Rüzgâr, Kuzey Ruh’u Dağları’ndan esiyordu. Uğultusuyla daha da kasvetli hâle gelen bu sıradağlar, binlerce yıldır Silverwind’e ev sahipliği yapmaktaydı.
Bu küçük gezintiler, hayatında en sevdiği şeylerden biri olmaya başlamıştı. Dağların ve ormanların arasında dolaşmak ona kendisi gibi hissettiriyordu.
“Geç kalacağız!” diye seslendi Syltharion. Konsey yakında başlayacaktı. Her altı ayda bir tüm klanların ve hanedanların toplandığı bu konseyde, son yaptıklarından sonra geç kalmamaları iyi olurdu.
“Eh, çok da umurumdaydı konsey,” diye söylendi ejderha. Umursamaz ve bezgin tavrından, şehrin kalabalığından sıkıldığı belliydi.
“Seni aptal! O lanet göleti kurutmasaydın geç kalmamız sorun olmazdı,” dedi Syltharion.
“Sabahtan beri bir balık tutabilseydin yapmayacaktım herhâlde,” diye karşılık verdi ejderha.
“Az daha sabretseydin görecektin balıkları. Yaklaşık iki yüzyıl yaşındasın ama hâlâ sabredemiyorsun.”
“Senden kısa sürede daha çok balık tuttum diye kıskanıyorsun, Syl,” diye homurdandı Karafırtına.
“Karafırtına! Tüm kasabanın ticaretini mahvettin!” diye sitem etti Syltharion.
Karafırtına elbette itiraz etti.
“Başka yer yokmuş gibi konuşuyorsun.”
“Şehre dönüyoruz, seni lanet yaratık,” diye söylendi Syltharion.
Karafırtına isteksiz olsa da Syltharion’un dediğini yapmak zorunda kaldı.
Anlaşılan konseye gece kalmışlardı çoktan taht salonunda olmaları lazımdı hemde konseyin erkene alınmasının suçluları ikisi olduğu için. Singothrin’in ejder yuvasına indiler şehir burdan beyaz kadim surlarıyla uzun kuleleri manciniklariyla müthiş bir koruma sağladığı anlaşılıyordu ve ayrıca şehir cıvıl cıvıldi tüccarlar toplanmış çocuklar sokaklarda ve eğlenceler yapılıyordu neyse bu kadar bakmak yeter dedu syl içinden Karafirtinayi yuvada bıraktı sonra binicisiz ejderha faustus’un yanından geçip taht salonuna yola cikti.
Syl içeri girdiginde herkesin toplandığı belli oluyordu babası serynthas kemik tahtındaydı ve bir kasını kaldırmıştı neden geciktin dercesine tüm lordlar ve leydiler ona bakıyordu Ashenborn hanesinden Harren
‘Biraz erkencisiniz prensim’ diyerek Syl’in geçicisini alaya aldı Harren’in babası Ragno Ashenborn da pis pis sırıtıyordu Ashenbornlar Silverwind’in en büyük 5 şehrinden Ejderpencesine hükmediyorlardı ayrıca 1 tane de ejderhalari vardı veya 2 herneyse diye düşündü,Syl ve kendine ayrilmis yere oturdu
Leydi Gisela Xavareth, Syl’e doğru bakarak gülümsedi.
“Gerçek suçluyu da getirmeni ummuştum.”
Leydi Gisela, Aendry şehrine hükmediyordu. Xavareth Hanesi’nin lideriydi ve Syl’i çocukluğundan beri severdi.
Syl de aynı şekilde gülümseyerek karşılık verdi.
“Onun birtakım işleri çıktı, leydim. Bu yüzden gelemedi, ne yazık ki.”
Syl’in en yakın arkadaşı Radzig, bunun bir bahaneden ibaret olduğunu adı gibi biliyordu.
Leydi Gisela, gülümsemesini bozmadan konuştu.
“Acaba o birtakım işler, ejderha yuvasında keyif çatmak olabilir mi?”
Radzig, gayet rahat bir tavırla cevap verdi.
“Leydim, eminim önemli bir işi vardır.”
Leydi Gisela bunun bir yalan olduğunu biliyordu ama belli etmedi.
“Ah, elbette öyledir.”
Göletin kurutulması yüzünden zarara uğrayan kasabanın bağlı olduğu şehrin hanedan lideri de söz aldı. Velmarion Hanesi’nin lideri Lord Grund Velmarion, Fenarpen şehrini yönetiyordu.
“Peki, kasabanın zararı nasıl karşılanacak? Tüm ticaret durdu ve halkımız zorluk çekiyor,” diye sordu Lord Velmarion.
Syl söz alarak cevap verdi.
“Zararınız karşılanacaktır, lordum. İçiniz rahat olsun.”
Ardından Kral Serynthas konuştu ve uğranılan zararların kraliyet hazinesinden karşılanacağını duyurdu.
Konsey, kimi zaman sakin tartışmalarla, kimi zaman hararetli konuşmalarla devam etti. Arada sırada Syl’e ve Karafırtına’ya laf atılmadan da durulmuyordu.
Sonunda Syl ve Radzig, bir şekilde konseyden ayrılmayı başardılar.
Kaçmayı mı demeliyim?
Konsey salonunun ağır kapıları arkalarında kapanır kapanmaz Radzig, Syltharion’a döndü.
“Şimdi bir dakika. Siz o göleti tam olarak nasıl kurutmayı başardınız?”
Syl kaşlarını çattı.
“Biz kurutmadık.”
“Öyle mi? Peki göletin suyu nereye gitti? Gökyüzüne mi uçtu?”
