BİR KEZ GÜLSENE
Bir insanı öpmeye çok yaklaştıktan sonra onunla normal konuşabilmenin mümkün olduğuna inanan insanlar vardı.
Ben artık o insanlardan biri değildim.
Çünkü Aras Soykan'la aramızda yalnızca birkaç santim kalmasının üzerinden yaklaşık on altı saat geçmişti ve beynim, hayatımda başka hiçbir önemli mesele yokmuş gibi o birkaç santimi tekrar tekrar önüme getiriyordu.
Atölyede.
Elimde Ada'nın eski fotoğrafı varken.
Parmaklarımız birbirine değmişken.
Aras'ın gözleri dudaklarıma inmişti.
Sonra Mert gelmişti.
İkinci kez otobüs durağında.
Aras beni kendine çekmiş, elim göğsünde kalmış, yüzü bana doğru eğilmişti.
Sonra İpek aramıştı.
Ve gece mesajlaşırken bütün bunları unutabileceğimiz son ihtimali de kendi ellerimizle yok etmiştik.
ARAS: Bugün Mert gelmeseydi geri çekilecek miydin?
BEN: Hayır.
ARAS: Ben de.
Bir de üstüne:
BEN: Telefonumu sessize alacağım.
ARAS: İyi fikir.
İyi fikir.
İki kelime.
İki son derece masum kelime.
Fakat insan bazı cümleleri hangi bağlamda okuduğuna bağlı olarak tamamen farklı anlayabiliyordu.
Ve ben sabah uyandığımdan beri o mesajı yaklaşık on yedi kez okumuştum.
On sekiz.
Telefonumu yatağın üzerine fırlattım.
— Yeter.
Telefonun bir suçu yoktu.
Aras'ın da teknik olarak bir suçu yoktu.
Asıl sorun bendim.
Çünkü dün gece uyumadan önce dudak kremi sürerken bile aklımdan geçen düşünce şuydu:
Yarın öpüşürsek dudaklarım kuru olmasın.
Bu düşüncenin ardından aynadaki kendime yaklaşık otuz saniye boyunca bakmıştım.
Sonra kendime:
— Sen iyi değilsin.
demiştim.
Şimdi de daha iyi değildim.
Gardırobumun önünde yirmi dakikadır ne giyeceğime karar veremiyordum.
Normalde atölyeye giderken bu kadar düşünmezdim. Üzerime boya bulaşacağını bildiğim için eski bir kazak, rahat bir pantolon, saçlarımı da tepemde anlamsız bir topuz yapar çıkardım.
Bugün üçüncü kez kazak değiştiriyordum.
Sonunda yatağın üzerindeki kıyafet yığınına baktım.
— Hayır.
Kendi kendime kızdım.
— Aras için hazırlanmıyorum.
Dolabın içinden açık gri, bol bir kazak çıkardım.
Sonra aynada üzerime tuttum.
Saçlarımı açık bıraksam mı?
Hayır.
Çok belli olur.
Toplasam?
O da fazla sıradan.
Yarım toplasam?
— Allah'ım.
Telefonum titredi.
Ekrana baktım.
İpek.
İPEK: Bugün öpüşüyor musunuz?
Gözlerimi kapattım.
BEN: Günaydın sana da.
Cevap anında geldi.
İPEK: Telefon sessizde mi?
BEN: Seni engelleyeceğim.
İPEK: Öpüşürsen haber ver.
BEN: Neden sana öpüşme raporu veriyorum?
İPEK: Çünkü dün ikisini de ben dinledim.
Telefonu bıraktım.
Sonra yeniden aldım.
BEN: İki kere olmadı.
İPEK: İki kere OLMAK ÜZEREYDİ. Daha kötü.
Haklıydı.
Kahretsin.
Kampüse vardığımda İstanbul öğleden sonrasının o solgun sonbahar ışığına bürünmüştü. Sabahki gri bulutlar biraz dağılmış, aralarından çıkan güneş kampüsün eski taş binalarına belli belirsiz bir sıcaklık bırakmıştı. Çınarların yaprakları sarıdan kahverengiye dönen tonlarıyla kaldırım boyunca uzanıyor, öğrenciler ellerinde kahvelerle bir binadan diğerine yetişmeye çalışıyordu. Güzel Sanatlar binasının açık pencerelerinden birinden piyano sesi geliyor, bahçenin diğer ucundaki heykel öğrencileri büyük beyaz bir objeyi taşımaya çalışırken birbirlerine bağırıyordu.
Normal bir gündü.
Ben normal değildim.
Çünkü merdivenleri çıkarken tek düşündüğüm şey Aras'ın bugün nasıl davranacağıydı.
Dün gece olan mesajlaşmayı hiç yaşamamışız gibi mi davranacaktı?
Yoksa...
Telefonunu sessize al.
Hayır.
Bunu düşünmeyi bırak.
Üçüncü kata çıktım.
Atölye 17'nin bulunduğu koridor her zamanki gibi binanın geri kalanından daha sessizdi. Yüksek pencerelerden giren ışık eski zeminin üzerinde uzun dikdörtgenler oluşturuyordu. Koridorun sonundaki kaloriferden belli belirsiz metal sesi geliyor, duvarlarda yıllar önce asılmış eserlerin bıraktığı küçük çivi izleri görünüyordu.
Atölyenin kapısına yaklaştım.
Kapı kapalıydı.
Saat 15.56.
Bu kez Aras yoktu.
Gülümsedim.
Dört dakika erken gelmiştim.
Kapıyı açtım.
İçeri girdim.
Ve durdum.
Aras oradaydı.
Tabii ki.
Pencerenin önündeki masada oturuyordu.
Ama beni durduran bu değildi.
Uyuyordu.
Gerçekten.
Aras Soykan uyuyordu.
Sandalyede hafifçe geriye yaslanmıştı. Başını duvara dayamış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Önündeki masada açık bir hukuk kitabı, birkaç kâğıt ve yarısı içilmiş kahve duruyordu.
Saçları her zamankinden biraz daha dağınıktı.
Kaşlarının arasındaki o sürekli çizgi yoktu.
Çenesi gevşemişti.
Ve ilk kez yüzünde hiçbir savunma yoktu.
Kapıyı çok yavaş kapattım.
Ayakkabılarımı zeminde sürtmemeye çalışarak yaklaştım.
Bu görüntü...
Tehlikeliydi.
