İçeriğe geç

İLK BÖLÜM

"Etrafıma kendi etimden bir duvar ördüm.

Kimse gelip de yıkmasın diye.

Savaştım kendi kendimle, birimiz öldü.

Söyle şimdi, zararım kime?"

(Deniz Tekin-GELİR MİYİM)

Bir Ay Önce

Nida, o gün araba kullanırken bir yandan da kendisini müziğe kaptırmıştı. Kendi kendine şarkı söylüyor ve kahkaha sesleri arabayı dolduruyordu.

Aslında fazla bağırmazdı fakat ne zaman üzgün olsa, neşeli şarkılar açar ve bağırarak söylerdi. Gözlerinden yağmurlar boşalırdı, ama yine de gülmeye devam ederdi. Yine öyle bir günündeydi. Mezarlıktan dönüyordu. Ailesinin mezarı...

Yan yana dizilmiş üç mezar...

Üç masum can...

Katili olduğu, o üç masum can...

Ailesi öleli yıllar oluyordu.

Bir gece yine yayla evine kalmaya gitmişlerdi. Yaz tatiliydi. Nida, ağabeyi Çetin ile birlikte yaylada geziniyorlardı. O zamanlar Nida sekiz, Çetin on üç yaşındaydılar.

Çetin çok korumacı bir abiydi. Kardeşinin eli bir yere çarpsa koşarak gider elini üflerdi. Acımasın diye. Abiliğin hakkını veriyordu Çetin. Kardeşini seven, koruyan, kollayan ve her daim yanında olurdu. Kavga ettikleri anlar elbette oluyordu, fakat Çetin dayanamaz hemen gider kardeşiyle barışırdı. Hiç küsmezdi ki barışsın. Sadece Nida öyle bilirdi.

"Abi, saklambaç oynayalım mı?"

Saklambaç Nida'nın en sevdiği oyundu. Çok iyi saklanırdı. Öyle bir gizlerdi ki kendisini kimse bulamazdı. Hatta bir keresinde yine ağabeyiyle birlikte saklambaç oynamaya karar vermişlerdi ve Nida, annesinin odasında bulunan sandığın içine saklanmıştı. Kimse oraya girebileceğini tahmin etmemişti. Bu yüzden saatlerce Nida'yı aramak zorunda kalmışlardı. Onu bulan kişiyse ağabeyiydi.

Sandığın kapağını kapatırken saçının az bir kısmı sıkışmış ve abisi çaresizce kardeşini ararken bu detayı görüp Nida'yı oradan çıkarmaya çalışmıştı. Kendisi de küçüktü o zamanlar. Gücü yetmedi çıkartamadı kardeşini. Astım hastası olan Nida ise havasızlıktan mosmor geçmişti. Bayılmış halde öylece duruyordu sandığın içinde.

Ama Nida o günden sonra saklambaç oynamayı daha da çok sevmişti. Çünkü ona göre kendisi bir prenses ve kurtarılmaya ihtiyacı vardı. Abisi de prensti ve onu kurtarmıştı. Bu düşünce onu daha da mutlu yapıyordu.

"Nida, şu saçma oyundan asla vazgeçmeyeceksin değil mi?" Bıkkınlıkla bakıyordu kardeşine Çetin.

"Off abi ya! Hem niye saçma olsunkine?" Küçük parmağı abisini gösteriyordu. "Sen beni kıskanıyorsun dimi? Benim kadar iyi saklanamadığın için beni kıskanıyorsun. Biliyordum!"

"Ya ne kıskancam ben seni kızım? Sen saçma sapan yerlere saklanıp hastalanıyorsun. Ondan oynamayalım diyorum."

"Hıı kesin öyledir. Kıskanç Çeto!" Nida, kollarını göğsünde bağlamış, sinirli bakışlarıyla abisine bakıyordu.

"Nida! Ben senin abinim. Benimle düzgün konuş. Bana da bir daha Çeto deme!"

"Niyeymiş? Furkan ve Emirhan abiler sana hep öyle diyorlar."

Çetin, yüzünü avuçlamış sakinleşmeyi bekliyordu. İsminin kısaltılmasına ve ona lakap takılmasından hiç hoşlanmazdı. Hem de hiç!

