İçeriğe geç

Majo

Ada’yı bir daha iki ay sonra görürüm diye düşünüyordum. Attığı mesajla içim huzur doldu.

-Akşam birkaç saat yanına geleceğim gitmeden son kez göreyim çıkabilir misin ?

-Çıkarım nerede görüşelim.

-Nerede istersen.

-Kadıköy’e gidelim lütfen.

-Olur kuzum gidelim. Nasıl gideceğiz ?

-Sen metrobüsle gel ben seni alacağım.

Ada ile Kadıköy’e gitmeyi uzun zamandır istiyordum. Bir türlü fırsat olmamıştı. Akşam gideceğimiz için daha renkli olacaktı. Uçağıma neredeyse birkaç saat kalmıştı ama bu geceyi çok özleyeceğimi biliyordum. Hevesle evden çıkıp Ada’yı aldım. Kadıköy sokaklarında el ele dolaştık. Marmaris’te ilk kez kokoreç yemiştik. Tadını beğendiğim için tekrar yemek istiyordum. Çarşıda bir kokoreççiye girdik. Ben yemek yerken Ada videoya çekip bana gönderiyordu. Güldüm,

-Bunları neden çekiyorsun ?

-İki ay görüşemeyeceğiz. Seni çok özleyeceğim anımız kalsın.

Ada’ya sımsıkı sarılmak istiyordum. Yemeğimiz bitince elini sıkıca tuttum üniversite yıllarında gittiğimiz bir kafeye gittik.

Buralara alışıktım yıllarım geçmişti ama o zamanlar Ada’yı tanımıyordum. Bir yanım eksikti. Şimdi her şey tamam olmuştu. İstediğim insanla istediğim yerdeydim. Keşke ayrı kalmamız gereken zaman biran evvel bitseydi de bu sokaklarda daha fazla dolaşabilseydik. Sadece buralarda değil. Ada’nın büyüdüğü sokaklarda el ele yürüseydik. Ada’nın yaşadığı tüm şehirlere birlikte gidelim istiyordum. Zamanın bize bu fırsatları getirmesi için her fırsatta dua ediyordum.

Kafeye oturup Kadıköy’de meşhur olan majodan sipariş ettik. Günümüz güzel başlamıştı ama nasıl olduysa konu birden ihanete geldi. Ada her zamanki gibi inkâr etmeye başlamıştı. Çünkü ona göre biriyle konuşmak ihanet sayılmıyordu. Bana bu zihniyetle yaklaştıkça çileden çıkıyordum. Sesimi duyurmak istedikçe tek verdiği tepki inkâr oluyordu. Uzun süre konuştuk. Ne istediğimi sordu. Telefonunda biriktirdiği saçmalıkları silmesini istedim. Telefonu eline aldı ama hâlâ benden kaçırmaya çalışıyordu. Sinirlenip masadan kalktım. Yolda tartışarak arabaya gittik. Arabaya oturduktan sonra telefonu yere fırlatıp arabadan indi. Yere atmıştı ama bacağıma gelip canımı acıtmıştı. Böyle bir sebepten sonra buna maruz kalmak beni delirtmişti.

Arabadan inip gitti. Beni orada öylece bıraktı. Artık beni sevmediğine emindim seven hiçbir insan bunları yapmazdı. Bunca zaman kendimi avutup durmuştum. Bacağım acıyordu arabayı çalıştırıp eve gittim. Ona artık tek kelime etmemem gerekiyordu. Tek doğru olan hayatıma hiç girmemiş gibi çıkıp gitmesi olacaktı. Maalesef kendimi tutamayıp mesajdan tartışmaya devam ediyordum. Tek yapmam gereken tamamen hayatımdan çıkarmaktı. Ama ona o kadar alışmıştım ki hayatımın merkezine yerleşmişti. Bu duruma gelen iki insanın geri dönüşünün olmayacağını bilmeme rağmen bağıra bağıra kendimi anlatmaya çalışıyordum. Onca lafın arasında dikkatini ne kadar çekti bilmiyordum ama bir daha unutamayacağım bir cümle yazmıştım. “Allah beni sana nasip etmesin.” Söylediğim sözün ağırlığı altında kalbim eziliyordu.

İkimiz de çok öfkeliydik. Hiç uyumamıştım, eşyalarımı hazırlayıp babamla arabaya bindim. Havalimanına gelince mesajı gördüm. Bu sefer sakinleşmiş öyle yazıyordu. Artık tek düşündüğüm Ada’yı hayatımdan nasıl çıkaracağımdı. Ondan nasıl vazgeçeceğimi bunu kendime nasıl anlatacağımı bilmiyordum.  

-Sinirle söylediğim şeyler için özür dilerim. Sana onları söylemek istemedim döner dolaşır yine sahibini bulur. Telefonu da sana atmadım Allah biliyor. Yanlışlıkla olduysa da özür dilerim.