“Karafırtına biraz fazla su içti, hepsi bu.”
Radzig birkaç saniye ona baktı. Ardından kahkahayı bastı.
“Biraz fazla mı? Adamın göleti kalmamış, Syl!”
“Abartmayı bırak. Sanki bütün Silverwind’i susuz bıraktık.”
“Henüz bırakmadınız.”
“Henüz mü?”
“Bir sonraki gölete kadar vaktimiz var.”
Syl ona ters ters baktı. Radzig’in yüzündeki sırıtış ise gittikçe genişliyordu.
“Biliyor musun, konseye senin yerine Karafırtına’yı getirmeliydik. En azından lordlar karşılarında kimin olduğunu bilirdi.”
“Çok komiksin.”
“Biliyorum.”
O sırada arkalarından tanıdık, derin bir ses yükseldi.
“İkiniz de çenenizi kapatabilir misiniz?”
Syl ve Radzig aynı anda arkalarına döndüler.
Karafırtına, devasa başını ikisine doğru eğmişti. Koyu pullarının üzerinde dağlardan taşıdığı tozlar hâlâ duruyordu. İfadesinden, konuşmanın tamamını duyduğu belliydi.
“Bak sen şu işe,” dedi Radzig. “Kendisi de gelmiş.”
“Senin yüzünden bütün gün balık tutamadım, üstüne bir de bu ikisini çekiyorum,” diye homurdandı Karafırtına. “Biriniz beni gölet kurutmakla suçluyor, ötekiniz de ağzını açtığından beri gevezelik ediyor.”
Syl kollarını göğsünde birleştirdi.
“Göleti sen kuruttun.”
“Balıklar oradaydı!”
“Göletin suyu da oradaydı. Sen hepsini içtin.”
“Lanet olsun, Syl! Bir göletin suyu bitti diye dünyanın sonu gelmedi!”
Radzig yeniden gülmeye başladı.
“İkiniz de birbirinize mükemmel biçimde layıksınız.”
“Sen de sus,” dedi Syl.
“Ben hiçbir şey yapmadım.”
“İşte sorun da bu.”
Karafırtına burnundan kuvvetli bir nefes verdi.
“Bir dahaki sefere ikinizi de gölete atacağım. Bakalım hanginiz daha çok su içiyor.”
“Radzig’i at,” dedi Syl hemen.
“İhanet bu,” diye karşılık verdi Radzig.
“Arkadaşlık böyle bir şey.”
Karafırtına başını kaldırdı.
“İkinizle de uğraşamam. Şehirden çıkarken beni çağırın.”
Bunu söyledikten sonra ağır adımlarla uzaklaştı.
Radzig, ejderhanın arkasından baktı. Sonra Syl’e döndü.
“Bence bir dahaki sefere gerçekten başka bir gölete gitmeliyiz.”
“Bence bir dahaki sefere seni gölete atmalıyım.”
“İşte şimdi konuşmaya başladın.”
Singothrin’in sokaklarına çıktıklarında şehir çoktan hareketlenmişti.
Beyaz taşlardan yükselen yapılar, dağın yamaçları boyunca uzanıyor; uzun kuleler gökyüzüne doğru yükseliyordu. Binaların sivri kemerleri ve ince işlemeleri şehre muazzam bir görünüm veriyordu. Buna rağmen Singothrim kasvetli bir şehir değildi. Duvarlarının beyazlığı, sokakların arasından geçen suyun sesi ve meydanlardaki çeşmeler ona kendine özgü bir canlılık katıyordu aynı zamanda şehrin gören herkesi büyüleyen de bir havası vardı
Şehrin farklı noktalarında yükselen savunma kuleleri ve kalın surlar ise başka bir gerçeği hatırlatıyordu: Singothrin yalnızca Silverwind’in başkenti değil, aynı zamanda krallığın en güçlü savunma merkezlerinden biriydi.
Syl, bu manzaraya Radzig kadar dikkat etmiyordu. Şehirde büyümüş biri olarak bunların çoğuna alışmıştı.
“Acıktım,” dedi.
Radzig ona döndü.
“Konseyden yeni çıktık.”
“Bunun açlığımla ne ilgisi var?”
“Az önce bütün bir kasabanın zararını karşılayacağını söyledin.”
“Evet.”
“Belki önce kendi masraflarını karşılamayı öğrenmelisin.”
Syl gözlerini devirdi.
“Yemek yiyeceğiz, Radzig. Krallığın hazinesini boşaltmayacağım.”
“İyi. Çünkü göletin zararını da hesaba katarsak—”
“Bir daha göletten bahsedersen seni oraya bizzat ben atacağım.”
Radzig gülümsedi ve yürümeye devam etti.
Radzig gülümseyerek yürümeye devam etti.
Bir süre sonra ikili, sokaklardan birinin köşesinde bulunan yemek tezgâhlarından birinin önünde durdu. Tezgâhtan yükselen kokular Syl’in dikkatini çoktan çekmişti.
“İşte,” dedi Syl. “Sonunda aklı başında bir yere geldik.”
Radzig etrafına bakındı.
“Bir yemek tezgâhı mı? Gerçekten de kraliyet ailesine yaraşır bir seçim.”
“İstersen aç kalabilirsin.”
“Yok, yok. Senin zevklerine güveniyorum.”
“Az önce beni gölet yüzünden sorguya çekiyordun.”
“İnsan aynı gün içinde hem arkadaşını eleştirebilir hem de onun ısmarladığı beleş yemeği yiyebilir.”