Başka çaresi yoktu. Oynayacaklardı o saklambacı. Yoksa bu küçük kız hiç durmadan konuşup, bağıracak ve belki de ağlayıp duracaktı. Çetin, kardeşine hiç kıyamıyordu.

Eğer fazla konuşursa, susardı ve inat bir kız çocuğu olduğu için saatlerce su içmeden dururdu. Bağırıp durursa, boğazı ağrıyordu. Eğer ağlarsa da, gözleri şişiyor ve gözlerinin ağrıdığını söyleyip yine ağlıyordu. Çetin, kardeşine gerçekten de hiç kıyamıyordu.

"Tamam. Seninle saklambaç oynarım fakat bir şartım var." Küçük kız çok mutlu olmuştu. Biliyordu abisinin ona hayır diyemeyeceğini. Kendi etrafında birkaç tur döndü ve ellerini çırpmaya başlayarak gülmeye başladı. Bir yandan da zıplıyordu.

"Tamam, tamam söyle hemen yapayım. İstersen Defne ablayı da çağırırım yine. Hı, hı yapayım mı? Hem sen Defne ablayı seviyo-"

Küçük kız öyle hızlı konuşuyordu ki, Çetin hemen Nida'nın dudaklarının üzerine elini kapatmak zorunda kalmıştı. Hem de çok fazla bağırarak konuşuyordu.

Hızlıca etrafına göz gezdirdi Çetin. "Şşt! Sessiz ol. Biri duyacak şimdi."

Küçük kız hemen sustu ve çatık kaşlarıyla abisine baktı. Abisi hâlâ etrafına bakınıyordu ve endişeli görünüyordu. Ağzı kapalı olan minik boğaz kaslarını kullanarak, diyaframdan gelen hava ile ses tellerinden çıkardığı sessiz çığlığını atmaya başladı. Pek de sessiz sayılmazdı ya neyse.

Abisinin bakışları kendisine dönünce çığılık atmayı bırakmıştı. Kıpkırmızı olmuş yüzüyle abisine bakıyordu. Abisi, kardeşinin nefes alamadığını düşünerek hızla elini çekmişti.

"Nida! İyi misin?" Hızlıca kardeşinin önüne diz çökmüş kardeşine panik dolu gözleriyle inceliyordu. Küçük kız ise hemen minik elleriyle abisinin omuzlarına vurmaya başlamıştı.

"Abi salak mısın ya? Bütün boyam gitti senin yüzünden!" Abisi boş boş göz kırpınca, küçük kız derin bir nefes aldı.

"Annemin boyalarından almıştım. Onu da dudaklarıma sürmüştüm. Ama sen hepsini o koca elinle hepsini sildin! Küstüm sana, oyun falan oynamıcam seninlen. Hıh." Ellerini yine göğsünde birleştirmişti ve abisine arkasını dönmüştü. Abisi ise hemen sağ avuç içini açmış, parmaklarına ve avuç içine yayılan kırmızı bir boyayı farketti. Yüzünü buruşturmuş bir halde eline bakıyordu.

Hemen kardeşine döndü bakışları. Gözleri dolmuştu. Gerçekten de bir ruj için mi ağlıyordu şuan? Elini üstündeki pantolona silmeye çalıştı ve kardeşinin önüne geçti. Küçük kız hemen başını sol tarafına doğru çevirdi. Küsmüştü abisine. Çetin dayanamıyordu kardeşinin bu hallerine.

"Tamam hadi oynayalım seninle saklambaç. Şartım falan da yok."

Küçük kız hemen abisine dönmüştü. "Bir de şart mı istiyordun? Köpek!" Sol elini gözünün oraya götürmüş ve işaret parmağıyla göz altını çekmişti. "Pışık, çok beklersin." Abisi bıkkınlıkla kardeşine bakıyordu. Büyüdükçe daha da çekilmez bir hâl alıyordu.

"Neyse, madem çok ısrar ediyorsun hadi saklambaç oynayalım!" Küçük kız hemen koşuşturmaya başlamış ve gözden kaybolmuştu. "Of Nida, off!" Çetin' de hemen kardeşinin peşinden koşmaya başlamıştı. Eğer bir de sayı saymakla uğraşırsa bulamazdı kardeşini.

