RESİMLERDEKİ KIZ
Bazı insanların hayatınıza ne zaman girdiğini tam olarak söyleyebilirdiniz.
İlk karşılaştığınız günü hatırlardınız.
İlk konuşmayı.
İlk kavgayı.
İlk kez güldüğünüz anı.
Ama ne zaman önemli hâle geldiklerini bulmak çok daha zordu.
Çünkü bunun belirli bir tarihi yoktu.
Bir sabah uyanıp, "Bugün itibarıyla bu insanı gereğinden fazla düşüneceğim," demiyordunuz. Her şey çok daha sessiz gerçekleşiyordu. Önce söylediği bir cümleyi eve dönerken yeniden hatırlıyordunuz. Sonra kahvesini nasıl içtiğini öğreniyordunuz. Kalabalığın içinde sesini diğerlerinden ayırmaya başlıyordunuz. Telefonunuz titrediğinde onun olmasını umuyor, olmadığında bunun sizi neden hayal kırıklığına uğrattığını kendinize açıklayamıyordunuz.
Ve en tehlikelisi...
O insanın canı yandığında sizin de içinizde bir şey rahatsız olmaya başlıyordu.
Aras Soykan'ın benim için ne zaman bu noktaya geldiğini bilmiyordum.
Ama sabah uyandığımda ilk düşündüğüm şeyin dün Atölye 17'de gördüğüm yüz olması iyiye işaret değildi.
Aras'ın yüzü değil.
Ada'nın.
Dün dolaptan yere düşen onlarca resimde aynı kız vardı. Gülerken, düşünürken, pencerenin önünde otururken, elinde fırça tutarken, saçları dağılmışken...
Aras onu defalarca çizmişti.
Sonra otobüs durağında bana yalnızca iki kelime söylemişti.
Ada ablamdı.
O iki kelimenin içindeki geçmiş zaman, bilmek istemediğim her şeyi anlatmaya yetmişti.
Yatağımda tavana bakarken telefonumu elime aldım.
Saat 09.12.
Aras'tan mesaj yoktu.
Telefonu bıraktım.
Üç saniye sonra tekrar aldım.
Yok.
— Mesaj beklemiyorum, diye mırıldandım.
Odamda benden başka kimse olmadığı için yalanımı sorgulayacak biri de yoktu.
Telefonu tekrar bıraktım.
Kalktım.
Perdeyi açtım.
İstanbul griydi.
Gökyüzü, yağmur yağdırıp yağdırmamaya karar veremeyen bulutlarla kaplanmıştı. Karşı apartmanın çatısında birkaç martı durmuş, aşağıdaki sokaktan geçen arabaların lastikleri gece yağan yağmurun bıraktığı su birikintilerini dağıtıyordu.
Telefon titredi.
O kadar hızlı döndüm ki ayağım halının kenarına takıldı.
— Ah!
Yatağa uzanıp telefonu aldım.
SAYIN SAVCIM ⚖️
Kalbimin yaptığı küçük hareketi görmezden geldim.
Mesajı açtım.
ARAS: Bugün erken gelebilir misin?
Gülümsedim.
Sonra gülümsediğimi fark edip yüzümü ciddileştirdim.
BEN: Günaydın diye bir şey var. İnsanlar kullanıyor.
Mesaj görüldü.
Cevap geldi.
ARAS: Günaydın. Bugün erken gelebilir misin?
Kahkaha attım.
BEN: İşte gelişme. Saat kaç?
ARAS: 14.00.
BEN: Kahve?
Bu kez cevap biraz gecikti.
ARAS: Senin hayatındaki bütün ilişkiler kahve üzerine mi kurulu?
Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu.
İlişkiler.
Kelimeyi gereksiz yere iki kez okudum.
Sonra yazdım.
BEN: Demek ilişkimiz olduğunu kabul ediyorsun.
Üç nokta belirdi.
Kayboldu.
Tekrar belirdi.
Sonunda:
ARAS: 14.00 Alin.
Gülümsedim.
BEN: Kaçış cevapları yine başladı Sayın Savcım.
Cevap gelmedi.
Ama yaklaşık on saniye sonra yeni bir mesaj düştü.