Syl başını iki yana salladı.
“Seninle arkadaş olduğum için kendimden utanıyorum.”
“Bunu yıllardır söylüyorsun ama hâlâ benden kurtulamadın.”
Yemeklerini alıp yakınlarda uygun bir yere geçtiler. Bir süre boyunca gündelik meselelerden, konseydeki tartışmalardan ve Karafırtına’nın gölet macerasından söz ettiler. Radzig her fırsatta olayı yeniden açıyor, Syl ise her defasında suçu ejderhaya atıyordu.
Yemeklerini bitirdiklerinde Singothrin’in sokaklarında dolaşmaya devam ettiler.
Şehrin kalabalığı arasında ilerlerken Syl’in gözü bir dükkânın önünde sergilenen silahlara takıldı. Geniş girişinin iki yanında uzun mızraklar sıralanmıştı. İçeride kılıçlar, gürzler, baltalar ve çeşitli savaş aletleri duvarlara asılmıştı. Metal yüzeyler, dükkânın içine düşen ışıkta parlıyordu.
Syl’in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
Radzig bunu fark etti.
“Hayır.”
Syl ona döndü.
“Ne hayırı?”
“Yüzünü tanıyorum. Bir şey yapmayı düşünüyorsun.”
“Daha içeri bile girmedik.”
“İşte ben de tam olarak bundan korkuyorum.”
Syl cevap vermeden dükkâna yöneldi.
“Beni beklemek zorunda değilsin,” dedi omzunun üzerinden.
Radzig iç çekerek peşinden gitti.
“Bir gün seni gerçekten kendi hâline bırakacağım.”
“Bugün değil ama.”
“Maalesef bugün değil.”
Dükkânın içi dışarıdan göründüğünden daha genişti. Duvarlarda farklı uzunluklarda kılıçlar, ağır gürzler ve mızraklar bulunuyordu. Bazı silahların kabzaları sade bırakılmış, bazılarıysa ince işlemelerle süslenmişti.
Syl ağır adımlarla rafların arasında dolaşmaya başladı. Özellikle kılıçları inceliyor, zaman zaman birinin kabzasına dokunup ağırlığını gözleriyle tartıyordu.
Radzig ise gürzlerin bulunduğu bölüme yöneldi.
“Şuna bak,” dedi. “Bunu kullanan birinin düşmanına karşı nazik davranmasını bekleyemezsin.”
Syl başını çevirip silaha baktı.
“Senin eline versek düşman bulmana gerek kalmaz. Kendi ayağına düşürür, kendini sakatlarsın.”
Radzig gürzü eline almadan önce ona dönüp kaşını kaldırdı.
“Bunu kanıtlamamı mı istiyorsun?”
“Hayır. Dükkân sahibinin zararını karşılamak istemiyorum.”
Radzig gülerek gürzü yerine bıraktı.
Syl’in bakışları biraz ileride, duvara asılmış bir kılıca kaydı. Elini uzatmasına gerek kalmadan havadaki hafif bir esinti saçlarının arasından geçti. Gümüşi gri tutamları alnından geriye savruldu.
Ardından kılıç, asılı olduğu yerden yavaşça ayrıldı.
Silah bir an havada durduktan sonra dükkânın içinden süzülerek Syl’in uzanmış eline doğru geldi. Syl kılıcı kabzasından yakaladı ve ağırlığını tartmak için elinde çevirdi.
Radzig kollarını göğsünde birleştirdi.
“İşte başladı.”
Syl kılıcın ağzını dikkatle inceledi.
“Ne başladı?”
“Dükkândaki her şeyi kendine uçurma alışkanlığın.”
“Her şeyi uçurmuyorum.”
Syl’in bakışları başka bir kılıca kaydı. O da rafından ayrılarak hafifçe havalandı.
Radzig ona baktı.
“Tabii. Sadece istediğin şeyleri.”
Syl gülümsedi.
“Gördüğün gibi, seçici davranıyorum.”
Kara Rüzgâr’ın hafif esintisi dükkânın içinde dolaşırken Syl’in gümüşi gri saçları yeniden hareketlendi. Saçları, ışığın altında neredeyse metalik bir parlaklık kazanıyordu.
Bu renk Whitestorm Hanesi’nin en belirgin kalıtsal fiziksel özelliklerinden biriydi. Hanenin mensupları arasında bu gümüşi gri saçlar, onları görenlerin kolayca fark edebileceği bir işaretti.
Radzig, havada duran kılıca baktı.
“Peki, bunlardan birini gerçekten satın alacak mısın, yoksa dükkân sahibine gösteri yapmak için mi geldin?”
Syl kılıcı son kez inceledikten sonra yerine bıraktı. Silah, rüzgârın yönlendirmesiyle yeniden duvardaki askısına oturdu.
“Belki bir şey bulurum.”
“Senin bir şey bulman sorun değil. Sorun, bulduğun şeyin dükkânda kalıp kalmayacağı.”
“Bana güvenmiyorsun.”
“Sana güveniyorum. Kara Rüzgâr’a güvenmiyorum.”
Syl güldü.
“Bence sorun sende.”
Radzig başını salladı ve bu kez kendisi kılıçların bulunduğu tarafa yöneldi.
“Pekâlâ, prens. Madem buradayız, bakalım senin o büyük yeteneğinin dışında elinden bir şey geliyor mu?”
Syl’in gülümsemesi genişledi.
“İstediğin buysa, memnuniyetle.”
Radzig ona meydan okuyan bir bakış attı. İkisi de bir an boyunca sessiz kaldıktan sonra aynı anda güldüler.