Çünkü Aras uyanıkken insana sürekli kendini koruması gerektiğini hissettiren bir tarafı vardı. Bakışları fazla dikkatliydi. Cümleleri ölçülüydü. Sanki kendisiyle dünya arasına görünmez bir mesafe koymuştu.
Uyurken o mesafe yoktu.
Sadece yirmi dört yaşında, yorulmuş bir çocuk gibi görünüyordu.
Masamın üzerine çantamı bıraktım.
Sonra eskiz defterime baktım.
Hayır.
Kesinlikle hayır.
Bana onu çizmememi söylemişti.
Söz vermiştim.
Başımı başka tarafa çevirdim.
Beş saniye geçti.
Tekrar baktım.
Işık yüzünün yalnızca bir tarafına vuruyordu.
Burnunun gölgesi yanağına düşüyordu.
Saçının birkaç teli alnına inmişti.
Parmakları kolunun üzerinde gevşekçe duruyordu.
Bu...
Çizilmek için yaratılmış bir görüntüydü.
— Yapma, Alin.
Kendi kendime fısıldadım.
Defterimi açmadım.
Bunun yerine kahvemi çıkardım.
Tam o sırada Aras:
— Kendi kendine konuşmayı bırak.
dedi.
Elimdeki kahve neredeyse düştü.
— Sen uyanık mıydın?
Gözlerini açtı.
Bana baktı.
— Şimdi uyandım.
— Kalp krizi geçiriyordum.
— Abartma.
— Seni uyuyor sanıyordum.
— Uyuyordum.
Yanına yaklaştım.
— Burada mı uyudun?
— Yirmi dakika.
— Neden?
— Uykum vardı.
— Bu açıklama teknik olarak doğru ama yetersiz.
Aras yüzünü eliyle sıvazladı.
— Gece çalıştım.
— Kaça kadar?
— Üç.
— Sonra sabah kaçta kalktın?
— Yedi.
Gözlerimi büyüttüm.
— Dört saat mi uyudun?
— Matematiğin gelişiyor.
— Dalga geçme. Bu sağlıksız.
Aras bana baktı.
— Annem misin?
— Hayır ama gerekirse olabilirim. Yemek yedin mi?
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Şu an biraz annem gibisin.
— Aras.
— Yedim.
— Ne?
— Yemek.
— Ne yedin?
— Neden sorguya çekiliyorum?
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
— Çünkü muhtemelen kahve içip onu öğün saydın.
Sessizlik.
Gözlerimi kıstım.
— Aras.
— Bir sandviç.
— Ne zaman?
— Alin.
— Saat?
Gülmeye başladı.
Hafifçe.
Başını iki yana sallayarak.
— Gerçekten inanılmazsın.
Ben ise sustum.
Çünkü gülümsemesini izliyordum.
Dün Ada'yla çekilmiş fotoğraftaki Aras geldi aklıma.
Boyalar içindeki beyaz tişörtü.
Dağınık saçları.
Yüzündeki kocaman kahkaha.
Fotoğraftaki çocukla karşımda oturan adam aynı kişiydi.
Ama sanki aralarında yıllar değil, iki ayrı hayat vardı.
Aras gülümsememin kaybolduğunu fark etti.
— Ne oldu?
— Hiç.
— Yine yüzün konuşuyor.
Bir süre ona baktım.
Sonra:
— Bir kez gülsene, dedim.
Kaşları hafifçe çatıldı.
— Az önce güldüm.
— Hayır.
— Gördün.
Başımı iki yana salladım.
— Fotoğraftaki gibi.
Yüzündeki ifade yavaşça değişti.
Ada'nın fotoğrafından bahsettiğimi anlamıştı.
Hemen pişman oldum.
— Boş ver.
Arkamı dönmek üzereydim.
— Nasıl?
Durdum.
— Ne?
— Nasıl gülmemi istiyorsun?
Şaşkınlıkla ona baktım.
— Ben mi tarif edeceğim?
— İsteyen sensin.
Biraz düşündüm.
Sonra yüzümde yavaşça şeytani bir gülümseme oluştu.
— Tamam.
Aras anında şüphelendi.
— O ifadeyi sevmiyorum.
— Otur.
— Zaten oturuyorum.
— Kıpırdama.
Çantama gittim.
İçinden telefonumu çıkardım.
Aras kaşlarını çattı.
— Ne yapıyorsun?
— Deney.
— Hayır.
— Daha başlamadım.
— Yine de hayır.
Telefonumdan kamerayı açtım.
— Sana fotoğraftaki gibi güldüreceğim.
— Mümkün değil.
— Meydan okuma kabul edildi.
— Meydan okumadım.
— Çok geç.
İlk üç dakika başarısız geçti.
Aras'ı güldürmek, normal bir insanı güldürmek gibi değildi.
Ona komik bir video gösterdim.
Kaşını kaldırdı.
— Bu neden komik?
— Çocuk kayıyor!
— Düştü.
— O yüzden komik.
— Canı acımış olabilir.
Telefonu indirdim.
— Seninle hayat çok zor.
İkinci denememde İpek'in dün bana gönderdiği bir videoyu açtım.
Aras izledi.
Hiç tepki vermedi.
— Hiç mi?
— Hayır.
— Ruhun yok.
— Olabilir.
Üçüncü denemede karşısına geçip ciddi bir yüz yaptım.
— Bir adam bara girmiş—
— Hayır.
— Daha başlamadım!
— Şakalarını tahmin edebiliyorum.
— Edemezsin.
— Kötü olacak.
— Bu önyargı.
— Deneyim.
Elimdeki küçük kâğıt topunu ona fırlattım.
Aras havada yakaladı.
— Şiddet.
— Hak ettin.
Kâğıdı bana geri fırlattı.
Omzuma geldi.
Ağzım açık kaldı.
— Bana bir şey mi attın?
— Sen başladın.
— Aras Soykan bana kâğıt fırlattı.
— Polisi ara.
— Sen hukuk okuyorsun. Delilleri yok edersin.
Bir tane daha aldım.
Fırlattım.
Kaçtı.
— Iskaladın.
— Kıpırdama!
— Hedef olmak zorunda değilim.
Bir tane daha.
Bu kez göğsüne geldi.
Aras kâğıdı aldı.
Gözlerini kıstı.
— Son şansın.
— Ne yapacaksın?
— Emin misin?
— Tehdit mi ediliyorum?