ARAS: Latte. 1 şeker.
Telefonu göğsüme bastırdığımı fark ettiğim anda elimden bıraktım.
— Çok saçma.
Ama yüzümdeki gülümseme gitmedi.
Saat ikiye beş kala Atölye 17'nin bulunduğu koridora çıktığımda, kapının önünde iki karton kutu vardı.
Aras içerideydi.
Kapının eşiğinde durup onu izledim.
Bugün üzerinde koyu gri bir gömlek vardı. Kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Bir masayı tek başına pencerenin önüne doğru sürüklüyor, ağır mobilyayı hareket ettirirken kaşlarının arasındaki çizgi belirginleşiyordu.
— Yardım ister misin?
Başını kaldırdı.
Gözleri beni buldu.
Ve...
Bir saniye fazla baktı.
Bunu fark ettim.
Kesinlikle.
Bakışları yüzümden saçlarıma, oradan üzerimdeki açık renk kazağa indi.
Sonra hemen masaya döndü.
— Beş dakika erken geldin.
İçeri girdim.
— Merhaba sana da.
— Merhaba.
Durup ona baktım.
Aras da durdu.
— Ne?
— Artık selam veriyorsun.
— Dün bu konuda konuşmuştuk.
— Çok hızlı gelişiyorsun.
— Kahven masada.
Bakışlarım anında masaya kaydı.
Bardağı gördüm.
Yanında küçük bir kese kâğıdı daha vardı.
Gözlerim büyüdü.
— Yine mi?
Aras masayı itmeye devam etti.
— Ne?
Kâğıdı kaldırdım.
İçine baktım.
Tarçınlı çörek.
Dünküyle aynı.
Yavaşça Aras'a döndüm.
— Bu da mı tesadüf?
— Kahvaltı yapmadığını tahmin ettim.
— Nereden?
— Saat on ikide mesaj attığında "yeni uyandım" yazdın.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Ben öyle bir şey yazmadım.
Aras'ın eli masanın üzerinde durdu.
Yakalanmıştı.
Yüzümde yavaşça bir gülümseme oluştu.
— Instagram hikâyemi mi gördün?
Cevap vermedi.
— Aras.
— Karşıma çıktı.
— Beni takip etmiyorsun.
— Herkese açık.
— Profilime girdin yani.
— Alin.
— Profilime girdin.
— Yanlışlıkla.
Kahkaha attım.
— Yanlışlıkla profilime girip hikâyemi de izledin?
— Şu masayı taşımama yardım eder misin?
— Konuyu değiştirme.
— Yardım etmeyeceksen çekil.
Yanına gittim.
Masayı tuttum.
Ama sırıtıyordum.
— Beni stalklıyorsun.
— O kelimeyi bir daha kullanırsan kahveyi geri alırım.
— Tamam.
İki saniye sustum.
— Gizli hayranım.
Aras gözlerini kapattı.
— Daha kötü.
Gülerek masayı ittim.
Ama o an fark ettim.
Dünkü Aras ile bugünkü Aras arasında küçücük bir fark vardı.
Dün yaşananlardan sonra bugün daha kapalı olmasını beklemiştim.
Tam tersiydi.
Sanki dün bana Ada'dan bahsetmesi, aramızdaki görünmez duvardan bir tuğlayı çekip çıkarmıştı.
Duvar hâlâ oradaydı.
Ama artık içeri biraz ışık giriyordu.
Yaklaşık yarım saat sonra bölüm başkanı geldi.
Yanında sergi koordinatörü ve bizim bölümden tanımadığım bir çocuk vardı.
Uzun boylu, kıvırcık saçlı, sürekli gülümseyen biriydi.
— Alin, dedi hocamız. Bu Mert. Fotoğraf bölümünden. Serginin görsel kayıtlarını o yapacak.
Mert elini uzattı.
— Sonunda meşhur Alin.
Elini sıktım.
— Meşhur mu?
— Atölyeyi pembe bantla ikiye bölen kız.
Başımı Aras'a çevirdim.
— Sen mi anlattın?
Aras masanın diğer ucundaydı.
— Hayır.
Mert güldü.
— Hocadan duydum.
— İtibarım benden önce gidiyor.
