Ölüm Dikeni Ormanı’na geleli yaklaşık bir saat olmuştu. Syl, şehrin insanlarının gürültüsünden ve kalabalığından fazlasıyla sıkılmış, burada rahat bir nefes alıyordu. Burası Kara Orman kadar tehlikeli değildi. Vampirleri ve kazık kadar sivri dallara sahip ağaçları saymazsak, ormanın adını bunlardan aldığını söylemek pek de yanlış olmazdı.
Görünüşe bakılırsa alkolü fazla kaçırmıştı. Irkının üstün fiziksel özelliklerine rağmen etraf dönüyor, doğru düzgün hareket edemiyordu. Ama durmak da istemiyordu. Bu yüzden zar zor ilerlemeye devam etti.
Bir süre sonra ormanın derinliklerinden bir ses duydu. Sanki biri ok atmıştı. Her neyse, gece vakti bu kadar derinde kim olabilirdi ki? Kendisinden başka tabii. Galiba birkaç dakika önce, belki de bir saat önce, hatırlayamıyordu, bir o kadar nadir ve bir o kadar da kadim bir forma geçmişti.
Fenyr formu.
Nocthyr ve Aethyr ırklarının yalnızca en nadir üyelerinde görülen bu forma yüzyıllar boyunca rastlanmamıştı. Syl bu özelliği soyuna borçluydu. Babası Serynthas da bizzat bu güce sahipti.
Bu form, adeta fiziksel güç ve vahşi bir öfkeden meydana geliyordu. Forma geçenlerin boyu epey uzar, kas kütleleri artar, ellerinde ve ayaklarında pençeler belirirdi. Vücutlarının bazı yerlerinde siyah kılcal damarlar ortaya çıkar, gözleri ise simsiyah olurdu.
Syl, dengesini kaybedip yere düşmüştü. Hâlâ başı dönüyordu ve tutunacak bir yer arıyordu. Onu görmeden önce kokusunu aldı. Birisiydi. Başını kaldırdığında kestane saçlı, kahverengi gözlü bir kız gördü. Başının dönmesine rağmen güzel biri olduğunun farkına varmıştı. Kızın arkasında yere düşmüş bir yay vardı. Demek ki duyduğu ses yanlış değildi; biri ok atıyordu ve gece vakti buraya gelecek kadar cesurdu.
Kahverengi gözlü kız ona baktı.
“İyi misin?”
Syl, kızdan korkmamıştı. Aksine, onu bu hâlde görenlerin aksine merak eden ve kaygılı görünen bir hâli vardı.
“Bilmiyorum,” diye cevap verdi Syl.
Hâlâ yerdeydi. Kız onu ayağa kaldırmaya çalıştı ama başaramadı. Syl de biraz gayret göstererek doğrulabildi. Kız onu bir ağaca yasladı.
Kız hâlâ ona bakıyordu.
“Adın ne?”
“Ben Syltharion. Kısaca Syl diyebilirsin.”
“Sarhoşsun. Neden bu kadar içtin?”
“Çünkü kötü hissediyordum.”
“Neden kötü hissediyordun?”
Syl bir süre sustu. Ardından konuşmaya başladı. Hayatındaki insanların iki yüzlü olduğunu, onu çıkarları için sevdiklerini, ondan haz etmediklerini ve her seferinde küçük düşürmek için fırsat kolladıklarını anlattı. Kız onu dikkatle dinliyordu.
“Ama sen de böyle davranarak kendini mahvediyorsun,” dedi kız.
“Bilmiyorum.”
Syl kötü hissediyordu. Kız onun iyi olmasını istiyordu ama Syl buna inanmak istemiyordu. Herkes ona yalan söylüyor, onu aldatıyordu. Bunları hatırladıkça daha da kötü hissediyordu.
Alkol istedi. Kız ona baktı.
“Beni umursamıyorsun.”
Syl, az önce söylediği sözleri hatırladı. Kızın iyi olmasını istediğini söylemişti ama şimdi kendisi yine aynı şeyleri yapıyordu. Onu dinlemeliydi.
“Özür dilerim,” dedi. “Karşına böyle çıkmamalıydım.”
Kız başını hafifçe salladı.
“Özür dileyecek bir şey yapmadın. İyi olmalısın.”
Syl, kızın kendisini umursamasına şaşırmıştı. Bu duygu ona biraz garip gelmişti. Bir süre daha konuşmadan oturdular. Kız hâlâ yanındaydı.
Sabah olmak üzereydi. Kız ayağa kalktı.
“Artık gitmeliyim.”
“Neden?” diye sordu Syl.
“Eve gitmeliyim. Burada olmam yasak.”
Syl başını hafifçe salladı.
“Anlıyorum.”
“Hoşça kal.”