Bir saniye sonra kâğıt topu alnıma geldi.
— ARAS!
Kahkaha atarak masanın arkasına kaçtım.
Aras ayağa kalktı.
— Sen başladın.
— Sen devam ettin!
Bir tane daha fırlattım.
Aras eğildi.
Kâğıt arkasındaki duvara çarptı.
Sonra o da masanın üzerindeki peçeteyi buruşturup bana attı.
Birkaç saniye içinde Atölye 17, sergi hazırlığı yapılan ciddi bir çalışma alanından iki yetişkin insanın birbirine kâğıt attığı bir savaş alanına dönüştü.
— Sayın Savcım! Bu davranışınız meslek etiğine aykırı!
— Henüz savcı değilim!
— Demek lakabı kabul ettin!
— Onu demedim!
Geri geri yürürken yerdeki bez kutusuna çarptım.
Dengemi kaybettim.
— Ah!
Aras'ın yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.
Hızla bana uzandı.
Belimden tuttu.
Düşmedim.
Ama...
Yine.
Yine aynı şey olmuştu.
Bir elim omzundaydı.
Diğeri göğsüne dayanmıştı.
Aras'ın kolu belimin etrafındaydı.
Ve bu kez hiçbirimiz konuşmadık.
Kahkahalar bir anda durmuştu.
Atölyenin içinde az önceki bütün gürültünün ardından oluşan sessizlik, olması gerekenden çok daha belirgin geldi.
Aras'ın yüzü bana yakındı.
Çok yakındı.
Kalbim az önce koştuğum için hızlı atıyor olabilirdi.
Kendime bunu söyledim.
Ama ikimiz de bunun tek sebep olmadığını biliyorduk.
Aras'ın eli belimdeydi.
Parmaklarının baskısını kazağımın üzerinden hissedebiliyordum.
Gözleri yüzümde gezindi.
— İyi misin?
Sesi değişmişti.
Daha alçak.
— Evet.
— Emin misin?
Başımı salladım.
Ama hareket etmedim.
O da beni bırakmadı.
Bakışlarım dudaklarına indi.
Bunu artık saklamaya çalışmıyordum.
Aras fark etti.
Dün gece birbirimize söylediklerimizi ikimiz de hatırlıyorduk.
Geri çekilecek miydin?
Hayır.
Ben de.
Aras'ın başı çok hafif eğildi.
Nefesim yavaşladı.
Bu kez kapı çalmasın.
Bu kez telefon çalmasın.
Bu kez—
Aras durdu.
Dudaklarımızın arasında birkaç santim vardı.
Ama yaklaşmadı.
Gözlerime baktı.
— Alin.
— Hı?
— Telefonun?
Bir saniye anlamadım.
Sonra güldüm.
— Sessizde.
Aras'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Güzel.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Ama tam yaklaşacağını düşünürken beni yavaşça doğrulttu.
Elini belimden çekti.
Bir adım geri gitti.
Ben olduğum yerde kaldım.
— Ne oldu?
Aras yere düşen kâğıtları toplamaya başladı.
— Hiç.
— Aras.
— Ne?
— Bunu üçüncü kez yapıyorsun.
Başını kaldırdı.
— Neyi?
— Beni öpecekmiş gibi yapıp öpmemeyi.
Gözlerinde kısa bir şaşkınlık belirdi.
Sonra:
— Öpecekmiş gibi yapmıyorum.
— Öyle görünüyorsun.
— Belki sen öpülmek istiyorsun.
Ağzım açık kaldı.
Aras'ın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
— Sen...
Kâğıt topunu ona fırlattım.
— Çok şımardın.
Güldü.
Bu kez gerçekten.
Kahkahası atölyenin içinde yankılandı.
Ve ben donup kaldım.
Aras bunu fark etmedi.
Hâlâ gülüyordu.
Başını hafifçe öne eğmişti. Gözlerinin kenarlarında ince çizgiler oluşmuş, yüzündeki bütün o ciddi ifade birkaç saniyeliğine kaybolmuştu.
Fotoğraftaki çocuk.
İşte.
Bir anlığına geri gelmişti.
Telefonumu yavaşça kaldırdım.
Çıt.
Aras'ın kahkahası kesildi.
Bana baktı.
— Fotoğraf mı çektin?
Telefonu göğsüme bastırdım.
— Hayır.
— Alin.
— Kanıtın var mı?
Bana doğru yürüdü.
Ben geri çekildim.
— Sil.
— Asla.
— Telefonu ver.
— Hayır!
Masaların arasında kaçmaya başladım.
Aras peşimden geldi.
— Alin!
— Çok güzel çıktın!
— Sil!
— Bir kez gülsene dedim, güldün. Belgelemek zorundaydım!
— Telefonu ver.
— Hayır!
Masamın arkasına geçtim.
Aras diğer taraftaydı.
İkimiz de birbirimize bakıyorduk.
— Ver.
— Alamazsın.
— Emin misin?
— Evet.
Masayı dolaşmaya başladı.
Ben diğer tarafa kaçtım.
— Çocuk musun?
— Telefonumu çalmaya çalışan sensin!
— Fotoğrafımı çektin!
— Sanatsal belgeleme!
— Alin.
— Aras.
Bir anda yön değiştirdi.
Ben geç kaldım.
Bileğimden tuttu.
— Yakaladım.
— Hile yaptın!
— Nasıl?
— Hızlıydın.
— Bu hile değil.
Telefonu arkamda tuttum.
Aras diğer eliyle almaya çalıştı.
— Ver.
— Hayır.
— Silmeyeceğim.
— Yalan.
— Bakacağım.
— Daha kötü.
Aras biraz daha yaklaştı.
Ben telefonu arkamda tutmaya devam ettim.
Sırtım masanın kenarına dayandı.
Aras önümdeydi.
Bir eli hâlâ bileğimdeydi.
Diğerini telefonuma uzatırken yüzlerimiz yeniden birbirine yaklaştı.
— Ver.
— Hayır.
— Alin.
— Sayın Savcım.
— Şu lakabı—
Sustu.
Çünkü yüzlerimizin ne kadar yakın olduğunu ikimiz de aynı anda fark etmiştik.
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
Aras'ın eli bileğimde gevşedi.
Ama çekilmedi.
Bakışları dudaklarıma indi.
Bu kez kalbim daha farklı attı.
Çünkü az önceki gibi tesadüfen yakınlaşmamıştık.