— Güzel fikir aslında.
— Teşekkür ederim. Buradaki bazı insanlar sanattan anlamıyor.
Bunu söylerken Aras'a baktım.
O da bana bakıyordu.
Ama yüzündeki ifade...
Biraz farklıydı.
Mert benim tarafımdaki eskizlere yaklaştı.
— Bunlar senin mi?
— Evet.
Birini eline aldı.
— Çok iyiler.
— Teşekkür ederim.
— Portre de yapıyor musun?
Aras'ın bakışlarının üzerimizde olduğunu hissediyordum.
— En sevdiğim şey.
— Beni de çizsene.
Gülümsedim.
— Otuz saniye yerinde durabilirsen.
Mert karşımdaki sandalyeye oturdu.
— Deneriz.
Ben bunu tamamen şaka olarak söylemiştim.
Ama Mert gerçekten poz verdi.
Eskiz defterimi aldım.
— Tamam. Kıpırdama.
İlk çizgiyi attım.
Yaklaşık yirmi saniye geçmişti ki masanın diğer tarafından bir ses geldi.
— Sergi planını bitirmemiz gerekiyor.
Başımı kaldırdım.
Aras.
— Beş dakika sürer.
— Koordinatör ölçüleri bekliyor.
Mert omuz silkti.
— Sonra devam ederiz.
— Tabii.
Defteri kapattım.
Aras'ın yanına yürüdüm.
Önündeki plana baktım.
— Hangi ölçü?
— Hepsi.
— Bunları dün yaptık.
— Kontrol edeceğiz.
Başımı kaldırdım.
Aras kâğıda bakıyordu.
Bir süre yüzünü inceledim.
Çenesindeki kas hafifçe gerilmişti.
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Gülmemek için.
— Aras.
— Ne?
— Bana bak.
— İşimiz var.
— Bana bak.
Sonunda başını kaldırdı.
Gözlerimiz buluştu.
— Kıskandın mı?
Yüzü hiç değişmedi.
— Neyi?
— Mert'i.
— Hayır.
— Çok hızlı cevap verdin.
— Çünkü soru saçma.
— Hımm.
— Alin.
— Hiçbir şey demedim.
— Yüzün söylüyor.
— Bu lafı benden çaldın.
— Sen benden çaldın.
Biraz yaklaştım.
— Kıskandın.
— Kıskanmadım.
— Kesinlikle kıskandın.
— Kesinlikle hayır.
— Çeneni sıkıyorsun.
Çenesi anında gevşedi.
Kahkaha attım.
Aras bana baktı.
— Çok eğleniyorsun.
— İnanılmaz.
— İstersen git Mert'i çiz.
Cümleyi söyledikten sonra yüzündeki ifade, bunu söylemek istemediğini ele verdi.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Bak sen.
— Ne?
— Hiç.
— Alin.
— Bu konuşmayı ileride kullanmak üzere saklıyorum.
— Saklama.
— Her şeyi saklarım. Dün öğrendin.
Aras istemsizce gülümsedi.
Ama bakışları birkaç saniye sonra yeniden Mert'e kaydı.
Ve ben...
Bundan gereğinden fazla hoşlandım.
Mert ve hocalar yaklaşık bir saat sonra ayrıldılar.
Kapı kapanır kapanmaz Aras masaya döndü.
Ben birkaç saniye bekledim.
Sonra:
— Mert yakışıklıydı, dedim.
Aras'ın kalemi durdu.
Başını kaldırmadı.
— Bana ne?
— Bir şey demedim.
— Bana söylüyorsun.
— Fikir belirttim.
— Gereksiz.
— Uzun boylu.
Sessizlik.
— Gülüşü de güzel.
Kalem biraz daha sertçe masaya bırakıldı.
Ben artık gülmemek için dudağımı ısırıyordum.
Aras başını kaldırdı.
— Bitirdin mi?
— Kıskanmadığını kanıtlamaya çalışıyorum.
— Bu şekilde mi?
— Bilimsel deney.
— Sonuç?
Ona baktım.
— Başarısız oldun.
— Kıskanmıyorum.
— Tamam.
— Gerçekten.
— Tamam Aras.
— O "tamam" normal bir tamam değildi.