Dükkândaki gezintileri, başlangıçta düşündüklerinden daha uzun süreceğe benziyordu.
Silahçıdaki gezintileri sona erdiğinde ikili yeniden Singothrin’in sokaklarına çıktı. Şehirdeki kalabalık biraz azalmıştı. Konseyin ardından bazı lordlar ve maiyetleri şehirden ayrılmaya başlamış, meydanlarda hareketlilik artmıştı.
Syl, başını kaldırıp gökyüzüne baktığında uzakta süzülen büyük bir ejderha gördü.
“Şuna bak,” dedi.
Radzig onun baktığı yöne döndü.
Gökyüzünde, koyu yeşil pulları güneş ışığını belli belirsiz yansıtan devasa bir ejderha süzülüyordu. Kanatlarını ağır ağır çırparak şehrin üzerinden geçiyordu. Uçuşu, çevresindeki diğer ejderhalarınkinden çok daha görkemliydi. Uzun gövdesi ve geniş kanatlarıyla gökyüzünü neredeyse kaplıyordu.
Faustus.
Whitestorm Hanesi’ne ait, hâlâ bir binicisi bulunmayan kadim ejderha. Yaşı binlerce yılı buluyordu. Hakkında anlatılanların en dikkat çekici olanlarından biri ise yeşil alevleriydi. Öyle ki Karafırtına’dan bile daha büyük olan bu ejderhanın gerçek gücünü bilenlerin sayısı oldukça azdı.
Radzig gözlerini gökyüzünden ayırmadı.
“Her gördüğümde biraz daha büyüdüğünü düşünüyorum.”
“Büyümüyor. Sen alışamıyorsun.”
“Karafırtına’dan bile büyük olduğunu biliyorum, Syl. Bunu fark etmemek mümkün değil.”
Syl, ejderhanın uzaklaşmasını izledi.
“Üstelik hâlâ bir binicisi yok.”
“Belki de kimseyi istemiyordur.”
“Belki de henüz karşısına çıkacak doğru kişiyi bulmamıştır.”
Faustus, Kuzey Ruh’u Dağları’na doğru ilerlerken kısa süre sonra bulutların arasında kayboldu.
İkili yürümeye devam etti. Meydana yaklaştıklarında şehrin çıkışına yönelen bir grup atlı dikkatlerini çekti. Grubun önünde, zırhı ve üzerindeki hanedan işaretleriyle kolayca tanınan genç bir adam vardı.
Harren Ashenborn.
Ashenborn Hanesi’nin mensubu, Vaelthae’nin binicisi. Konsey tamamen sona ermişti ve Harren, ejderhasına binerek kendi şehrine dönmeye hazırlanıyordu. Biraz ileride Vaelthae, geniş kanatlarını açmış, binicisini bekliyordu.
Harren atlı grubundan ayrılıp ejderhasına yöneldi. Kısa süre sonra Vaelthae’nin sırtına çıktı. Ejderha güçlü bir kanat hareketiyle yerden yükseldi ve şehrin üzerinden uzaklaşmaya başladı.
Radzig, arkasından bakarak konuştu.
“Ashenbornlar da fazla oyalanmadı.”
“Konsey bitti. Herkesin kendi işleri var.”
“Senin de var sanırım.”
“Benim işlerim biraz daha önemli.”
Radzig alaycı bir ifadeyle ona baktı.
“Elbette. Önce yemek, sonra silahçı. Gerçekten yoğun bir gün.”
Syl cevap vermek üzereyken meydanın diğer ucunda tanıdık bir yüz gördü.
Leydi Gisela Xavareth, birkaç muhafız ve atlı eşliğinde şehir kapısına doğru ilerliyordu. Atının üzerinde oldukça rahat görünüyordu. Syl’i fark ettiğinde dizginlerini hafifçe çekerek durdu.
“Prens Syltharion,” diye seslendi. “Bugün sizi bir kez daha görmek güzel.”
Syl başını hafifçe eğdi.
“Leydim. Şehirden ayrılıyor musunuz?”
“Öyle görünüyor. Aendry’de beni bekleyen işler var.”
“Umarım yolculuğunuz sorunsuz geçer.”
Gisela gülümsedi.
“Umarım sizin yolculuğunuz da bu sabahki kadar olaylı olmaz. Bir göletin daha kurutulduğunu duymak istemem.”
Radzig gülmemek için başını çevirdi. Syl ise kısa bir iç çekti.
“Bu olayın peşimi bırakmayacağını anlıyorum.”
“Bırakmayacak gibi görünüyor.”
Gisela, atını yeniden hareket ettirmeden önce Radzig’e de başıyla selam verdi.
“İkinize de iyi günler.”
“Size de leydim,” diye karşılık verdi Syl.
Gisela ve beraberindekiler şehir kapısından geçerek uzaklaştılar.
Radzig, onun arkasından bakarken hafifçe gülümsedi.
“Sanırım gölet hikâyesini senden daha uzun süre hatırlayacak.”
“Bir kez daha bahsedersen seni de gölete atacağım.”
“Bunu yapmadan önce beni yakalaman gerekecek.”
Syl cevap vermedi. Bunun yerine başını ejderha yuvasının bulunduğu tarafa çevirdi.
“Haydi. Yeterince vakit kaybettik.”
İkili, Karafırtına’nın bulunduğu ejderha yuvasına doğru ilerlemeye başladı.
Ejderha yuvasına vardıklarında Karafırtına onları çoktan fark etmişti. Devasa başını hafifçe kaldırıp ikiliye baktı. Gözlerinde her zamanki kendinden emin ifade vardı.