Küçük kız yaylanın aşağı kısmına inmişti bile. Etrafta kimse yoktu. Bu onu daha da mutlu etti, çünkü daha rahat saklanabilirdi. Etrafına biraz bakındı ve biraz ilerisinde minik bir ev gördü. Hızlıca gördüğü eve doğru koşmaya başladı. Tabi buna ev denirse. Camları olmayan, kapısı eskimişti. Bir harabeden farkı yoktu. Arkasından bir ses duydu. Bu ses abisinin sesiydi.

"Nida, elma dersem çık, armut dersem çıkma! Elma! Elma!" Nida abisinin bu haline kısık sesle gülmüştü. "Beni asla bulamazsınkine." Kısık sesle konuşuyordu. Ve bu durumdan oldukça keyif alıyordu.

Hızlıca evin kapısının önüne geldi ve kapıyı iterek açmaya çalıştı. Kapıyı açamayınca tekmelemeye başlamıştı. "Açılsana aptal kapı!"

Tam o sırada ise kapıyı başka birisi açmıştı. Evin içindeydi ve doğrudan Nida'ya bakıyordu. Adamın boyu öyle uzundu ki Nida birkaç adım geriye çıktı ve kafasını yukarı kaldırarak karşısındaki adama bakıyordu.

"Kimmiş o kapımızı çalan hadsiz!" Adamın arkasından ise başka bir adam daha çıkmıştı. Bu adam ilkine göre biraz daha uzundu ve keldi. İkisi de siyah takımlarına bürünmüşlerdi. Kulaklarında siyah kulaklıklar vardı ve oldukça sert bakıyorlardı.

Kel olan adam tam Nida'nın önüne geldi ve onun hizasına eğildi. "Hayırdır çocuk? Niye tekmeliyosun kapımızı?"

"Ben çocuk değilim! Sensin çocuk!" Adamlar birbirlerine bakmış ve gülmüşlerdi. "Ne var? Niye gülüyorsunuz? Çok mu komik, salaklar?"

Adamlar kızın bu laflarına hayretle baktılar. Çünkü genellikle çocuklar tanımadıkları insanları görünce, korkarlardı veya çekinirlerdi.

"Sen çok mu cesaretlisin, küçük?" Nida kollarını göğüsünde birleştirmiş bir halde karşısındaki adamlara bakıyordu. Aslında çok korkmuştu bu adamları görünce fakat abisi ona hep cesaretli olmanın önemini anlatıp durmuştu. O an, eve gidince abisine bu olanları anlatmayı düşündü ve eğer abisine bu adamlar karşısında güçlü durduğunu anlatırsa, abisinin sevineceğini düşündü. "Evet çok ceşajetliyim." Söyleyemediği kelime yine karşısındaki bu adamları güldürmüştü.

"Siz deli misiniz?" Kel adamın tek kaşı havalanmıştı. "Anlamadım?" Bu sefer gülen kişi Nida'ydı. Tam o anda yine abisinin sesi duyuldu. "Nida, korkutma beni. Neredesin? Hava çok karardı. Eve dönmemiz gerek." Nida, abisinin sesini duyar duymaz hemen önündeki harabenin içine koşarak girdi. Evin ortasında durmuş öylece gülüyordu.

"Sen kimsin lan?" Sesin geldiği yöne baktı Nida. Camları olmayan pencerenin önünde kırmızı bir kanepe vardı ve kanepede oturan iki kişi vardı. Birisi, kafası geriye doğru düşmüş bir şekilde uyurken diğer adamı gören Nida kokuyla geriye sendelemişti. Çünkü adamın eline bir silah vardı. Diğer elinde ise kırmızı bir bez. Bezden kırmızı damlalar akıyordu. Nida o an bezin boyası aktığını düşünerek beze fazla bakmadı. Asıl baktığı şey silahtı.

O an kapının kapanması ile küçük kız arkasına baktı ve daha demin kapıyı açan adamları gördü. Sonra bir kapı açılma sesi daha duydu ve sol taraftaki kapıdan beyaz giyimli bir adamın çıktığını gördü. Bu adam diğerlerine göre biraz daha kısa ve kiloluydu.

Adam küçük kıza doğru yaklaştı ve sorgulayıcı bakışlarla diğer adamlara baktı. Küçük kız da diğer adamlara baktı ve hepsi ayaklanmış, ellerini önlerinde bağlamış bir vaziyette duruyorlardı. Beyazlar içindeki adam küçük kıza kapıyı açan gence doğru ilerledi.