Aras beni yakalamıştı.
Ve şimdi...
İkimiz de hareket etmiyorduk.
— Fotoğrafı silmeyeceğim, diye fısıldadım.
Aras'ın gözleri yeniden benimkilere çıktı.
— Fark ettim.
— Kızdın mı?
— Şu an başka bir şeye odaklanmaya çalışıyorum.
Nefesim kesildi.
— Neye?
Soruyu sorduğum anda cevabını biliyordum.
Aras'ın bakışları yeniden dudaklarıma indi.
— Tahmin et.
Boğazım kurudu.
Ama bu kez şaka yapmadım.
— Beni öpmeye mi?
Aras'ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
— Sen gerçekten her şeyi yüksek sesle söylemek zorunda mısın?
— Belirsizliği sevmiyorum.
— Ben de.
Bu cevabı beklemiyordum.
Aras bir santim daha yaklaştı.
Nefesi yüzüme değdi.
— O zaman sorayım.
Kalbim hızlandı.
— Sor.
Bakışları gözlerimden ayrılmadı.
— Seni öpebilir miyim?
İşte.
Dünyadaki bütün kelimeler bir anda anlamını kaybetti.
Son birkaç gündür bu anı düşünüyor, şaka yapıyor, İpek'e anlatıyor, kendi kendime yüz kere canlandırıyordum.
Ama gerçekten sorulduğunda...
Cevap vermek beklediğimden daha zordu.
Çünkü artık oyun değildi.
Aras gerçekten önümdeydi.
Bileğimi tutuyordu.
Beni gerçekten öpmek istiyordu.
Ve ben...
— Evet.
Kelime neredeyse fısıltıyla çıktı.
Aras'ın gözlerinde bir şey değişti.
Sonra başını eğdi.
Gözlerimi kapattım.
Ve—
Kapı kolu hareket etti.
Aras anında geri çekildi.
Ben gözlerimi açtım.
Kapı açıldı.
İçeri temizlik görevlisi girdi.
— Kusura bakmayın çocuklar, çöpleri alacağım.
Atölyenin ortasında öylece duruyorduk.
Benim elim hâlâ arkamda.
Aras'ın yüzünde tarif edilemez bir ifade.
Temizlik görevlisine baktım.
Sonra Aras'a.
Aras bana baktı.
Ben dudağımı ısırdım.
Bir saniye.
İki.
Sonra ikimiz de aynı anda gülmeye başladık.
Gerçekten.
Tutamadık.
Temizlik görevlisi şaşkın şaşkın bize baktı.
— Bir şey mi oldu?
Başımı salladım.
— Hayır.
Aras yüzünü eliyle kapattı.
Hâlâ gülüyordu.
— Hiçbir şey olmadı.
Bu cümle durumu daha komik yaptı.
Çünkü gerçekten...
Hiçbir şey olmuyordu.
Üç gündür.
Temizlik görevlisi çıktıktan sonra kapı kapandı.
Ben hâlâ gülüyordum.
— Bu artık lanet.
Aras başını iki yana salladı.
— Kesinlikle.
— Evren istemiyor.
— Abartma.
— Üç kere Aras.
— Saymadım.
— Yalan.
— Belki.
Telefonumu masaya bıraktım.
Aras'a baktım.
— Şimdi?
O da bana baktı.
— Ne şimdi?
— Kapı kapandı.
Kaşını kaldırdı.
— Çok romantiksin.
— Ben pratik bir insanım.
— Sen?
— Evet.
Aras güldü.
Ama bu kez bana yaklaşmadı.
Ben de zorlamadım.
Garip biçimde...
Soruyu sormuş olması yetmişti.
Seni öpebilir miyim?
Ve benim:
Evet.
demiş olmam.
Artık ikimiz de biliyorduk.
Mesele gerçekten öpüşüp öpüşmeyeceğimiz değildi.
Sadece...
ne zaman olacağıydı.
Saat beş buçuğa doğru atölyeden çıkmamız gerekti.
Ama Aras çantasını toplarken:
— Bir yere geliyorsun, dedi.
Başımı kaldırdım.
— Nereye?
— Sürpriz.
Şüpheyle baktım.
— Sen sürpriz yapıyor musun?
— Nadiren.
— Kaçıracak mısın beni?
— Fikrim değişmeden gel.
Çantamı omzuma taktım.
— Sayın Savcım beni kaçırıyor.
— Lakabı bırakırsan vazgeçebilirim.
— Asla.
Birlikte binadan çıktık.
Bu kez otobüs durağına yönelmedik.
Aras kampüsün arka kapısından çıktı.
— Nereye gidiyoruz?
— Beş dakika susabilir misin?
— Hayır.
— Denemeye değerdi.
İstanbul'un dar sokaklarından aşağı doğru yürümeye başladık. Kampüsün çevresindeki kalabalık yavaş yavaş azaldı. Küçük kafelerin önünden, kitapçıların yanından geçtik. Hava serinlemişti ama yağmur yoktu. Sokak lambaları henüz yeni yanmıştı.
Yaklaşık on dakika sonra eski bir binanın önünde durduk.
Alt katında küçük bir sanat malzemeleri dükkânı vardı.
Vitrininde fırçalar, boya tüpleri, eskiz defterleri ve ahşap kutular dizilmişti.
Gözlerim parladı.
— Beni sanat malzemecisine mi getirdin?
Aras kapıyı açtı.
— Sergi için birkaç şey lazım.
— Hayal kırıklığı.
— Ne bekliyordun?
— Romantik bir buluşma.
Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz sustum.
Aras da durdu.
Gözlerinde küçük bir eğlence belirdi.
— Buluşma mı?
— Öyle demedim.
— Dedin.
— Yanlış duydun.
— Gayet net duydum.
Dükkâna girdim.
— Boyaları bulalım.
Arkamdan gülüşünü duydum.
Dükkân benim için cennetti.
Raflar tavana kadar uzanıyor, yüzlerce boya tüpü renk sırasına göre diziliyordu. Ahşap kutularda fırçalar, kömür kalemler, pastel setleri vardı. Havada kâğıt, ahşap ve boya kokusu birbirine karışıyordu.
Bir raftan diğerine geçerken Aras peşimden geliyordu.
— Şuna bak!
Elime küçük bir suluboya seti aldım.
— Çok güzel.
— Zaten üç tane var.
Durup ona baktım.
— Nereden biliyorsun?