-Telefonu bana attın gözündeki o nefreti gördüm. Uzun zamandır sana söylüyordum senden korkuyorum ve çekiniyorum diye.

Uçağa binmek için kapıdan çıktığımda soğuk yüzüme vurdu. Kardeşimin mesajını gördüm.

-Bindin mi uçağa ?

-Şimdi biniyorum.

-Kar yağmaya başladı burada.

-Evet burada da yağıyor.

-Ne şanslısın Kasım ayında İstanbul’da kar görmek de nasip oldu.

-Sorma kar görmeyi ne kadar özlemiştim.

İstanbul bu tarihe göre çok soğuktu. Bir sonraki geldiğimde nasıl olurdu bilmiyordum. Uçağa binip yerime oturdum. Yol boyunca keşke gelmeseydim diye sayıklayarak ağladım.

Eve vardığımda ikimiz de sakinleşmiştik ama artık olan olmuştu. Ona ağır sözler söylemiştim ama en ağırlarını her zamanki gibi Ada söylemişti. Bu hep böyleydi bana karşı en ağır sözleri sarf ediyordu. İş işten geçtikten sonra da öfkesine sığınıyordu. Öfke kontrolü vardı ama bunu bana mal ediyordu. Ben seni uyardım sen benim üstüme geldin diyerek daima kendini savunuyordu. Ada’ya göre suçlu daima bendim kendi her zaman haklıydı. Aldattığında dahi, en ağır sözleri söylediğinde dahi dönüp dolaşıp beni suçlu çıkarıyordu.

Zaman geçtikçe neyin ne olduğunu anlayabiliyordum. Bu ilişkinin ne kadar canımı yaktığını fark ediyordum. Ondan uzak durmam, hayatımdan çıkarmam benim için en hayırlısı olacaktı. Hayat boyu öfkesinin arkasına saklanıp her kötülüğü yaşatacaktı. Ben de insandım benim de öfkem vardı ama öfke sadece kendine özgü bir duyguymuş gibi davranıyordu. Uyumak için yatağa uzandım. Çok yorgundum bütün gece hiç uyumamıştım. Karnımın acıktığını midemden gelen sesle fark ettim. Önemsemeyip gözlerimi kapattım.

“Kapı çalıyordu, aynı anda telefonda çalıyordu. Aynanın önünde alelacele ruj sürerken telefona baktım arayan Ada’ydı. Kapıya koştum Ada beni bekliyordu. Elinde kocaman bir buket vardı kapıyı açınca sarılıp boynumu öptü. Telefon çalmaya devam ediyordu. Elime alıp ekrana baktığımda tarihi ve saati gördüm. 7 Kasım 23:45. “

Gözlerimi açtığımda hava kararmıştı saatlerdir uyuyordum. Gördüğüm rüya beni çok incitmişti. Böyle bir anı hayatım boyunca göremeyeceğimi biliyordum. Ada ile çok farklı hisler taşıyorduk. Artık çok uzaklaşmıştık bana getireceği tek duygu üzüntü olacaktı. Gün gelse mucize olsa aramız eskisi gibi iyi olsa bile böyle anlar yaşamamız mümkün değildi. Ada için özel günlerin bir önemi yoktu. Böyle şeylere değer vermiyordu. Belki de bana değer vermiyordu. Onu çok sevmiştim ama böyle güzel bir anı sadece rüyamda yaşayabilmiştim. 

Yataktan kalkıp makarna yaptım. Çok acıktığım için en hızlı yapabileceğim yemeği hazırladım. Peynirli makarna yiyince kendime gelip valizimi boşalttım. Sabah okula gidecektim iki aylık yoğun tempo başa saracaktı.

Ada yazmaya devam ediyordu. Daha doğrusu ben yazmaya devam ediyordum. Cevap vermeseydim yazmazdı. Engelleseydim ertesi gün aklına bile gelmezdim. Neyin ne olduğunun farkındaydım ama kendimi avutamıyordum. Sakinleştiği için farklı türlü konuşmaya başlamıştı.

Ada: Peki tamam hoşça kal. Düşman gibi bitmemeliydi ama canın sağ olsun sorun değil. Ben de teşekkür ederim sevdin beni inkar edemem. Yarın bir başkasını benden daha çok seveceksin onu da biliyorum. Belki yarın pişman olacağım. Belki de sen pişman olacaksın ama ben seni bir daha rahatsız etmeyeceğim. Sinirle söylenen sözlerim oldu onları sinirle söyledim biliyorsun, beni tanıyorsun. O kadar beni sinirlendirme düzgünce bitsin istedim ama olan oldu.

Her zaman ben suçluydum. Özür dilediğinde bile beni suçluyordu. Aldatıldığım bir ilişkiyi mahvetmekle suçlanıyordum. Uyuyakalmadan önce son düşündüğüm şey ne zaman unutacağımdı.