"Bu çocuk nereden çıktı Yakup?" Yakup kısa bir an duraksadı ve gözleri küçük kızdayken konuşmaya başladı. "Bilmiyorum Özkan Bey. Kapıyı tekmeliyordu, bende kim diye kapıyı açınca-" Tam o sırada Özkan, Yakup'un yakalarından tutmuş ve duvara yaslamıştı. "Lan biz her kapımıza vuranı içeri mi alıyoruz? Bir de çocuk lan!" Yakup'un yakalarını bırakmış tam ortada duruyordu. Elinde tuttuğu tesbihle küçük kızı gösterdi. "Bu çocuk kimin lan? Delirtmeyin beni!"

Adamın bağırışları Nida'yı korkutmuştu fakat abisinin kendisiyle gurur duyacağı düşüncesini hatırlayınca korkuyu geri plana atıyordu. En azından deniyordu.

"Ben çocuk değilim! Sensin çocuk. Önümde durup ağlayan da tepinen de sensin. Şimdi çekil de saklanayım." Nida minik adımlarla Özkan'ın çıktığı odaya doğru hareketlenince Birisinin onu omuzundan tuttuğunu hissedince irkildi. Çünkü bu eller fazla sertti ve canını yakıyordu. Gözleri hemen dolmuştu. Omzundan tutan adam tek hamlede kolunu küçük kızın bedenine sarmış ve onu bir çanta gibi tutmuştu. Küçük kızın ise çığlıkları etrafta yankılanıyordu.

Küçük kız kafasını yukarı kaldırınca kapıda gördüğü kel adamı gördü. Özkan denilen adam tek bir el hareketiyle adamını yanına seslemiş küçük kızı tahta bir sandalyeye oturtmuşlardı. "Bırak beni! Ya bırak diyorum. Annemi istiyorum, anne!" Özkan ise kızın tam karşısına bir sandalye çekmiş oturmuştu. "Aaa hani çocuk değildin sen. Bak sende anne diye ağlıyorsun."

Nida'nın ağlayışları artık iç çekişlere dönüşmüştü ve hıçkırıyordu. Her ne kadar cesur durmak istesede korkuyordu işte. O sırada dışarıdan bir erkek çocuğun bağırışları duyuldu; "Nida! Çık haydi ortaya! Tamam sen kazandın! Bulamıyorum seni, bu sefer bulamadım. Lütfen çık, evimize gidelim." Bir anda herkes dışarıdan bağıran çocuğun seslerine dikkat kesildi. Dışarıda ki çocuk ta bağırırken sesi titriyordu ve büyük ihtimalle ağlıyordu.

"Turgut" Kel olan adam öne çıktı hemen. "Buyurun Özkan Bey." "Dışarıda ki çocuğa bakın bakalım, kimi arıyormuş." "Hayır!" Diye bağırmıştı bir anda Nida. Özkan, küçük kızın korktuğunu görünce keyiflenmişti. Turgut'a eliyle dur işareti yaptı.

"Niye? Yoksa sen tanıyor musun onu?" Nida cevap vermemişti. Gözleri karşısındaki kırmızı kanepedeydi. Kırmızı olan her şeyi çok severdi ve o kanepeyi de çok sevmişti.

Özkan, kızın bakışlarını takip etti ve kanepeye baktığını gördü. Kaşları çatılmış bir halde kıza döndü. "Niye oraya bakıyorsun?" Kız adamın yüzüne baktı. "Ben kırmızı olan her şeyi çok severim. Eğer o kanepeye oturursam daha rahat hissederim. Yoksa..." Özkan kızın bu hallerine alaycı bir gülümseme ile izliyordu. "Yoksa?" dedi kızın konuşmaya devam etmesi için. Küçük kız hemen kollarını önünde bağladı. "Yoksa seninle konuşmam. Sorularına da cevap vermem." dudaklarına eliyle hayali bir fermuar çekti. "Zııp."

Özkan, elini arkadaki adamına doru uzattı. Adamı hemen anlamış gibi daha demin temizlediği silahı patronunun eline tutuşturdu. Özkan gözlerini kızın korku dolu bakışlarından çekmiyordu bunları yaparken. Aksine, küçük kızın korkudan titremeye başlaması ona daha da fazla zevk veriyordu.