— Atölyedeki çekmecende gördüm.
— Çekmecemi mi karıştırdın?
— Açıktı.
— Benim eşyalarımı gözlemliyorsun.
— Sen benim bütün hayatımı gözlemliyorsun.
— Haklısın.
Seti geri koydum.
Bir sonraki rafta profesyonel fırçalar vardı.
Birini elime aldım.
— Bu harika.
Fiyatına baktım.
Anında geri bıraktım.
Aras fark etti.
— Ne oldu?
— Hiç.
— Beğenmedin mi?
— Çok pahalı.
Başka rafa geçtim.
Aras birkaç saniye fırçaya baktı.
Sonra peşimden geldi.
Bir süre sonra mağazanın eski boya bölümüne geldik.
Aras bir anda yavaşladı.
Ben de.
Raflarda yağlı boyalar vardı.
Kobalt mavisi.
Ultramarin.
Yanık sienna.
Titanyum beyazı.
Aras'ın gözleri renklerin üzerinde gezindi.
Bir tüpün önünde durdu.
Kobalt Mavisi.
Ada'nın resimlerinde en çok gördüğüm renk.
Aras elini uzattı.
Parmakları tüpe neredeyse değecekti.
Sonra durdu.
Elini geri çekti.
Bir şey söylemedim.
Yanında durdum.
Bir süre ikimiz de raflara baktık.
Sonra Aras:
— En sevdiği renkti, dedi.
Ada.
Söylemesine gerek yoktu.
— Kobalt mı?
Başını salladı.
— Her şeye koyardı.
Gülümsedim.
— Güzel renk.
— Fazla kullanırdı.
— Sen de eleştirirdin.
— Sürekli.
— Sonra sana boya fırlatırdı.
Aras gülümsedi.
— Evet.
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra ben tüpü raftan aldım.
Aras bana baktı.
— Ne yapıyorsun?
— Alıyorum.
— Neden?
Omuz silktim.
— Güzel renk.
Aras'ın bakışları birkaç saniye elimdeki boyada kaldı.
Sonra bana döndü.
Hiçbir şey söylemedi.
Ama gözlerinde çok yumuşak bir şey vardı.
Kasaya geldiğimizde kendi malzemelerimi çıkardım.
Aras da sergi için gerekenleri koydu.
Kasiyer ürünleri geçirirken tezgâhın üzerinde bir fırça gördüm.
Az önce pahalı olduğu için bıraktığım fırça.
Kaşlarımı çattım.
— Bu nereden geldi?
Aras cüzdanını çıkarıyordu.
— Ne?
Fırçayı gösterdim.
— Bunu almadım.
— Ben aldım.
— Neden?
— İhtiyacın var.
— Yok.
— Beğendin.
— Aras.
— Ne?
— Çok pahalı.
— Farkındayım.
Fırçayı elime aldım.
— Alamam.
— Neden?
— Çünkü...
Cümle bulamadım.
— Bana niye fırça alıyorsun?
Aras bana baktı.
— Çünkü beğendin.
Bu kadar basit söyledi ki birkaç saniye cevap veremedim.
— Bu mantıklı bir açıklama değil.
— Bence öyle.
— Sana parasını vereceğim.
— Verme.
— Aras.
— Alin.
Kasiyer ikimize bakıyordu.
Utandım.
— İnsanlar bakıyor.
— O zaman tartışmayı bırak.
Gözlerimi kıstım.
— Bu konu kapanmadı.
— Kapandı.
Fırçayı poşete koydu.
Ben ona baktım.
Ve içimde tuhaf, sıcak bir şey yayıldı.
Çünkü mesele fırça değildi.
Kahve de değildi.
Tarçınlı çörek de.
Aras...
Küçük şeyleri fark ediyordu.
Benim gibi.
Belki farklı biçimde.
Ama fark ediyordu.
Dışarı çıktığımızda hava tamamen kararmıştı.
Elimde küçük kâğıt poşet vardı.
Aras'ın elinde sergi malzemeleri.
Yan yana yürüyorduk.
— Teşekkür ederim.
— Ne için?
— Fırça.
— Önemli değil.
— Benim için önemli.
Aras bana baktı.
Gülümsedim.
— Gerçekten.
Başını hafifçe salladı.
— Rica ederim.
Bir süre sessiz yürüdük.
Sonra:
— Sana bir şey sorabilir miyim?
— Sor.
— Neden hukuk?
Aras'ın adımları hafifçe yavaşladı.
— Ne demek?
— Resim yapıyordun. Hem de belli ki seviyordun. Sonra hukuk seçtin.
Bakışları önündeki yola döndü.
— Babam istedi.
— Sen?
— O zaman ne istediğimi bilmiyordum.
— Şimdi biliyor musun?
Sessizlik.
Bu kez cevap vermedi.
Ben de zorlamadım.
Biraz sonra Aras:
— Sen neden resim?
Gülümsedim.
— Çünkü başka hiçbir şey yaparken zamanın geçtiğini unutamıyorum.
Bana baktı.
— Bu kadar mı?
— Bu kadar.
— Para?
— Önemli.
— Gelecek?
— Önemli.
— Başarısızlık?
— Korkunç.
Omuz silktim.
— Ama resim yapmadığım bir hayat daha korkunç.
Aras'ın bakışları üzerimde kaldı.
— Bunu nasıl bu kadar kolay söylüyorsun?
— Kolay değil.
— Öyle görünüyor.
Durup ona baktım.
— Aras, cesur olmak korkmamak değil ki.
O da durdu.
Sokak lambasının sarı ışığı yüzünün bir tarafına vuruyordu.
— Bazen çok korkuyorum. Kimse resimlerimi beğenmez diye. Para kazanamam diye. Bir gün yeteneğimin aslında düşündüğüm kadar iyi olmadığını fark ederim diye.
Gülümsedim.
— Sonra yine çiziyorum.
— Neden?
— Çünkü korktuğum için sevdiğim şeyi bırakmak istemiyorum.
Aras'ın yüzündeki ifade değişti.
Bir an yanlış bir şey söylediğimi düşündüm.
Çünkü cümlem doğrudan ona dokunmuştu.
Dört yıldır resim yapmayan Aras'a.
— Sana söylemedim, dedim hemen.
— Biliyorum.
— Aras—
— Biliyorum Alin.
Sesi sert değildi.
Yürümeye devam etti.
Ben de yanında.