Kız uzaklaşmaya başladığında Syl arkasından seslendi.
“Bir dakika. İsmin neydi?”
Kız ona döndü. Hafifçe gülümseyerek cevap verdi:
“Vaelira.”
Ardından gözden kayboldu.
Yeniden Karşılaşma
Syl, ağacın dibinde otururken gözlerini kapattı. Başındaki ağrı hâlâ geçmemişti. Bir süre dinlenmek istiyordu. Ormanın sessizliği ve hafif esen rüzgâr, uykuya dalmasını kolaylaştırdı.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Gözlerini açtığında etraf kararmıştı. Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Ardından gece yaşananları hatırladı.
Vaelira.
Bir anda doğruldu. Kızın söyledikleri aklına gelmişti. Ona iyi olması gerektiğini söylemişti. Syl ise adını öğrenmek dışında neredeyse hiçbir şey sormamıştı.
Nerede yaşadığını bile öğrenmemişti.
“Harika,” diye mırıldandı kendi kendine.
Bir yabancıyla karşılaşmış, saatlerce konuşmuş ama onu bir daha nasıl bulacağını düşünmemişti. Üstelik kızın kendini mahvettiğini söylemesi de aklından çıkmıyordu. Belki de haklıydı. Son zamanlarda yaptıklarının hiçbirinin kendisine faydası olmamıştı.
Ayağa kalkmaya çalışırken üzerindeki kıyafetlerin sırılsıklam olduğunu fark etti. Saçlarından ve giysilerinden hâlâ su damlıyordu. Etrafına baktığında yerdeki yaprakların ve dalların da ıslak olduğunu gördü.
Birkaç saat boyunca uyumuştu. Bu sırada şiddetli bir fırtına çıkmış olmalıydı. Fakat büyü kalkanı sayesinde yağmurun ve rüzgârın farkına bile varmamıştı.
Syl üzerini toparladıktan sonra ormanın derinliklerine doğru baktı. Bir süre önce aldığı kokuyu yeniden hissedebiliyordu. Vaelira’nın kokusu.
Bir an tereddüt etti. Ardından kokunun geldiği yöne doğru ilerlemeye başladı. Ağaçların arasından geçerken zaman zaman izini kaybediyor, sonra yeniden buluyordu. Bir süre sonra ormanın doğusuna doğru ilerlediğini fark etti.
Önünde Kuzey Ruh’u Dağları’na kadar uzanan bir nehir vardı. Nehrin kıyısına ulaştığında kokuyu yeniden aldı. Bu kez karşı kıyıdan geliyordu.
Syl suyun karşı tarafına baktı. Vaelira oradan geçmiş olmalıydı. Ancak kokusu nehrin ötesinde kayboluyordu. Ne kadar arasa da devamını bulamadı.
Sonunda vazgeçti.
“Bir dahaki sefere,” diye mırıldandı.
Nehrin kıyısından ayrılarak Singothrin’e doğru yola çıktı.
Şehre vardığında hava çoktan aydınlanmıştı. Singothrin’in yüksek surları ve beyaz kuleleri uzaktan görünüyordu. Şehir kapıları açıktı. Muhafızlar giriş çıkış yapanları kontrol ediyor, tüccarlar ve yolcular sabahın hareketliliğiyle şehre giriyordu.
Syl kapılardan içeri girdiğinde muhafızlardan biri onu fark etti ve yanına yaklaştı.
“Prens Syltharion.”
Syl başını çevirdi.
“Ne oldu?”
“Kral Serynthas sizi taht salonunda bekliyor. En kısa zamanda yanına gitmenizi emretti.”
Syl hafifçe iç çekti.
“Pekâlâ. Hemen gidiyorum.”
Şehrin içinden geçerek saraya doğru ilerledi. Babasının onu neden çağırdığını merak ediyordu. Konseyden sonra henüz çok zaman geçmemişti. Yine de bunun önemli bir mesele olduğunu tahmin ediyordu.
Sarayın kapılarından geçip taht salonuna ulaştığında Serynthas’ı tahtında otururken buldu.
“Beni çağırmışsın, baba.”
Serynthas oğluna baktı.
“Evet. Sana bir görev vereceğim.”
Syl karşısında durdu.
“Dinliyorum.”
“Ejderpencesi’ne gideceksin. Ragno Ashenborn ile görüşmeni istiyorum. Şehrin mevcut durumunu, askerlerinin hazırlığını ve ejderhalarının durumunu öğreneceksin. Son zamanlarda bazı konularda yeterince bilgi alamıyoruz. Bu yüzden doğrudan kendisinden haber getirmeyi tercih ediyorum.”
Syl başını salladı.
“Anlaşıldı. Ne zaman yola çıkmamı istiyorsun?”