"Necip?" Silahı veren adam hemen bir adım öne çıktı. "Buyurun Özkan Bey." "Kuzgun'u güzelce sildin değil mi?" "Evet Özkan Bey" Özkan, duyduğu cevapla keyifle başını sallamıştı. "Peki sildiğin bez nerede?" Necip hızla arkasına döndü ve birkaç adım gerisinde duran kırmızı kanepenin üzerine bıraktığı kanlı mendili aldı ve patronuna uzattı. "Buyurun Özkan Bey, burada." Özkan eline aldığı mendile hastalıklı bir gülüşle baktı. Mendil tamamen kırmızıydı ve yere damlayan birkaç damla kan vardı. Bezin bazı kısımlarıysa kurumuş kanın etkisiyle kas kastı olmuştu.

Özkan mendilin kurumuş kanla dolu kısmından tuttu ve küçük kıza uzattı. "Madem kırmızı rengini çok seviyorsun, bak bu da kırmızı. Tut hadi. Hatta senin olabilir." Küçük kız kanlı mendile tiksintiyle bakıyordu. Aslında bu hayatında gördüğü en güzel kırmızı rengiydi. Fakat kötü kokuyordu. Kırmızı rengi ne kadar koyu olursa o kadar güzel görünürdü gözüne Nida’nın.

Bunun sebebi ise, babası annesine bir demet kırmızı gül almıştı ve küçük kızına da kırmızı bir gül getirmişti. Küçük kız buna çok sevinmişti fakat gülün, gün geçtikçe rengi koyulaşıyor ve kuruyordu. Babasına gülünün neden koyulaştığını sorunca da babası ona şöyle demişti; "Benim sana olan sevgim gün geçtikçe artıyor. Bu yüzden de bu gülün rengi her geçen gün daha da koyulaşıyor." Küçük kız ise aldığı cevaba mutlu olmuş ve ne zaman koyu kırmızı bir renk görse mutlu olurdu. Ona göre koyu kırmızı olan herşey babasının ona olan sevgisiydi.

"Bu mendilin neden boyası akıyor?" Özkan, kızın söylediklerine kısa bir an güldü. "Çok ıslandığı için. Ve sana bir sır vereyim mi?"

"Ne sırrı?"

"Bu renk bütün insanların içinde de bulunuyor."

"Gerçekten mi?" Küçük kız bu bilgiyi yeni öğreniyordu, çünkü ne zaman bir yeri kanasa abisi onun korkacağını düşünerek, "Düştüğün yerde kırmızı boya varmış ondan böyle oldu." diyordu. Küçük kız da hemen abisine inanıyordu. Çünkü ona göre abisi herşeyi bilen birisiydi.

Yalandan bir tavırla dudak büktü Özkan. "Yoksa sen bu sırrı bilmiyor muydun?"

"Hayır bilmiyordum."

"Peki görmek ister misin?"

Küçük kız hemen sandalyeden indi ve ellerini çırparak zıplamaya başladı. "İsterim, isterim, isterim." Özkan ise kızın bu hallerine sadece gülmüştü.

O sırada dışarıdan bazı sesler duydular. Hepsi bir anda gelen seslere odaklandılar. "Nida! Neredesin kızım?"

"Annem, annem ve babam gelmiş." Nida hızla kapıya doğru gitmişti fakat eve ilk girdiğinde uyuyor olarak gördüğü adam şimdi tam önüne durmuş gitmesini engelliyordu.

Küçük kız elleriyle hemen karşısındaki adamın dizlerine vurmaya başladı. "Ya çekilsene önümden! Annem sesliyor beni.”

Küçük kızın sinirli bakışları hemen Özkan'a döndü. "Ya söyle şu köpeğine çıksın önümden!" Özkan kızın bu tavrından çok etkilenmişti. Korkusuz ve cesurdu. Kimin hangi konumda olduğunu ise anında bilmesi Özkan'ı daha da keyiflendiriyordu. O adamlar Özkan'ın köpeğiydi.

"Faruk." Küçük kızın karşısında duran adam hemen toparlanmış ve Özkan'a bakmıştı. "Buyurun Özkan Bey." "Çocuğu dışarı çıkar. Biraz eğlenicez."

