldı.
Üç günde...
Şimdiye kadar öğrendiğim bütün doğrular altüst olmuştu.
Gerçekten din...
Gerçekten inanç...
Bu kadar mı basitti?
Aynı dine inanan iki insan...
Ama bambaşka vicdanlar...
Bambaşka hayatlar...
O zaman sorun gerçekten neredeydi?
"Teşekkür ederim...
Allah sizden razı olsun."
Oğuzhan sadece tebessüm ederek başını salladı.
...
Kahvaltıdan sonra sofrayı topladık.
Enfal dün aldığımız eşyaları yerleştirdi.
Ardından hazırlanıp evden çıktık.
Üzerime siyah, bol kesimli bir elbise giydirdi.
Başıma da bordo ile siyah desenlerin iç içe geçtiği bir şal bağladı.
Vücut hatlarım görünmüyordu.
Ama yıllardır üzerime işlenen korku hâlâ benimleydi.
"Göz bile haramdır."
Bu cümle hâlâ zihnimden silinmiyordu.
Hümeyra teyze de beni yalnız bırakmak istemedi.
Arka koltuğa oturdu.
Oğuzhan ise cuma namazı için camiye gitmişti.
Yaklaşık otuz dakika sonra adliyeye vardık.
Arabadan indiğim an içimi tarifsiz bir korku kapladı.
Günlerdir görmediğim yüzlerle birazdan yeniden karşılaşacaktım.
Şu an en çok ihtiyacım olan şey cesaretti.
Ama cesaretim sanki içimde kaybolmuştu.
Sağımda Enfal...
Solumda Hümeyra teyze...
Üçümüz birlikte adliyeye girdik.
Ya da...
Benim için savaş meydanına.
Uzun koridoru geçip duruşma salonunun önündeki banklara oturduk.
Enfal son kez bana mahkemede neler olacağını anlatıyordu.
Her şeyi...
Tek tek...
Olduğu gibi anlatmam gerektiğini.
Kalbim sıkıştı.
Sağ elim istemsizce göğsüme gitti.
Tam o sırada burnuma o koku geldi.
Hayatım boyunca unutamayacağım o ağır koku...
Başımı kaldırdım.
Kasım Efendi...
Arkasında babam...
İkisi de kelepçeliydi.
Yanlarında birer polis memuru vardı.
Titremeye başladım.
Kasım'la göz göze geldik.
Yüzünde hiçbir duygu yoktu.
O bomboş bakışları...
Dokuz yıl boyunca en çok korktuğum şeydi.
Çünkü o yüz ifadesi...
Yaklaşan şiddetin habercisiydi.
Enfal ile Hümeyra teyze beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
Ama ben hâlâ Kasım'a bakıyordum.
Hiç konuşmadı.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece önümden geçip salona girdi.
"Kötü şeyler olacak..." dedim titreyerek.
"Çok kötü şeyler olacak.
Enfal...
Vazgeçelim.
Olmayacak.
Bana nasıl baktığını gördünüz mü?
Her şeyi planlamış.
Biz bittik..."
Tek bir bakış...
Günlerdir büyüttüğüm umutları yerle bir etmişti.
Enfal iki omzumdan tuttu.
Gözlerimin içine baktı.
"Sira...
Biz bunun zor olacağını en başından beri biliyorduk.
Sen defalarca söyledin.
Ama biz yine de mücadele edeceğiz dedik.
Şimdi vazgeçmek yok.
Daha yolun başındayız.
Unutma...
Gökkuşağının ortaya çıkması için önce fırtınanın kopması gerekir.
Bırak kopsun, Sira."
Gözyaşlarımı sildim.
Derin bir nefes aldım.
Enfal'in deniz mavisi gözlerine baktım.
"Hadi..." dedim.
"Koparalım o fırtınayı."
Ve üçümüz birlikte duruşma salonuna girdik.
...
Hakim kürsüye çıktıktan sonra duruşma başladı.
Enfal cüppesini giydi ve ayağa kalktı.