— Yüzümü okumayı bırak.
— Sen benimkini bırak.
Bir an sustuk.
Sonra ikimiz de aynı anda gülümsedik.
Garipti.
Kavgalarımız bile artık eskisi gibi değildi.
İlk gün birbirimizi sinirlendirmek için konuşuyorduk.
Şimdi...
Konuşmaya devam etmek için birbirimizi sinirlendiriyorduk.
Akşamüstüne doğru hava iyice karardı.
Mert'in getirdiği fotoğraf ekipmanlarının kutularını raflara yerleştirirken eski bir kutu buldum.
Üzerinde solmuş siyah kalemle:
2019–2022 / RESİM BÖLÜMÜ
yazıyordu.
Kutuyu açtım.
İçinde eski sergi katalogları, davetiyeler, öğrenci çalışmaları ve fotoğraflar vardı.
Aras odanın diğer ucundaydı.
Bir kataloğu elime aldım.
Sayfaları çevirdim.
Öğrenci isimleri.
Eser fotoğrafları.
Sonra...
Bir isim.
ADA SOYKAN
Elim durdu.
Altında bir tablo fotoğrafı vardı.
Kobalt mavisinin yoğun kullanıldığı büyük bir resim.
Bir pencere.
Pencerenin önünde boş bir sandalye.
Başlığı:
Bekleyen.
Nefesimi tuttum.
Aras'a bakmadım.
Sormayacağıma söz vermiştim.
Kataloğu kapatmak üzereydim.
— Bulmuşsun.
Aras'ın sesi arkamdan geldi.
Döndüm.
Kapının yanında duruyordu.
Bakışları elimdeki kataloğa kaymıştı.
— Eski kutudaydı.
Yanıma geldi.
Kataloğu elimden almadı.
Sadece sayfaya baktı.
Ada'nın ismine.
— Güzelmiş, dedim.
Aras'ın gözleri resimde kaldı.
— Evet.
— Seninkilere benziyor.
Bana baktı.
— Ne?
— Renkleri.
Bir an sustu.
Sonra yeniden tabloya döndü.
— Boyayı ondan öğrendim.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Aras anlatıyordu.
Kendiliğinden.
Hiçbir şey sormadım.
Bekledim.
— Benden altı yaş büyüktü, dedi.
Sesindeki ton değişmişti.
Daha uzak bir yerden konuşuyor gibiydi.
— Ben çocukken odasına girip boyalarını çalardım.
Gülümsedim.
— Sen mi?
Bana baktı.
— Ne var?
— Seni çocukken hayal edemiyorum.
— Ben de doğrudan yirmi dört yaşında doğmadım.
Kahkaha attım.
— Emin değilim. Nüfus müdürlüğünde sıra beklerken doğmuş olabilirsin.
Aras birkaç saniye bana baktı.
Sonra...
Güldü.
İlk gün söylediğim cümleyi hatırlamıştı.
— Bunu unutmadın mı?
— Hayır.
— Ben bile unutmuştum.
— İlk beş dakikada bana hakaret ettin.
— Hakaret değildi.
— Nüfus müdürlüğünde doğduğumu söyledin.
— Benzetmeydi.
Aras başını iki yana salladı.
Ama gülümsemesi hâlâ yüzündeydi.
Kataloğa yeniden baktım.
— Ada da burada mı okuyordu?
Bu kez soruyu sormadan önce ona baktım.
İstemiyorsa cevap vermeyebilirdi.
Aras bunu anlamış olmalıydı.
Başını salladı.
— Resim bölümündeydi.
— Sen hukuk okuyorsun.
— Evet.
— Ama resim yapıyordun.
Sessizlik.
— Onun yüzünden başladım.
İşte.
Bir parça daha.
— Sana mı öğretti?
— Hayır.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Boyalarını çaldığımı fark etti.
— Sonra?
Aras'ın dudaklarında çok küçük bir gülümseme oluştu.
— Beni dövdü.
Kahkaha attım.
— Gerçekten mi?
— Koluma fırçayla vurdu.
— Hak etmişsin.
— Sekiz yaşındaydım.
— Suçun yaşı olmaz Sayın Savcım.
Aras güldü.