Ama o konuşma aramızda kaldı.
Bir süre sonra küçük bir sahil parkına çıktık.
Boğaz uzakta karanlık suyun üzerinde şehir ışıklarını taşıyordu. Karşı kıyının ışıkları hafif sisin içinde titriyor, vapurlardan gelen sesler rüzgârla karışıyordu. Bankların çoğu boştu.
Aras bir banka oturdu.
Ben yanına.
— Burası sürprizin ikinci kısmı mı?
— Hayır.
— Yani gerçekten buluşma değil.
Aras bana baktı.
— Çok mu istiyorsun?
Şaşırdım.
— Neyi?
— Bunun buluşma olmasını.
Yine.
Beni kendi silahımla vuruyordu.
Gözlerimi kıstım.
— Sen ne istiyorsun?
Aras hafifçe gülümsedi.
— Soruyu ben sordum.
— Hukuk öğrencisi olmanın avantajını kullanma.
— Cevap?
Boğaza baktım.
— Belki.
— Belki ne?
— Belki buluşma olmasını isterdim.
Kalbim hızlandı.
Ama bu kez gözlerimi kaçırmadım.
Aras birkaç saniye bana baktı.
Sonra:
— Tamam.
— Yine tamam.
— Ne söylememi bekliyorsun?
— Bilmiyorum.
— O zaman...
Biraz düşündü.
— Buluşma olsun.
Döndüm.
— Ne?
— Bugün.
— Şu an mı?
— Evet.
— Bu kadar kolay mı?
— Zorlaştırmam mı gerekiyor?
Kahkaha attım.
— Hayır.
— O zaman buluşmadayız.
Bir anda kendimi çok garip hissettim.
Az önce yan yana oturan iki insandık.
Şimdi...
Buluşmadaydık.
Hiçbir şey değişmemişti.
Ama her şey değişmişti.
Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
Aras bunu fark etti.
— Gerildin.
— Hayır.
— Yalan.
— Biraz.
— Neden?
Ona baktım.
— Sen gerilmedin mi?
Aras birkaç saniye düşündü.
— Biraz.
Gülümsedim.
— Güzel.
— Neden?
— Tek başıma rezil olmuyorum.
Aras güldü.
Ve ben yine onu izledim.
— İşte.
— Ne?
— Böyle.
— Ne böyle?
— Gül.
Aras'ın gülümsemesi biraz küçüldü.
Ben devam ettim.
— Sana yakışıyor.
— Gülmek herkese yakışır.
— Hayır.
Başımı hafifçe yana eğdim.
— Sana özellikle.
Gözleri benimkilere kilitlendi.
Rüzgâr saçlarımı yüzüme taşıdı.
Bu kez Aras elini kaldırdı.
Bir an durdu.
Sonra saçımın yanağıma gelen ince tutamını parmaklarıyla aldı.
Kulağımın arkasına bıraktı.
Bütün vücudum sustu.
Parmaklarının ucu kulağımın hemen altından geçti.
Eli geri çekilmedi.
Yanağımın kenarında kaldı.
Nefesim yavaşladı.
Aras'ın bakışları yüzümdeydi.
— Şimdi gerildin, dedi.
Sesi fısıltıya yakındı.
— Biraz.
— Neden?
— Elin yüzümde.
— Çekeyim mi?
Bu sorunun cevabını düşünmedim.
— Hayır.
Aras'ın başparmağı yanağımın üzerinde çok hafif hareket etti.
Kalbim göğsümde sertçe vurdu.
Etrafımızdaki bütün sesler uzaklaşmış gibiydi.
Boğaz.
Arabalar.
Rüzgâr.
İnsanlar.
Sadece ona bakıyordum.
Aras bana biraz yaklaştı.
Bu kez gülmedim.
Şaka yapmadım.
Telefonum sessizdeydi.
Kapı yoktu.
Mert yoktu.
Temizlik görevlisi yoktu.
Sadece ikimiz vardık.
Aras'ın alnı neredeyse benimkine değdi.
— Alin.
— Hı?
— Hâlâ istiyor musun?
Ne sorduğunu biliyordum.
Başımı çok hafif salladım.
— Evet.
Aras'ın gözleri dudaklarıma indi.
Sonra yeniden gözlerime.
Bu kez izin istemesine gerek yoktu.
Zaten vermiştim.
Yüzü bana yaklaştı.
Nefesini dudaklarımda hissettim.
Gözlerimi kapattım.
Ve sonunda...
Aras'ın dudakları benimkilere değdi.
İlk hissettiğim şey sıcaklıktı.
Sonra şaşkınlık.
Çünkü günlerdir zihnimde yüzlerce kez canlandırdığım şey gerçekten gerçekleştiğinde, kafamın içindeki bütün düşünceler bir anda sustu.
Öpüşmemiz çok kısa başladı.
Neredeyse tereddütlü.
Aras dudaklarını benimkilere hafifçe değdirdi.
Sanki son anda geri çekilmem için bana hâlâ fırsat bırakıyordu.
Çekilmedim.
Tam tersine.
Elim fark etmeden montunun ön tarafına tutundu.
Aras bunu hissetti.
Bir an durdu.
Sonra beni yeniden öptü.
Bu kez biraz daha uzun.
Eli hâlâ yanağımdaydı. Diğer eli bankın üzerinde, hemen yanımdaydı. Dudaklarının üzerimdeki baskısı yumuşaktı ama ilk öpücükteki tereddüt artık yoktu.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki nefes almak için geri çekildiğimde birkaç saniye ona bakamadım.
Alnımız birbirine değdi.
İkimiz de sessizdik.
Sonra Aras çok alçak sesle:
— Telefon çalmadı.
dedi.
Gözlerimi açtım.
Bir saniye ona baktım.
Sonra kahkaha attım.
— Gerçekten bunu mu söyledin?
Aras da gülüyordu.
— Üç denemeden sonra önemli bir gelişme.
— Dördüncüydü.
Kaşlarını kaldırdı.
— Dördüncü mü?
— Atölyede bugün iki kere.
— Sayıyorsun.
— Tabii ki sayıyorum.
Başını iki yana salladı.
Ama eli hâlâ yüzümdeydi.
Gülümsemem yavaşça küçüldü.
Çünkü gözleri yine dudaklarıma kaymıştı.
— Ne? diye fısıldadım.
— Hiç.
— Yüzün söylüyor.