"Sayın Hâkim, müvekkilim Sira Rifai, henüz on altı yaşındayken rızası olmadan, kendisinden otuz yaş büyük ve iki imam nikâhlı eşi bulunan Kasım Candar ile zorla imam nikâhı kıyılarak birlikte yaşamaya zorlanmıştır.
Müvekkilim dokuz yıl boyunca sistematik şiddete maruz kalmış, çocuk yaşta üç gebelik yaşamış, ikinci bebeğini gördüğü şiddet sonucu kaybetmiştir.
Bu nedenle sanık Kasım Candar'ın çocuk istismarı, cebir ve şiddet, hürriyeti tahdit ve ilgili diğer suçlardan cezalandırılmasını talep ediyoruz."
Hakime notlarını aldı.
Sonra bana döndü.
"Sira Rifai.
Seni dinleyelim."
Ayağa kalktım.
"Sayın Hâkim...
Avukatımın anlattığı her şey doğrudur.
On altı yaşındayken haberim olmadan Kasım Efendi ile imam nikâhı kıyıldı.
Babam borçlarını ödeyebilmek için beni verdi.
Yani...
Satıldım.
Dokuz yıl sonra altı yaşındaki oğlumu alıp kaçmaya çalıştım.
Ama başaramadım.
Oğlumu elimden aldılar.
Beni babamın evine götürdüler.
Orada günlerce aç bırakıldım ve şiddet gördüm.
Tekrar Kasım'ın evine gönderileceğimi öğrenince kaçtım."
Hakime başını salladı.
"Teşekkür ederim kızım.
Oturabilirsin."
Ardından karşı tarafa döndü.
"Davalı taraf."
Karşı tarafın avukatı ayağa kalktı.
"Sayın Hâkim, müvekkilim hakkındaki suçlamaları kabul etmiyoruz.
Olayın aydınlatılması adına tanıklarımızın dinlenmesini talep ediyoruz."
Hakime dosyaya baktı.
"Malik Rifai."
Babam kelepçeli elleriyle tanık kürsüsüne geldi.
Derin bir nefes aldı.
"Sayın Hâkim...
Bütün suç benim.
Kasım Efendi'nin hiçbir suçu yok.
Kızım asi bir çocuktu.
Sürekli evden kaçıyordu.
Biz sadece onu korumaya çalıştık.
Kasım Efendi de ona sahip çıktı.
Onu hiçbir zaman dövmedi.
Ben...
Ben hata yaptım.
Ama kızım şimdi para için Kasım Efendi'ye iftira atıyor."
Salondaki sessizlik daha da ağırlaştı.
Ben ise nefesimi tutmuş, babamın gözlerinin içine bakıyordum.
İlk kez...
Beni değil...
Yalanlarını savunuyordu.
Bunlar...
Allah'ım, neler oluyordu?
Babam...
Kendini Kasım Efendi için feda etmişti.
Üstelik bunu yaparken bana verebileceği en büyük zararı bir kez daha vermişti.
Duyduklarım karşısında gözlerim babama kilitlendi.
Yutkunamadım.
Nefes alamadım.
Göğsüm sıkışıyordu.
Dudaklarım titreyerek aralandı.
"Baba..."
"Tamamdır. Yerinize oturabilirsiniz."
Karşı tarafın avukatı yeniden ayağa kalktı.
"Sayın Hâkim, dosyaya sunduğumuz telefonda Sira Hanım'ın başka bir erkekle yaptığı yazışmalar da mevcuttur."
Bir anda ayağa fırladım.
"Benim telefonum yok ki!"
Hakime sert bir ses tonuyla bana döndü.
"Sira Hanım, lütfen yerinize oturun. Söz verilmeden konuşmayınız."
Avukat alaycı bir tebessümle devam etti.
"O yüzden ablanızın telefonunu kullandınız."
Kasım Efendi'nin yüzünde belli belirsiz bir zafer gülümsemesi belirdi.
Hakime dosyadan çıkarılan telefonu incelemeye başladı.
Sayfaları tek tek okuyor, arada notlar alıyordu.
Salonun bir köşesine baktım.
Hümeyra teyze sessizce gözyaşlarını siliyordu.
Enfal'in elini sımsıkı tuttum.