Sonra gülümsemesi yavaşça başka bir şeye dönüştü.
— Ertesi gün bana kendi boya setini aldı.
Sustum.
— Kutunun üzerine de "Benimkileri çalma, beceriksiz" yazmıştı.
Aras bunu anlatırken gözlerinin içindeki değişimi gördüm.
İnsan bazen birini özlediğini ağlayarak belli etmiyordu.
Bazen onunla ilgili komik bir şeyi anlatırken gözlerinde oluşan o kısa parıltı yetiyordu.
Kataloğu kapattım.
— Onu çok seviyormuşsun.
Cümle ağzımdan çıktığında Aras'ın yüzü duruldu.
Bir süre cevap vermedi.
Sonra:
— Evet, dedi.
Tek kelime.
Bu kez geçmiş zaman kullanmadı.
Seviyordum demedi.
Seviyorum da demedi.
Ama "evet"in içinde ikisi de vardı.
Kataloğu kutuya geri koymak üzere eğildiğimde aradan küçük bir fotoğraf düştü.
Yere yüzü açık düştü.
Bakmamak mümkün değildi.
Fotoğrafta iki kişi vardı.
Ada.
Ve...
Aras.
Ama tanıdığım Aras değildi.
Fotoğraftaki çocuk en fazla on dokuz, yirmi yaşındaydı. Saçları daha uzundu. Üzerinde boyalarla kaplı beyaz bir tişört vardı. Yanağında mavi boya lekesi bulunuyordu.
Ve gülüyordu.
Öyle hafif bir gülümseme değil.
Kahkaha atıyordu.
Ada kolunu boynuna dolamış, diğer eliyle yanağına mavi boya sürmeye çalışıyordu.
Fotoğrafın arkasında atölyenin pencereleri görünüyordu.
Atölye 17.
Fotoğrafı elime aldım.
— Bu sensin.
Aras yanıma geldi.
Fotoğrafa baktı.
— Evet.
Şaşkınlıkla yüzüne döndüm.
Sonra tekrar fotoğrafa.
— Sen gerçekten gülüyormuşsun.
Aras kaşlarını kaldırdı.
— Hâlâ gülüyorum.
— Bu başka.
Fotoğrafı yüzünün yanına tuttum.
— Burada dişlerin görünüyor.
— Dişlerim hâlâ var.
— Kanıtla.
Aras bana inanılmaz bir ifadeyle baktı.
— Ne?
— Gül.
— Hayır.
— Bir kez.
— Hayır.
— Aras.
— Alin.
— Fotoğraftaki gibi.
Gülümsemesi kayboldu.
Ve o anda fazla ileri gittiğimi düşündüm.
Fotoğrafı indirdim.
— Tamam. Özür dilerim.
Ama Aras fotoğrafı elimden almadı.
Birkaç saniye baktı.
Sonra:
— O gün bana boya fırlatmıştı, dedi.
Sesi yumuşaktı.
— Neden?
— Resmini eleştirdim.
— Cesurmuşsun.
— Aptalmışım.
Gülümsedim.
— İkisi yakın şeyler.
Aras da hafifçe gülümsedi.
Sonra fotoğrafı bana doğru uzattı.
— Şuraya bak.
Yaklaştım.
Parmağıyla fotoğrafın arka tarafını gösterdi.
Bir tuval vardı.
Tam seçilmiyordu.
— O benimdi.
— Hangisi?
— Arkadaki.
Fotoğrafı yüzüme yaklaştırdım.
— Göremiyorum.
Aras daha da yaklaştı.
Omzu benimkine değdi.
Parmağı hâlâ fotoğrafın üzerindeydi.
— Şu.
Başımı biraz ona çevirdim.
Ve hata yaptım.
Çünkü Aras da tam o anda bana dönmüştü.
Yüzlerimiz birbirine çok yakındı.
O kadar yakındı ki fotoğrafı unuttum.
Aras'ın gözleri benimkilere kilitlendi.
Nefesim fark etmeden yavaşladı.
Onun da.
Birkaç saniye önce Ada'dan konuşuyorduk.
Şimdi...
Hiçbir şey düşünemiyordum.
Aras'ın bakışları yüzümde dolaştı.