Bu kez gülümsedi.
— Senin yüzün de.
— Ne söylüyor?
Aras cevap vermedi.
Beni yeniden öptü.
Ve bu sefer hazırlıksız yakalandım.
Elim omzuna çıktı.
Aras biraz daha yaklaştı.
Öpücük yine aceleci değildi.
Ama ilkinden daha emindi.
Daha sıcak.
Sanki birkaç gündür ikimizin arasında biriken bütün o yarım kalmış anlar, söylenmeyen cümleler ve birkaç santimlik mesafeler sonunda aynı yerde buluşmuştu.
Parmaklarım ensesindeki saçlara değdiğinde Aras'ın nefesi değişti.
Bir an dudaklarımız ayrıldı.
Gözlerini açtı.
Bana baktı.
Ben de ona.
Yanaklarım yanıyordu.
Muhtemelen kıpkırmızıydım.
— Ne? dedim.
— Hiç.
— Yine yalan.
— Sadece...
Gülümsedi.
— Çok konuşmadığın nadir anlardan biri.
Ağzım açık kaldı.
Göğsüne hafifçe vurdum.
— Bütün romantizmi mahvettin.
Elimi tuttu.
Bu kez bırakmadı.
— Özür dilerim.
— Değilsin.
— Değilim.
Güldüm.
Parmaklarımız birbirine geçmişti.
Bunu ikimiz de fark ettik.
Ama hiçbiri elini çekmedi.
Otobüs durağına yürürken garip bir şey oldu.
İkimiz de normal davranmaya çalışıyorduk.
Ama normalin ne olduğunu unutmuştuk.
Aras yanımda yürüyordu.
Ben iki dakika önce onunla öpüşmüştüm.
Sonra tekrar öpüşmüştüm.
Şimdi bana:
— Yarın sergi panolarını yerleştirmemiz gerekiyor.
diyordu.
Ona baktım.
— Gerçekten mi?
— Ne?
— Şimdi sergi mi konuşacağız?
— Ne konuşalım?
— Bilmiyorum.
— Öpüşmeyi mi?
Neredeyse kaldırımda tökezledim.
Aras kolumdan tuttu.
— Dikkat.
— Sen böyle konuşmuyordun.
— Nasıl?
— Rahat.
— Sen sürekli konuşuyorsun. Birinin dengelenmesi gerekiyordu.
— Bir kez öpüştük diye karakter değiştirdin.
— İki.
Durdum.
Aras da durdu.
Yüzündeki ifade tamamen sakindi.
— Sen de sayıyorsun.
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Matematiğim iyi.
Kahkaha attım.
— İnanılmazsın.
Yürümeye devam ettik.
Bir süre sonra elim eline değdi.
Tesadüfen.
Sonra tekrar.
Bu kez tesadüf değildi.
Aras parmaklarımı tuttu.
Sadece tuttu.
Ne bana baktı ne bir şey söyledi.
Ben de söylemedim.
Ama o küçük hareket...
Öpüşmekten bile daha tuhaf biçimde kalbimi hızlandırdı.
Çünkü öpüşmek anlık olabilirdi.
Bir hata.
Bir dürtü.
Biriken çekim.
Ama el ele yürümek...
Daha sakin bir şeydi.
Daha bilinçli.
Sanki birbirimize:
Ben hâlâ buradayım.
diyorduk.
Durağa vardığımızda otobüsümün dört dakika sonra geleceğini gördüm.
Aras yanımda durdu.
— Bu kez telefon çalabilir, dedim.
— Sorun değil.
— Neden?
— Yapacağımız şeyi yaptık.
Yüzüm ısındı.
— Çok rahat konuşuyorsun.
— Sen başlattın.
— Ben ne başlattım?
— İlk gün üzerime pembe boya döktün.
Kahkaha attım.
— Yani bütün bunların sorumlusu pembe boya mı?
— Büyük ihtimalle.
— O gömleği hâlâ saklıyor musun?
— Evet.
Şaşırdım.
— Gerçekten mi?
— Evet.
— Leke çıktı mı?
Aras birkaç saniye bana baktı.
— Çıkarmadım.
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
— Ne?
— Çıkarmadım.
— Neden?
Omuz silkti.
— Bilmiyorum.
Ama yüzünden biliyor gibiydi.
Ben de cevabı zorlamadım.
Otobüs uzaktan görünmeye başladı.
— Aras.
— Hı?
— Bugün güzeldi.
Bana baktı.
— Evet.
— Buluşma kısmı da.
— Özellikle sanat malzemecisi mi?
— Özellikle sonrası.
Aras'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
Otobüs durağa yaklaştı.
Kapılar açıldı.
Ama binmeden önce durdum.
Aras'a döndüm.
— Bir şey unuttum.
Kaşlarını çattı.
— Ne?
Bir adım yaklaştım.
Montunun yakasından hafifçe tuttum.
Aras'ın gözleri büyüdü.
Ve onu hızlıca öptüm.
Bu kez ben.
Sadece birkaç saniye.
Sonra geri çekildim.
Aras bana bakıyordu.
Şaşırmıştı.
Bu görüntüden inanılmaz keyif aldım.
— İyi geceler Sayın Savcım.
Otobüse doğru döndüm.
Arkamdan:
— Alin.
Döndüm.
Aras yüzünde yavaşça oluşan gülümsemeyle bana bakıyordu.
— Ne?
— Yarın bunun hesabını vereceksin.
Sırıttım.
— Tehdit mi?
— Söz.
Kapılar kapanırken otobüse bindim.
Camın arkasından ona baktım.
Aras hâlâ oradaydı.
Ve...
Gülüyordu.
Bu kez fotoğrafını çekmedim.
Bazı görüntüleri saklamak için telefona ihtiyacınız yoktu.
Eve girdiğim anda telefonum titredi.
İpek.
İPEK: ?????
Kaşlarımı çattım.
BEN: Ne?
Cevap:
İPEK: ARAS'I GÖRDÜM.
Kalbim hızlandı.
BEN: Nerede?
İPEK: Kampüs grubuna biri fotoğraf atmış. Yan yana yürüyorsunuz. EL ELE.
Donup kaldım.
Ne?
İpek fotoğrafı gönderdi.
Açtım.
Uzaktan çekilmişti.
Aras ve ben.
Sahile doğru yürürken.
Ellerimiz birbirine geçmişti.
Birbirimize bakmıyorduk.