"Enfal...
Yemin ederim doğruyu söylüyorum.
Benim gerçekten telefonum bile yoktu.
Hepsi yalan...
Ne olur bana inan."
Enfal sesini alçaltarak,
"Sira, sakin ol.
Biz sana inanıyoruz.
Ama kendini kaybedersen onların eline koz vermiş olursun.
Lütfen..."
Hakime telefonu masaya bıraktı.
"Burada kaçma planına ilişkin mesajlar açıkça görülüyor.
Bu konuda ne diyeceksiniz, avukat hanım?"
Enfal yeniden ayağa kalktı.
"Sayın Hâkim...
Müvekkilim Sira, o fırtınalı gecede baygın hâlde bizim evimizin kapısında bulundu.
O geceye ait güvenlik kamerası kayıtlarını dosyaya sunduk.
İzniniz olursa birlikte izleyelim."
Hakime başıyla onay verdi.
Dosyadaki flaş bellek görevliye teslim edildi.
Birkaç saniye sonra görüntüler salondaki ekrana yansıdı.
Ekranda bendim.
Ayakta duracak hâlim bile yoktu.
Duvara tutunarak güçlükle yürüyordum.
Başörtüm omzumdan kaymıştı.
Birkaç adım daha attım...
Sonra yere yığıldım.
Uzun süre kıpırdamadan öylece kaldım.
O anı yeniden hatırladım.
Oğuzhan hoca yanıma gelip omzuma dokunmuştu.
Ama ben tam o sırada bilincimi kaybetmiştim.
Koşarak gözden kaybolmuş...
Birkaç dakika sonra Hümeyra teyze ile birlikte geri dönmüştü.
Ardından beni kucağına alıp eve götürmüştü.
Göz ucuyla Kasım Efendi'ne baktım.
Bakışları bana kilitlenmişti.
Ne düşündüğünü tahmin edebiliyordum.
Hiç tanımadığı bir adam...
Beni kucağına alıp evine götürmüş...
Şimdi de bütün ailesiyle birlikte beni ondan kurtarmaya çalışıyordu.
Bu...
Onun öfkesini büyütmeye yeterdi.
Video sona erince Enfal yeniden söz aldı.
"Gördüğünüz gibi, Sayın Hâkim...
Sira birine kaçmıyor.
Birilerinden kaçıyor.
Diyelim ki karşı tarafın anlattıkları doğru.
Sira o gece gerçekten babasından kaçıyordu.
Peki o hâlde neden sokak sokak dolaşmayı göze aldı da, kendisini sözde koruyan Kasım Bey'in yanına gitmedi?"
Karşı tarafın avukatı ayağa kalktı.
"Sira Hanım korkmuş olabilir."
Bu kez alaycı tebessüm Enfal'in yüzündeydi.
"Neden korksun?
Madem Kasım Bey bugüne kadar ona hep sahip çıktı...
Madem onu yalnızca korumak için nikâhına aldı...
Madem daha önce de kaçmasına rağmen affetti...
O hâlde Sira neden ondan kaçsın?
Üstelik anlattığınız gibi Kasım Bey hem merhametli hem de oldukça varlıklı bir insan.
Bunu dosyadaki banka kayıtlarından da görüyoruz.
Malik Bey'in hesabına düzenli olarak yüksek miktarlarda para gönderilmiş.
Öyleyse...
Sira neden böyle bir adamdan kaçmayı göze alsın?"
Karşı tarafın avukatının yüzündeki az önceki kendinden emin ifade yavaş yavaş silinmiş, yerini belli belirsiz bir endişe almıştı.
Yine de kendini toparlayıp ayağa kalktı.
"Sayın Hâkim, ortada mesajlar olabilir. Ancak bu mesajların müvekkilim Kasım Candar ile yapıldığını gösteren kesin bir delil bulunmamaktadır."
Hakime hanım başını salladı.
Bu kez gözlerini Kasım Efendi'ye çevirdi.
"Sanık Kasım Candar, savunmanızı yapabilirsiniz."
Kasım Efendi ağır adımlarla ayağa kalktı.