“Sonunda,” diye homurdandı. “Şehrin bütün sokaklarını gezdiğinizi düşünmeye başlamıştım.”
Syl ejderhaya yaklaştı.
“Şikâyet etmeyi bırak. Gidiyoruz.”
Radzig, Karafırtına’ya baktıktan sonra Syl’e döndü.
“Ben yürüyerek gelirim.”
Syl kaşlarını kaldırdı.
“Ne?”
“Beni onunla uçarken görmeyeceksin.”
Karafırtına derin bir homurtu çıkardı.
“Benden korkuyor.”
“Hayır,” dedi Radzig. “Sadece seni tanıyorum.”
“Hiçbir şey yapmayacağım.”
Radzig bir süre ejderhaya baktı. Sonra Syl’e dönerek şüpheyle sordu:
“Gerçekten mi?”
Karafırtına başını hafifçe eğdi.
“Bir şey yapmayacağım, Radzig. Söz veriyorum.”
“Bu sözün ne kadar güvenilir olduğunu ikimiz de biliyoruz.”
Syl gülerek ejderhanın yan tarafına yaklaştı.
“Yeterince konuştunuz. Hadi, bin.”
Önce Syl tırmanarak Karafırtına’nın sırtına yerleşti. Ardından Radzig, biraz isteksizce onun arkasına çıktı. Oturacağı yeri ayarladıktan sonra ejderhanın pullarına tutundu.
“Eğer beni düşürürsen—”
“Düşürmeyeceğim,” diye araya girdi Karafırtına.
“Bunu daha önce de duydum.”
Karafırtına kanatlarını açtı.
“Hazır mısınız?”
Syl öne doğru eğildi.
“Uç.”
Karafırtına güçlü bir kanat darbesiyle yerden yükseldi. İlk birkaç saniye boyunca düzenli ve sakin bir şekilde ilerledi. Singothrin’in beyaz kuleleri ve surları altlarında küçülmeye başladı. Şehrin çeşmeleri, meydanları ve taş sokakları yukarıdan bakıldığında birbirine karışan küçük ayrıntılara dönüşüyordu.
Radzig biraz rahatlamış görünüyordu.
“Bak,” dedi Syl’e. “Göründüğü kadar kötü değilmiş.”
Karafırtına cevap vermedi.
Syl, ejderhanın başının hafifçe yana döndüğünü fark etti.
“Karafırtına?”
“Efendim?”
“Ne düşünüyorsun?”
“Manzarayı göstermek istiyorum.”
Bir sonraki anda ejderha aniden yükselmeye başladı.
Radzig’in yüzündeki rahat ifade kayboldu.
“Ne yapıyorsun sen?”
Karafırtına daha da hızlandı. Kanatlarını güçlüce çırparak kısa sürede çok daha yüksek bir noktaya ulaştı. Rüzgâr sertleşmiş, Radzig’in saçlarını geriye savurmuştu.
“Karafırtına!” diye seslendi Syl.
“Ne var? Manzara güzel değil mi?”
“Bizi biraz fazla yükseltiyorsun!”
“Daha yeni başladık.”
Ejderha bir anda kanatlarını topladı ve aşağı doğru süzülmeye başladı. Radzig’in tutunduğu pullar sıkıca kavrandı.
“Bu senin hiçbir şey yapmayacağın hâlin mi?”
Karafırtına keyifli bir homurtu çıkardı.
“Henüz bir şey yapmadım.”
Syl gülmeye başladı.
“Bence yeterince eğlendin.”
“Ben daha eğlenmeye başlamadım.”
Aşağıda geniş bir gölet belirdi. Karafırtına, suyun hemen üzerinden geçecekmiş gibi alçaldı. Son anda kanatlarını açarak yükseldi ve göletin üzerinden hızla geçti. Altlarında suyun yüzeyi dalgalandı.
Radzig başını kaldırıp ejderhanın boynuna doğru seslendi.
“Senin göletlerle özel bir meselen mi var?”
“Onları severim,” diye karşılık verdi Karafırtına. “Özellikle içlerine düşenleri.”
“Bir gün seni gerçekten boğacağım.”
“Bunu denemek için önce benim kadar büyümen gerekir.”
Syl kahkaha attı.
“Radzig, sanırım seni çok seviyor.”
“Bu sevgi anlayışını kendine saklasın.”
Karafırtına bu kez hafifçe yana yattı. Ardından kanatlarını bir tarafa doğru açarak keskin bir dönüş yaptı. Radzig’in dengesi bozuldu ve Syl’in omzuna tutunmak zorunda kaldı.
“Bunu bilerek yapıyorsun!”
“Ne kadar da dikkatli bir yolcu,” dedi ejderha.
“Karafırtına, yeter artık,” diye seslendi Syl. Ancak sesindeki eğlenceyi gizleyemiyordu.
Ejderha bir süre daha onları farklı yönlere savurarak uçurdu. Bazen yükseliyor, bazen göletlerin ve tepelerin üzerinden alçaktan geçiyor, bazen de aniden yön değiştiriyordu. Syl bu uçuşun tadını çıkarırken Radzig, Karafırtına’ya duyduğu güvensizliğin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anlıyordu.
Bir süre sonra ejderha nihayet daha sakin bir uçuşa geçti.
Radzig derin bir nefes aldı.
“Bir daha asla.”
Karafırtına başını hafifçe çevirdi.
“Bir dahaki sefere daha hızlı uçarız.”
“Bir dahaki sefer olmayacak.”