Küçük kız önünden çekilen adama sinirli bakıyordu. Adam hemen kızı önüne almış ve omuzlarından tutarak kapıyı açmıştı. Bir kaç adım öylece ilerlediler. Küçük kızın bakışları etrafındaydı. Endişeli gözleri annesini ve babasını arıyordu. Halbuki daha demin duymuştu seslerini. Hemen nereye gitmişlerdi ki?

Küçük kız, etraf karardığı için hiçbirşey göremiyordu. Bulundukları yerde iki tane sokak lambası vardı ve o sarı ışıklar etrafı fazla aydınlatamıyordu. Sonra anne ve babasının sesini yeniden duydu.

"Nida!" diyordu babası. "Neredesin güzel kızım? Hadi çık ortaya!" diyordu annesinin hıçkırıklarla dolu sesi. Annesi sadece korktuğunda hıçkırırdı.

Nida daha fazla dayanamadı ve kaçmaya çalıştı. Fakat omuzlarından tutan bu adam izin vermiyordu. "Bırak beni! Anneme gidicem ben. Anne! Baba! Burdayım!" Arkasından gelen Özkan ise kızın bu bağırışlarına keyifle bakıyordu.

"Daha çok bağır Nida kız! İsminin hakkını ver ve daha yüksek seslen onlara!" Nida korku dolu gözlerle anne ve babasını etrafta ararken, Özkan hemen küçük kızın yanına eğilmiş elinde tuttuğu kanlı mendili gösteriyordu.

"Seninle çok ortak noktamız var ufaklık. Ben de bu rengi çok severim. Ama en sevdiğim kısmı insanlarda olan renk." Hemen elindeki Kuzgun olarak adlandırdığı silahını küçük kıza doğru uzattı. "Bu Kuzgun'da şekerler var ve bunları eğer ailene atarsan ikimizde mutlu olucaz. Çünkü o çok sevdiğimiz rengi görücez. Eğer sen bu şekerleri anne ve babana atarsan bende seni serbest bırakırım. Anlaştık mı?"

Daha sonra ise biraz uzaklarında üç kişiyi gördüler. Nida'nın annesi, babası ve abisi. Hepsi korku dolu gözlerle Nida'ya bakıyorlardı. Çünkü küçük kızın hemen tepesine bir silah dayalıydı ve küçük kızın elinde bir silah vardı!

Nida, hemen ailesine gitmek için bu adamın dediklerini yapacaktı. Özkan silahı kızın eline tutuşturmuş ve kendi elleriyle de sabitlemişti. Kızın minik parmağı tetikteydi ve Özkan'ın bir parmağı da tetiğin üzerindeki kızın parmağının oradaydı. Küçük kızın ağlama sesleri ailesini görünce kesilmişti.

"Anne! Baba! Abi! Sizde benim çok sevdiğim renk varmış. Onu görünce hemen yanınıza gelicem ve eve gidicez."

Annesi Aysu hanımın ağlayışları şiddetlenmişti. Eşinin kolunu sıkıca kavramıştı ve küçük kızına bakıyordu. "Veysel, birşeyler yap Veysel. Kızımızı öldürecekler Veysel!"

Veysel hemen oğluna ve karısına dönmüştü. "Burada bekleyin ben kızımızı alıp gelicem. Size birşey olmasına izin veremem. Hem kayıp ihbarı yaptığımız için polisler de birazdan burada olur. Ne olur zorluk çıkarmayın." Aysu hemen başını korkuyla iki yana sallamıştı. "Olmaz! Olmaz Veysel."

Tam o sırada Aysu kızına doğru koşmaya başladı. Özkan ise Nida'nın kulağına doğru fısıldayarak konuşuyodu. "İzle şimdi küçük kız, o çok sevdiğimiz rengi göreceğiz.” Tam o an iki el silah sesleri yankılanmıştı etrafta. Nida ne olduğunu anlayamamıştı. Sadece parmağı fazlasıyla acıdığı için ağlamaya başlamıştı. Veysel ve Çetin ise hızla Aysu'ya doğru koşmaya başladılar.