Üzerindeki sakinlik insanın kanını donduruyordu.
"Sayın Hâkim..." diye söze başladı.
"Hayattaki tek yanlışım, Sira'yı üçüncü eşim olarak nikâhıma almaktı.
Ben bir imamım.
Onu nikâhsız şekilde evime almam mümkün değildi.
Çünkü benim bir itibarım, bir saygınlığım var.
Babasının elinde de bırakmak istemedim.
Beni, onu silahla tehdit ettiğini söyleyerek yardım istemişti.
Ben de tek çarenin onu nikâhıma almak olduğunu düşündüm.
Üstelik o gün kendi rızası da vardı.
Ben onu sadece korumaya çalıştım.
Ama bugün beni bu duruma düşürmesi gerçekten büyük bir hayal kırıklığı."
Derin bir nefes aldı.
"Sira on dokuz yaşına geldikten sonra bu evliliğin gerçek bir evlilik olmasını kendi istedi.
Ben ona istemediği hiçbir şeyi zorla yaptırmadım.
İsterseniz çevremizdeki herkese sorabilirsiniz.
Bugün bana bunları yaşatmasına rağmen...
Yine de onu affediyorum.
Çünkü bizim altı yaşında bir oğlumuz var."
Onu dinlerken midem düğümlendi.
Yalanları öyle rahat söylüyordu ki...
Sanki defalarca tekrar etmişti.
Hatta bir an için...
Kendisi bile anlattıklarına inanıyormuş gibi görünüyordu.
Hakime hanım önündeki dosyaları uzun süre inceledi.
Salonun üzerine ağır bir sessizlik çöktü.
Sonunda gözlüğünü çıkarıp önüne bıraktı.
"Karar."
Herkes ayağa kalktı.
"Dosya kapsamındaki mevcut deliller değerlendirildiğinde, sanık Malik Rifai'nin reşit olmayan kızını evlendirdiğini ve fiziksel şiddet uyguladığını ikrar ettiği anlaşılmıştır.
Bu nedenle sanığın on yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Sanık Kasım Candar hakkında ise mevcut delillerin bu aşamada tutuklama tedbiri için yeterli olmadığı değerlendirilmiş olup, tutuksuz yargılanmasına ve hakkında verilen uzaklaştırma kararının devamına hükmedilmiştir."
Bacaklarımdan bütün güç çekildi.
Babam tutuklanmıştı.
Ama Kasım...
Hâlâ dışarıdaydı.
Hâlâ nefes alıyordu.
Hâlâ istediği an karşıma çıkabilecek kadar özgürdü.
Enfal'in dediği gibi...
Fırtına gerçekten kopmuştu.
Kasım Efendi tek kelime etmeden salondan çıktı.
Babamı ise polisler kelepçeleriyle birlikte cezaevine götürmek üzere dışarı çıkardı.
Ben...
Hümeyra teyze...
Ve Enfal...
Üçümüz birbirimize tutunarak adliyeden ayrıldık.
Bugün duyduklarım, yıllarca yediğim dayaklardan bile daha ağır gelmişti.
İnsan bazen yumrukla değil...
Kendi babasının ağzından çıkan birkaç cümleyle paramparça oluyormuş.
Arabaya bindiğimizde arka koltuğa geçtim.
Hiç konuşmadan Hümeyra teyzenin omzuna yaslandım.
O da saçlarımı okşayarak beni teselli etmeye çalışıyordu.
Ama bugün sadece benim değil...
Onun da canı yanmıştı.
Kendi öz babamın, üç beş kuruş uğruna beni bir kez daha satmasına şahit olmuştu.
Enfal direksiyona bakarak sessizce,
"İki ay sonra velayet davasını açacağız." dedi.
"Şimdilik yapmamız gereken tek şey sabretmek."
Başımı sessizce salladım.
Artık elimden gelen tek şey...
Dua etmekti.
Eve vardığımızda Hümeyra teyze ile Enfal beni iki yanımdan tutarak üst kata çıkardı.
İçeri bile girmeden balkondaki masaya oturduk.
Babamın mahkemede söylediği her cümle hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.