Syl gülümseyerek önlerindeki manzaraya baktı.
Ufukta Kurtdişi’nin yapıları görünmeye başlamıştı. Şehrin çevresindeki arazi, Singothrin’in dağlık ve beyaz taşlı görünümünden farklıydı. Karafırtına, geniş kanatlarını ağır ağır çırparak şehre doğru ilerledi.
Radzig sonunda doğruldu ve uzakta beliren şehre baktı.
“Eve hoş geldin,” dedi Syl.
“Henüz evime dönmedim. Önce Rhazkar’ı almamız gerekiyor.”
“Öyleyse bizi bekletme.”
Karafırtına, Kurtdişi’nin üzerine doğru alçalırken yeniden homurdandı.
Sonra Radzig ejderhasını almaya gitti.
Radzig, Karafırtına’nın sırtından inip Kurtdişi’nin ejderha yuvasına doğru ilerledi. Syl ise ejderhasının üzerinde kalıp arkadaşını beklemeye başladı.
Karafırtına başını hafifçe yana çevirdi.
“Sonunda biraz huzur.”
Syl gülümsedi.
“Radzig seni duyarsa Rhazkar’la birlikte bizi burada bırakır.”
“Bence de iyi olur. Biraz dinlenirdik.”
“Az önce uçuş boyunca eğleniyordun.”
“Ben eğleniyordum. O başka bir mesele.”
Syl cevap vermek üzereyken uzaktan gelen bir ejderha sesi duyuldu. Kısa süre sonra koyu gri pullarıyla başka bir ejderha yuvasından çıktı. Geniş kanatlarını açarak ağır adımlarla Radzig’in yanına ilerliyordu.
Rhazkar.
Karafırtına’dan daha küçük olmasına rağmen oldukça heybetliydi. Yaklaşık yetmiş metre uzunluğundaki gövdesi koyu gri pullarla kaplıydı. Başının üzerindeki boynuzları ve uzun pençeleri ona sert bir görünüm veriyordu. Karafırtına’nın pulları arasındaki kızıl parıltıların aksine, Rhazkar’ın görünüşünde böyle bir ışık yoktu. Nefesinden çıkan alevler ise alışılmış sarı ve turuncu tonlarındaydı.
Yaklaşık yüz altmış yaşındaki Rhazkar, Karafırtına’dan hem daha genç hem de daha küçüktü. Fakat bu, onun güçsüz olduğu anlamına gelmiyordu. Daha sakin ve ağırbaşlı bir karaktere sahipti. Karafırtına’nın aksine gereksiz hareketlerden ve şakalardan pek hoşlanmazdı.
Radzig, ejderhasının yanına geldiğinde Rhazkar başını ona doğru eğdi.
“Beklettiğim için kusura bakma,” dedi Radzig.
Rhazkar kısa bir homurtuyla karşılık verdi.
“Yine mi onunla uçacağız?”
Karafırtına uzaktan seslendi.
“Ben de seni gördüğüme sevindim, Rhazkar!”
Rhazkar başını ona çevirdi.
“Keşke aynı şeyi söyleyebilseydim.”
Syl kahkaha attı. Radzig de hafifçe gülümsedi.
“Görünüşe göre birbirinizi özlemişsiniz.”
“Özlemek mi?” diye homurdandı Karafırtına. “Onunla en son uçtuğumuzda bütün yol boyunca tek kelime etmedi.”
Rhazkar kanatlarını hafifçe açtı.
“Çünkü sen bütün yol boyunca konuştun.”
Radzig ejderhasının sırtına tırmanırken başını salladı.
“En azından birimiz ne yaptığını biliyor.”
Syl de Karafırtına’nın boynuna doğru eğildi.
“Hazır mısın?”
“Her zaman.”
İki ejderha da kanatlarını açarak yerden yükseldi. Kurtdişi’nin üzerinden geçerken şehir bütün ihtişamıyla gözlerinin önüne serildi.
Kurtdişi, Kuzey Ruh’u Dağları’nın arkasında kalan geniş bir platonun üzerine kurulmuştu. Singothrim’in beyaz taşlı yapılarından farklı olarak şehir, sıradan gri taşlarla inşa edilmişti. Büyük ve sağlam yapılar, geniş sokaklar ve kalın surlar şehrin her köşesinde kendini gösteriyordu. Tam ortasında yükselen büyük şato ise bütün şehre hâkim bir konumdaydı. Nightreign Hanesi’nin yönetim merkezi olan bu yapı, çevresindeki binalardan çok daha büyük ve heybetliydi.
Kurtdişi’nin en dikkat çekici özelliği, savunmaya ne kadar önem verilerek inşa edilmiş olmasıydı. Kalın surları, savunma kuleleri ve sağlam yapıları, şehrin geçmişte pek çok saldırıya karşı koyduğunu gösteriyordu. Silverwind’in diğer şehirlerinden farklı olarak ticaretiyle değil, yetiştirdiği savaşçılarla ün kazanmıştı.
Şehrin Kara Orman’a yakınlığı da buraya ayrı bir önem kazandırıyordu. Ormanın tehlikeleriyle iç içe yaşayan Kurtdişi halkı, sınırlarını korumak konusunda diğer şehirlerden daha tecrübeli sayılırdı.
Radzig, şehrin üzerinden geçerken aşağıya baktı.
“Her geldiğimde surların biraz daha yükseldiğini düşünüyorum.”
“Belki de sen küçülüyorsundur,” diye karşılık verdi Syl.
“Çok komik.”
“Teşekkür ederim.”