Nida elini tetikten çekmek istiyordu fakat Özkan buna izin vermiyordu. Tam o an iki el daha ateş sesleri duyuldu ve tek ses, Özkan'ın keyifli kahkahaları ve Nida'nın ağlama sesleriydi.

Nida, ailesinin vurulduğunu görmemişti. Gözlerini kapatmıştı çünkü ağlıyordu. Şu anki ağlama sebebi ise kulaklarının uğuldaması ve parmağının acımasıydı.

Özkan ise küçük kızı hemen ailesinin hareketsiz yatan bedenlerinin olduğu yere götürdü ve yere dökülen kanları Nida'ya gösterdi. Nida bu rengi gördüğünde ağlaması biraz kesilmişti.

Annesinin yanına oturmuştu ve annesinin kalbinden gelen oluk oluk kanlara elini sürüyor sonra gülüyordu.

"Anne, bak ben geldim. Hadi kalk yerden. Evimize gidelim." Annesi yerden kalkmadı. Açık kalan gözleriyse hemen Nida'ya bakar bir vaziyetteydi. "Anne bana bakıyorsun şu an. Uyumuyorsunkine." Sonra ise hemen annesinin yanına yattı ve annesine sarıldı. Uzaktan gelen siren sesleri ise etrafındaki o adamları kaçırtmaya yetmişti.

"Anne" diyordu Nida'nın kısık sesi. "Biliyor musun, senin rengin çok güzel. Kıpkırmızı." Sonra hemen yüzünü buruşturdu küçük kız. “Ama biraz kötü kokuyorsun anne. Sen hep çiçekler gibi kokardın. Neden böyle kokuyorsun? Ama olsun bişey olmazkine." Nida annesinin kana bulanmış elini öptü ve ağızına gelen tatla hemen yere tükürdü. Fazla uykusu vardı, bu yüzden annesine yeniden sarıldı.

Nida, o gece annesine sarılarak uykuya daldı ve sabah gözlerini açtığında hiç bilmediği bir yerdeydi. Karakolda...

Uyandığında yanına kadın bir polis gelmişti. Nida'ya neler olduğunu sordu ve Nida konuşamadı. Sadece ağladı. Annesini, babasını ve absini istediğini söyleyerek ağladı.

En sonunda ise Nida'yı üç tane yan yana dizili mezarların önüne getirdiler. Burada demişlerdi ailesi için. Nida anlamamıştı. Burada gördüğü tek şey toprak ve anlamlandıramadığı beyaz taşlardı.

⁶"Meryem abla?"

"Söyle güzel kızım."

"Biliyor musun ben bir daha saklambaç oynamıcam."

"O niyeymiş?"

"En son ben saklandım ve sonra herkes beni terk etti. Şimdi yine saklanırsam sende gidersin. O zaman napıcam ben?"

Meryem hanım daha fazla dayanamamış ve göz yaşlarını serbest bırakmıştı.

"Meryem abla, sana bir sır vereyim mi?"

"Ne sırrı?"

"Biliyor musun benim annem çiçek gibi kokardı ama son gördüğümde çok kötü kokuyordu. Bunu ona söyledim. Acaba bana kızıp mı gitti? Eğer bu söylediğime kızıysa çok özür dilerim. Ağızımdan kaçırdım. Lütfen geri gelsin." Küçük kız ağlamaya başlayınca Meryem hanım onu kucağına aldı ve mezarlıktan uzaklaştırdı.

Nida yıllar sonra tekrardan o mezarlığa gitmiş ve ağlayarak eve dönüyordu. Gözleri dolmuş aklı o güne gitmişti. Dün gibi hatırlıyordu o günü. Kendi ailesini öldürmüştü. Bundan daha ağır ne olabilirdi ki?

Meryem ablası ona zamanın ilaç olacağına inandırmıştı. Nida hep buna inanmıştı fakat bugün anlamıştı ki, zaman ilaç değildi. Zaman, sadece göz yaşlarını azaltan ve Nida'yı ailesiz büyüten bir kavramdı.

Ailesiz büyümesini zorunlu kılan zaman, nasıl onun ilacı olabilirdi ki?

Radyodan gelen sesi biraz daha artırdı.

"Feryadım bazen bir şarkı,

Bazen de göğsümde sancı,

Anlatmam, zaten duymazlar,

Öp dilimde kan tadı var…”