“En kısa zamanda. Ragno’ya benim selamımı ilet. Ayrıca görüşmenin yalnızca resmî bir ziyaret olmadığını, kendisiyle bazı meseleleri konuşmak istediğimi de belirt.”
“Peki. Başka bir şey var mı?”
Serynthas kısa bir süre düşündü.
“Ashenborn Hanesi’nin ejderhalarını zaten tanıyorsun. Vaelthae’nin durumu nasıl, onu da öğren. Harren’in ejderhası da binicisi gibi oldukça dikkat çekici.”
Syl hafifçe başını salladı.
“Anladım. Haberleri sana ulaştırırım.”
“İyi. Hazırlıklarını yap ve yola çık.”
Syl babasına başıyla selam vererek taht salonundan ayrıldı.
Ejderpencesi’ne yaptığı yolculuk fazla uzun sürmedi. Şehre vardığında doğrudan Ashenborn Hanesi’nin yönetim merkezine yöneldi.
Ragno Ashenborn’un salonuna girdiğinde onu beklediğini gördü. Syl, babasının selamlarını ilettikten sonra karşılıklı oturdular.
Ragno, Syl’i dikkatle dinledi.
“Demek Serynthas şehrin durumunu merak ediyor.”
“Evet. Askerlerinizin hazırlığını ve ejderhalarınızın durumunu öğrenmek istiyor. Son zamanlarda krallıktaki gelişmeler nedeniyle bazı konularda daha fazla bilgi sahibi olmak istiyoruz.”
Ragno başını salladı.
“Anlıyorum. Ejderpencesi’nin durumu iyi. Askerlerimiz görevlerinin başında ve gerekli hazırlıklarımızı sürdürüyoruz. Ejderhalarımız da iyi durumda. Vaelthae konusunda herhangi bir sorun yok. Harren de ejderhasıyla ilgileniyor. Onunla oldukça iyi anlaşıyorlar. Zaten birbirlerine benzedikleri söylenebilir.”
Syl söylenenleri dikkatle dinledi.
“Bunu babama iletirim.”
Ragno hafifçe gülümsedi.
“Serynthas’a söyle, endişelenmesini gerektirecek bir durum yok. Silverwind’in güvenliği bizim için de önemli.”
“Bizzat kendisine ileteceğim.”
Ragno bir süre daha Syl ile konuştu. Ardından oğlundan söz eder gibi değil, ailesinden bahseder gibi sıcak bir ifadeyle devam etti.
“Bu arada, kızım da birazdan burada olacak. Sanırım dışarı çıkmak istiyordu.”
Tam o sırada salonun yan tarafındaki kapı açıldı.
“Baba?”
Syl sesin geldiği tarafa döndü.
Kapıdan genç bir kız içeri girmişti. Kestane rengi saçları ve kahverengi gözleriyle onu hemen tanıdı. Birkaç saniye boyunca olduğu yerde kaldı.
Vaelira.
Kız da Syl’i fark etmişti. İlk anda şaşkınlıkla ona baktı.
“Vaelira,” dedi Syl, neredeyse istemsizce.
Ragno ikisinin arasında bakışlarını gezdirdi.
“Birbirinizi tanıyor musunuz?”
Syl cevap vermeden önce kısa bir an duraksadı.
“Şey… Evet. Daha önce karşılaşmıştık.”
Ragno kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Demek öyle. Kızım Vaelira.”
Vaelira babasına döndü.
“Baba, biraz dışarı çıkacaktım. Biraz dolaşmak istiyorum.”
Ragno gülümsedi.
“Elbette. Zaten bütün sabah burada oturmak zorunda değilsin.”
Ardından bakışlarını Syl’e çevirdi.
“Prens Syltharion, madem birbirinizi tanıyorsunuz, neden birlikte gezmiyorsunuz? Şehrimizi gezmek isterseniz size eşlik edebilir.”
Syl ne diyeceğini bilemedi. Vaelira’ya baktı. Kız da ona bakıyordu.
“Benim için sorun değil,” dedi Syl.
Vaelira hafifçe gülümsedi.
“Benim de.”
Ragno ikisinin hâlinden memnun görünüyordu.
“Güzel. Öyleyse gidin, biraz gezin. Resmî meseleleri konuşmak için bütün günümüz var.”
Syl ayağa kalktı. Vaelira da kapıya doğru ilerledi. İkisi yan yana salondan çıkarken Ragno arkalarından gülümseyerek baktı.
Kapıdan çıktıklarında kısa bir süre sessizlik oldu.
Syl sonunda konuştu.
“Sanırım seni yeniden buldum.”
Vaelira ona döndü.
“Beni mi arıyordun?”
Syl hafifçe gülümsedi.
“Belki.”