Gözlerim.
Burnum.
Ve...
Dudaklarım.
Bu kez yanılmıyordum.
Açıkça baktı.
Kalbim göğsümün içinde sertçe vurdu.
Fotoğrafı tutan parmaklarım hafifçe gerildi.
Aras'ın yüzüne baktım.
İlk kez onun dudaklarına bakmamaya çalışmadım.
Baktım.
Ve bunu fark etti.
Aramızdaki hava değişti.
Sanki görünmez bir şey gerilmişti.
Bir adım atmamıza bile gerek yoktu.
Zaten yeterince yakındık.
Aras'ın eli yavaşça fotoğrafın üzerinden indi.
Parmakları benim parmaklarıma değdi.
Çekmedi.
Ben de çekmedim.
— Alin...
Adımı daha önce yüzlerce kez söylemişti.
Sinirlenerek.
Uyararak.
Sabırsızca.
Ama hiç böyle söylememişti.
Sesi çok daha alçaktı.
Neredeyse fısıltı.
— Efendim?
Benim sesim de bana ait değilmiş gibi çıktı.
Aras'ın bakışları tekrar dudaklarıma indi.
Bir santim.
Belki iki.
Başını çok hafif eğdi.
Ben hareket etmedim.
Geri çekilmedim.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki onun duyabileceğini düşündüm.
Aramızdaki mesafe biraz daha kapandı.
Nefesi dudaklarımın hemen üzerinde hissettim.
Ve tam o anda—
TAK TAK TAK!
Kapı çalındı.
İkimiz de aynı anda geri çekildik.
Fotoğraf neredeyse elimden düşüyordu.
Kapı açıldı.
Mert başını içeri uzattı.
— Rahatsız etmiyorum ya?
Aras'ın yüzüne baktım.
Kötü fikir.
Çünkü Aras'ın bakışları Mert'i öldürebilecek kadar sertti.
Dudağımı ısırdım.
Gülmemek için.
— Hayır, dedim.
Sesim biraz fazla tiz çıktı.
Boğazımı temizledim.
— Hayır. Ne oldu?
Mert içeri girdi.
— Tripodu unutmuşum.
Aras hiçbir şey söylemedi.
Mert ekipmanını alırken ben yere baktım.
Yanaklarım yanıyordu.
Az önce...
Az önce ne olmuştu?
Öpüşecek miydik?
Hayır.
Belki.
Kesinlikle.
Belki de ben yanlış—
Hayır.
Dudaklarıma bakmıştı.
Yaklaşmıştı.
Ben de yaklaşmıştım.
Mert çıktı.
Kapı kapandı.
Sessizlik.
Aras masanın diğer tarafındaydı.
Ben pencerenin yanında.
İkimiz de birbirimize bakmıyorduk.
Bu durum yaklaşık on saniye sürdü.
Sonunda:
— Şey, dedim.
Aras aynı anda:
— Alin—
İkimiz de sustuk.
— Sen söyle, dedim.
— Yok.
— Hayır, söyle.
— Önemli değil.
— Tamam.
Sessizlik.
Dayanamadım.
— Az önce beni öpecek miydin?
Aras'ın başı bana döndü.
İşte.
Alin Karahan.
Dünyadaki bütün ince davranış biçimlerini reddeden insan.
Soruyu sormuştum.
Aras birkaç saniye bana baktı.
— Sen gerçekten aklına gelen her şeyi söylüyor musun?
— Çoğunlukla.
— Fark ettim.
— Cevap vermedin.
Aras çenesini sıktı.
— Bilmiyorum.
Kaşlarımı kaldırdım.
— İnsan öpüşüp öpüşmeyeceğini nasıl bilmez?
— Öpüşmedik.
— Mert yüzünden.
— Mert'in bununla ilgisi yok.
— Tam zamanında girdi.
— Alin.
— Aras.
Bana baktı.
Ben de ona.
— Sen geri çekilmedin, dedi.
Bu kez susan bendim.
Kalbim yeniden hızlandı.
— Sen de.
— Ben sordum.
— Hayır, sormadın.
— Şimdi soruyorum.
Nefesim kesildi.