"Para için iftira atıyor..."
"Kasım seni korudu..."
"Sen istedin..."
Sanki o sözler durmadan zihnimin içinde dönüp duruyordu.
Ne bekliyordum ki?
Gerçekten bu kadar kolay olacağını mı sanmıştım?
Yoksa...
Kendime yeni bir hayat kurabilecek kadar cesur olduğuma gerçekten inanmış mıydım?
İçimde bir şeyler yeniden çatırdamaya başlamıştı.
Saatlerdir bastırmaya çalıştığım öfke...
Kırgınlık...
Hayal kırıklığı...
Artık susmuyordu.
Peki neden susturmaya çalışıyordum?
Ağlamak...
Öfkelenmek...
Canımın yanması...
Bunlar gerçekten acizlik miydi?
Yoksa yıllardır bana öyle olduğuna inandırılmış mıydım?
Sanki üzülmeye bile hakkım yokmuş gibi yaşamıştım.
Başımı masanın üzerine koydum.
Ve ağlamaya başladım.
İçimdeki kırık parçalar canımı öylesine yakıyordu ki...
Bugün onlara yenileri eklenmişti.
Yine...
Enfal ile Hümeyra teyze bu kez beni susturmaya çalışmadılar.
Teselli de etmediler.
Sadece saçlarımı okşadılar.
Ve benimle birlikte sessizce ağladılar.
"Anne!"
Bir anda irkildim.
Ama...
Bu ses...
Hayır...
Olmazdı.
Deliriyor olmalıydım.
Sonra merdivenlerden gelen küçük ayak sesleri duyuldu.
"Anneciğim!"
Başımı yavaşça kaldırıp merdivenlere baktım.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Musa...
Gözlerimi sımsıkı kapatıp tekrar açtım.
Hayır...
Hayal değildi.
Oğuzhan hoca, Musa'nın elinden tutmuş yukarı çıkıyordu.
"Oğlum!"
Musa koşarak bana sarıldı.
Ben de dizlerimin üzerine çöküp onu kollarımın arasına aldım.
Defalarca öptüm.
Kokladım.
Sarıldım.
Aylar sonra ilk kez gerçekten nefes alabildiğimi hissettim.
"Anneciğim...
Sen nasıl geldin buraya?"
Oğuzhan hoca yanımıza çömeldi.
"Abin...
Musa'yı camiye getirip bana teslim etti."
"Abim mi?"
Şaşkınlıkla ona baktım.
Musa iki eliyle yüzümü tuttu.
"Anneciğim...
Seni çok özledim.
Hani birlikte kaçacaktık?
Neden beni bıraktın?"
Boğazım düğümlendi.
"Canım oğlum...
Ben seni hiç bırakır mıyım?
Sen benim nefesimsin.
Bak...
Artık bir evimiz bile var."
Ayağa kalkıp onu yeniden kucağıma aldım.
Tekrar tekrar öptüm.
Sonra gülümseyerek yanımdakileri gösterdim.
"Musa...
Seni biriyle tanıştıracağım.
Bak, bu Hümeyra teyze.
Bu da Enfal abla."
Musa usulca yere indi.
Önce Hümeyra teyzenin elini öptü.
Sonra dönüp Enfal'e sarıldı.
Enfal gülümseyerek,
"Sira...
Ne kadar yakışıklı bir delikanlı bu böyle." dedi.
Hâlâ inanamıyordum.
Oğlum...
Yanımdaydı.
"Musa...
Seni gerçekten dayın mı getirdi?"
Başını salladı.
Sonra cebine küçük elini soktu.
"Babam bunu sana vermemi söyledi."
Avucundaki katlanmış kâğıdı bana uzattı.
Titreyen ellerimle notu açtım.
Üzerinde tek bir cümle yazıyordu.
"Şimdilik oğlunla biraz vakit geçir. Ama velayet davası sonuçlanmadan evime dön. Aksi hâlde bu, oğlunu son görüşün olur."
Notu okurken parmaklarım titremeye başladı.
Az önce yeniden doğan umut...
Tek bir cümleyle yeniden karanlığın içine çekilmişti.