Ama fotoğrafta garip biçimde...
Birlikte görünüyorduk.
Gerçekten birlikte.
Altındaki mesajı okudum.
"Aras Soykan'ın yanındaki kız kim?"
Bir saniye sonra İpek:
İPEK: ÖPÜŞTÜNÜZ MÜ?
Telefonu elimde tuttum.
Gülümsedim.
BEN: Evet.
Mesajın görüldüğünü gösteren işaret çıktı.
Üç.
İki.
Bir.
Telefonum çaldı.
İpek.
Açmadım.
Telefonu sessize aldım.
Çünkü bugün bu özelliğin hayatımı ne kadar güzelleştirdiğini öğrenmiştim.
Gece yatağa girdiğimde dudaklarımda hâlâ garip bir sıcaklık varmış gibi hissediyordum.
Bunun psikolojik olduğunu biliyordum.
Ama umurumda değildi.
Telefonum titredi.
SAYIN SAVCIM ⚖️
Mesajı açtım.
ARAS: Fotoğrafı gördün mü?
BEN: Evet.
ARAS: Rahatsız oldun mu?
Bir süre düşündüm.
BEN: Hayır. Sen?
Üç nokta.
ARAS: Hayır.
Gülümsedim.
Sonra başka bir mesaj geldi.
ARAS: Bugünkü fotoğrafı gönder.
Kaşlarımı çattım.
BEN: Hangi?
ARAS: Güldüğüm.
Yatağımda doğruldum.
BEN: Hani silecektim?
ARAS: Fikrimi değiştirdim.
Kalbimde sıcak bir şey yayıldı.
Galerimi açtım.
Fotoğrafı buldum.
Aras'ın kahkaha attığı an.
Gönderdim.
Bir süre cevap gelmedi.
Sonra:
ARAS: Kötü çıkmışım.
BEN: ÇOK GÜZEL ÇIKTIN.
ARAS: Güzel?
Dondum.
Neden o kelimeyi kullandım?
BEN: Yani fotoğraf güzel.
ARAS: Az önce ben güzel çıktım dedin.
BEN: İyi geceler Aras.
ARAS: Kaçma.
Gülümsedim.
BEN: Kaçmıyorum. Uyuyorum.
ARAS: Bir şey daha.
Bekledim.
BEN: Ne?
Mesaj birkaç saniye gelmedi.
Sonra:
ARAS: Otobüse binmeden önce yaptığın şeyi tekrar yapma.
Kaşlarımı kaldırdım.
BEN: Neden?
Üç nokta.
ARAS: Çünkü sonra gitmen sinir bozucu oluyor.
Kalbim yine hızlandı.
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
BEN: O zaman bir dahaki sefere gitmeden yaparım.
Mesaj görüldü.
Cevap gelmedi.
Bir dakika.
Sonra:
ARAS: Tehlikeli konuşuyorsun.
Gülümsedim.
BEN: Sen başlattın.
ARAS: Yarın 16.00.
BEN: Atölye?
ARAS: Evet.
Son mesajı geldi.
ARAS: Geç kalma.
Telefonu kapatmadan önce yazdım:
BEN: İyi geceler Sayın Savcım.
Bu kez "lakabı bırak" demedi.
Sadece:
ARAS: İyi geceler ressam.
Ekrana baktım.
Ressam.
Beni daha önce kimse böyle çağırdığında bu kadar güzel gelmemişti.
Telefonu göğsümün üzerine bıraktım.
Tavana baktım.
Dört yıl önce Aras resim yapmayı bırakmıştı.
Ada'nın resimleri kilitli bir dolapta bekliyordu.
17 Ekim hâlâ karanlıkta duran bir tarihti.
Aras'ın geçmişi hâlâ kapalı kapılarla doluydu.
Ve bütün bunların arasında ben...
Onun hayatına pembe boya dökerek girmiştim.
Şimdi kahvesini biliyordum.
Nasıl sustuğunu biliyordum.
Sinirlendiğinde çenesini sıktığını.
Utandığında kulaklarının kızardığını.
Ada'dan bahsederken gözlerini kaçırdığını.
Kobalt mavisine bakarken geçmişe gittiğini.
Ve artık...
Nasıl öptüğünü de biliyordum.
Ama o gün öğrendiğim en güzel şey bu değildi.
Bir insanın yıllar önceki fotoğrafına bakıp:
Bir kez gülsene.
demiştim.
Ve Aras gülmüştü.
Benim yüzümden.
Belki sadece birkaç saniyeliğine.
Belki yarın yeniden o ciddi, kontrollü hâline dönecekti.
Ama artık biliyordum.
Fotoğraftaki çocuk tamamen kaybolmamıştı.
Bir yerlerde hâlâ Aras'ın içindeydi.
Ve belki...
Onu yeniden ortaya çıkarmak benim görevim değildi.
Belki kimse kimseyi kurtaramazdı.
Ama yanında durabilirdi.
Gülmesi için bir sebep olabilirdi.
Korktuğunda bekleyebilirdi.
Ve bazen...
Bir insanın hayatına renk katmak için bütün duvarlarını boyamanız gerekmiyordu.
Bazen küçük bir pembe leke yeterdi.
Telefonum bir kez daha titredi.
Aras'tan son mesaj.
ARAS: Bu arada.
BEN: Ne?
ARAS: Fırçayı kullan. Saklama.
Masamın üzerindeki poşete baktım.
İçindeki yeni fırçaya.
Yanında kobalt mavisi boya vardı.
Gülümsedim.
BEN: Tamam.
Bir saniye düşündüm.
Sonra ekledim:
BEN: Ama pembe boya konusunda söz veremem.
Cevap hemen geldi.
ARAS: Tahmin etmiştim.
Telefonu kapattım.
Ve o gece uyumadan önce aklımdaki son görüntü Ada'nın portresi değildi.
17 Ekim değildi.
Kilitli dolap değildi.
Aras'ın beni öptüğü an bile değildi.
Atölye 17'nin ortasında, buruşturulmuş kâğıtların arasında duran Aras'tı.
Başını öne eğmiş...
Gözlerinin kenarları kırışmış...
Hiçbir şeyi kontrol etmeye çalışmadan kahkaha atan Aras.
Belki de bazı insanları tanımanın en güzel yanı, size gösterdikleri yüzleri öğrenmek değildi.
Kimseye göstermediklerini...
yavaş yavaş geri getirmekti.