Radzig başını iki yana salladı. Ardından gözlerini şehrin ötesine çevirdi.
Kurtdişi geride kaldıkça arazi değişmeye başladı. Önlerinde uzanan geniş düzlükler yerini sıklaşan ağaçlara, yükselen tepelere ve giderek koyulaşan ormanlık alanlara bırakıyordu. Uzakta, ufuk boyunca uzanan Kara Orman görünüyordu.
Orman, kıtanın kuzeyinde batıdan doğuya doğru uzanıyor ve kuzey kıyılarının neredeyse tamamını kaplıyordu. İlk bakışta bile ne kadar büyük olduğu anlaşılıyordu. Ağaçların oluşturduğu koyu yeşil örtü, ufkun sonuna kadar uzanıyor; bazı bölgelerde o kadar sıklaşıyordu ki toprağı görmek neredeyse imkânsız hâle geliyordu.
Kara Orman sıradan bir orman değildi. Kadim zamanlardan beri varlığını sürdürüyor, içindeki ağaçlar yüzyıllar boyunca büyüyerek devasa gövdeler oluşturuyordu. Bazılarının dalları o kadar genişti ki altlarından geçen güneş ışığını bile kesiyordu. Ağaçların arasında nelerin saklandığını ise kimse tam olarak bilmiyordu.
Burası hiçbir krallığa ait değildi. Ne Silverwind ne Hellarium ne de Kratrum üzerinde hak iddia edebilmişti. Ormanın kendine ait bir düzeni vardı ve içine giren herkes bu düzenin bir parçası olmak zorundaydı.
Troller, vampirler, kurtadamlar ve insanların kabuslarından çıkmış gibi görünen türlü yaratıklar burada yaşıyordu. Ormanın derinliklerinde neyle karşılaşılacağını önceden kestirmek mümkün değildi. Hakkında anlatılan hikâyelerin birçoğu abartılı olabilirdi, ancak Kara Orman’a girip geri dönemeyenlerin sayısı bu hikâyeleri görmezden gelmeyi zorlaştırıyordu.
Syl, ormanın üzerine yaklaştıkça manzarayı dikkatle izledi.
“Her seferinde daha da büyük görünüyor,” dedi.
Radzig başını salladı.
“Çünkü gerçekten de öyle. İnsan içine girdikçe ne kadar küçük olduğunu anlıyor.”
“Daha önce burada kaybolduğunu söylemiştin.”
“Kaybolmadım. Sadece yolu biraz karıştırdım.”
Syl ona baktı.
“Üç gün boyunca mı?”
“Yol uzun sürmüştü.”
Karafırtına arkalarından seslendi.
“Bence kaybolmuştu.”
Radzig gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Senin fikrini soran olmadı.”
Rhazkar ise konuşmaya katılmadı. Kanatlarını düzenli aralıklarla çırparak ilerlemeyi sürdürüyordu.
Ormanın sınırına ulaştıklarında ağaçların büyüklüğü daha da belirginleşti. Yukarıdan bakıldığında bile gövdeleri olağanüstü geniş görünüyordu. Bazı ağaçların dalları diğerlerinin üzerine uzanıyor, aralarında karanlık geçitler oluşturuyordu. Güneş ışığı, sık yaprakların arasından ancak küçük parçalar hâlinde yere ulaşabiliyordu.
İki ejderha ormanın üzerinde ilerlemeye devam etti. Altlarında uzanan ağaç denizi, kıyı boyunca doğuya doğru uzanarak gözden kayboluyordu.
“Şuraya bak,” dedi Syl, ormanın daha iç kısımlarını işaret ederek.
Radzig onun gösterdiği yöne baktı. Ağaçların arasında küçük bir açıklık vardı. Çevresi yüksek gövdelerle kaplı, fakat ortası kamp kurabilecekleri kadar genişti.
“Orası uygun görünüyor.”
“Biraz daha ilerleyelim. Daha içeride bir yer bulabiliriz.”
Radzig ona döndü.
“Daha içeride mi?”
Syl gülümsedi.
“Ne oldu? Korktun mu?”
“Hayır. Sadece bu fikrin ne kadar kötü olduğunu düşünüyorum.”
Karafırtına keyifli bir homurtu çıkardı.
“Sonunda güzel bir fikir.”
Rhazkar, Karafırtına’ya kısa bir bakış attı.
“Bunu söyleyenin sen olması pek güven vermiyor.”
Syl ve Radzig birbirlerine baktılar. Ardından ormanın daha derinlerine doğru ilerlemeye karar verdiler.
Bir süre sonra ağaçların arasında daha geniş bir açıklık buldular. Etrafı yaşlı ağaçlarla çevriliydi. Yere düşmüş dallar ve yapraklar toprağı kaplamış, açıklığın kenarlarında birkaç büyük kaya yükselmişti. Yakınlarda küçük bir su kaynağı da bulunuyordu.
Syl, Karafırtına’nın sırtından aşağı indi. Radzig de Rhazkar’dan inerek çevresine göz gezdirdi.
“Burada kalabiliriz,” dedi Radzig.
Syl başını salladı.
“Bence de.”
İki ejderha açıklığın kenarında kendilerine yer bulurken Syl ve Radzig kamp kurmak için eşyalarını hazırlamaya başladı. Güneş ağaçların arasından yavaşça çekiliyor, ormanın içindeki gölgeler giderek uzuyordu.
Kara Orman’da geçirecekleri ilk gece başlamıştı.
Gece ilerledikçe ormanın sessizliği daha da derinleşmişti. Syl ve Radzig kamp ateşinin yanında oturuyordu. İki ejderha ise açıklığın kenarında dinlenmeye çekilmişti. Nöbet tutması gereken Karafırtına çoktan uykuya dalmış, Rhazkar da onun yakınında gözlerini kapatmıştı.
Radzig bir süre çevreyi dinledi. Ardından başını hafifçe kaldırdı. Ormanın içinden gelen ağır sesler giderek yaklaşıyordu. Ağaçların arasında kırılan dallar ve yere vuran büyük adımlar sessizliği bozuyordu.
Radzig ayağa kalktı.
“Uyanın!”
Syl gözlerini açtığında Radzig’in çoktan ayağa kalktığını gördü.
“Ne oldu?”
“Bir şey geliyor!”
Tam o sırada ağaçların arasından ilk trol ortaya çıktı. Ardından diğerleri belirdi. İnsan boyunun üç, hatta dört katına ulaşan bu yaratıkların iri gövdeleri kaba ve biçimsizdi. Kalın kolları, büyük elleri ve ağır adımlarıyla açıklığa doğru ilerliyorlardı. Pek zeki sayılmazlardı ama sahip oldukları güç, onları karşılaşılabilecek en tehlikeli yaratıklardan biri hâline getiriyordu.
Syl hızla ayağa kalktı.
“Karafırtına!”
Ejderha hâlâ uyuyordu.
Bir trol, yakındaki büyük bir kayayı kaldırıp açıklığa doğru savurdu. Syl elini kaldırdı. Kara Rüzgâr aniden yükselerek kayanın yönünü değiştirdi. Kaya birkaç metre öteye düşüp toprağı sarstı.
Radzig ellerini uzattığında çevredeki ağaçların kökleri toprağın altından yükselmeye başladı. Kalın kökler trollerin ayaklarına dolanarak ilerlemelerini engelledi. Syl ise avuçlarından yükselen yeşil alevleri yaratıklara doğru savurdu.
Alevler trollerin üzerine yayıldı. Yaratıklar yüksek çığlıklar atarak geri çekilmeye çalıştı. Syl diğer elini kaldırdığında Kara Rüzgâr güçlü bir girdaba dönüştü. Birkaç trolü yerden keserek ağaçların arasına savurdu.
Gürültü sonunda iki ejderhayı da uyandırmıştı.
Karafırtına başını kaldırıp etrafına baktı.
“Ne oluyor?”
“Uyumaya devam et, çok önemli bir şey değil!” diye seslendi Radzig.
Karafırtına’nın gözleri trolleri gördüğünde açıldı.
“Bensiz eğleniyorsunuz demek!”
Devasa gövdesini kaldırıp kanatlarını açtı. Ağzından yükselen koyu kırmızı ve siyah alevler açıklığı aydınlattı. Gölge Alevi, karşısına çıkan trolleri sararken çevredeki ışığı da yuttu. Alevlerin geçtiği yerlerde karanlık izler kaldı.
Rhazkar da ayağa kalkmıştı. Güçlü bir kanat hareketiyle açıklığın üzerine yükseldi ve ağzından sarı-turuncu alevler püskürttü. Ateş, trollerin önündeki alanı kaplayarak onları geri püskürttü.
Kısa süre içinde yaratıkların saldırısı dağıldı. Bazıları ormanın derinliklerine kaçarken diğerleri ağaçların arasında kayboldu. Açıklık yeniden sessizliğe büründüğünde yerde yanmış dallar ve parçalanmış bitki örtüsü kalmıştı.
Syl derin bir nefes aldı. Radzig ellerini indirerek çevresine baktı.
Karafırtına yere konduğunda başını Syl’e çevirdi.
“Beni neden uyandırmadınız?”
Syl ona baktı.
“Nöbet tutman gerekiyordu.”
“Tutuyordum.”
“Uyuyordun.”
“Gözlerimi dinlendiriyordum.”
Radzig başını iki yana salladı. Rhazkar ise Karafırtına’ya kısa bir bakış attı.
“Bir dahaki sefere nöbeti bana bırak.”
“Harika fikir,” dedi Radzig.
Sabah olduğunda ikili eşyalarını topladı. Ormandan ayrılmadan önce çevreye son bir kez baktılar. Gece yaşananlar küçük bir macera olarak geride kalmıştı ama Kara Orman’ın tehlikelerinin yalnızca bir kısmını görmüşlerdi.
İki ejderha yeniden havalandı. Önce Kurtdişi’ne döndüler. Radzig, Rhazkar’la birlikte kendi şehrinde kalacaktı. Syl ise yoluna devam edecekti.
Bir süre sonra Singothrin’e ulaştılar. Syl, Karafırtına’yı ejderha yuvasında bıraktı. Ejderha onun ayrılacağını öğrendiğinde başını hafifçe eğdi.
“Ne zaman döneceksin?”
“Bilmiyorum. Biraz yalnız kalmak istiyorum.”
Karafırtına kısa bir homurtu çıkardı.
“Pekâlâ. Ama fazla gecikme.”
Syl ejderhasının boynuna dokundu, ardından ondan ayrılarak şehrin dışına doğru yola çıktı.
Bu kez yanında ne Radzig ne de Karafırtına vardı.
Yolunu Ölüm Dikeni Ormanı’na çevirdi. Yanında içmek için aldığı birkaç şişe vardı. Ormanın sessizliğine karışırken düşüncelerinden uzaklaşmak, bir süreliğine her şeyi geride bırakmak istiyordu.
Güneş yavaşça batarken Syl, Ölüm Dikeni Ormanı’nın derinliklerine doğru ilerledi