Aras bunu söylediğinde yüzünde tek bir gülümseme yoktu.
Ciddiydi.
Çok ciddi.
Bir anda bütün şakalarım kayboldu.
— Ne soruyorsun?
Aras bana doğru bir adım attı.
Kalbim yeniden hızlandı.
— Geri çekilecek miydin?
Gözlerine baktım.
Yalan söyleyebilirdim.
Dalga geçebilirdim.
Konuyu değiştirebilirdim.
Ama istemedim.
— Hayır.
Aras'ın yüzündeki küçücük değişimi gördüm.
Nefes verdi.
Başını hafifçe çevirdi.
Sonra:
— Tamam, dedi.
Ağzım açıldı.
— Tamam mı?
— Evet.
— Hepsi bu mu?
— Ne söylememi istiyorsun?
— Bilmiyorum. Daha dramatik bir şey.
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Hayal kırıklığına uğradığın için üzgünüm.
— Özür kabul edilmedi.
Aras masasına döndü.
Ben arkasından baktım.
Sonra fark ettim.
Kulakları kıpkırmızıydı.
Yüzümde büyük bir gülümseme oluştu.
— Kulakların kızardı.
Anında ellerini kulaklarına götürmedi.
Ama gitmek istediğini gördüm.
— Sus.
Kahkaha attım.
Ve birkaç dakika önce öpüşmeye ramak kala yaşadığımız gerilim, kahkahamın içinde biraz hafifledi.
Ama kaybolmadı.
Tam tersine.
Artık ikimiz de orada olduğunu biliyorduk.
Akşam olduğunda Mert'in gelişiyle yarım kalan o anı konuşmamaya karar vermiş gibiydik.
En azından Aras öyle karar vermişti.
Ben karar vermemiştim.
Arada bir ona bakıyordum.
O da bunu fark ediyordu.
— Ne?
— Hiç.
— Beşinci kez bakıyorsun.
— Sayıyor musun?
— Dikkat dağıtıyorsun.
— Yüzüm mü?
— Bakışın.
— Sana bakmam yasak mı?
Aras kalemini bıraktı.
— Senin yanında her şeye kural koymak zorunda kalıyorum.
Gülümsedim.
— Yeni kural: Aras'a bakmak yasak.
— İşe yarar mı?
— Hayır.
— Tahmin etmiştim.
Bir süre sonra yeniden çalışmaya başladı.
Ben de.
Ama o anı kafamdan atamıyordum.
Aras'ın yüzünün bana yaklaşması.
Dudaklarıma bakışı.
Parmaklarımızın birbirine değmesi.
Geri çekilecek miydin?
Hayır.
Bunu gerçekten söylemiştim.
Yüzümü ellerimin arasına almak istedim.
Ama Aras'ın fark edeceğini bildiğim için yapmadım.
Saat yediye yaklaşırken atölyeyi toplamaya başladık.
Aras eski katalogları kutuya yerleştiriyordu.
Ben de masaları siliyordum.
Bir süre sonra Ada'nın fotoğrafını tekrar gördüm.
Aras onu kutuya koymak yerine masanın üzerinde bırakmıştı.
Fotoğrafa baktım.
Gülen iki kardeş.
— Aras.
— Hı?
— Bir şey söyleyeceğim.
Bana baktı.
Fotoğrafı gösterdim.
— Buradaki hâlini seviyorum.
Yüzü değişti.
— Ne demek?
— Bilmiyorum.
Fotoğraftaki genç Aras'a baktım.
— Çok rahat görünüyorsun.
Sessizlik.
— Şimdiki hâlimi sevmiyor musun?
Soru o kadar beklenmedikti ki ona döndüm.
Aras da söylediği şeyin farkına varmış gibi bir an durdu.
Gülümsedim.
— Şimdiki hâlini sevmediğimi söylemedim.
Bakışları yüzümde kaldı.
İşte yine.
O sessizlik.
Bu kez ben geri çekilmedim.
— Seviyor musun?
Kalbim bir an durdu.
Aras'ın gözlerinde küçük bir meydan okuma vardı.
Az önce benim ona yaptığımı şimdi o yapıyordu.
— Neyi?
— Şimdiki hâlimi.
Boğazımı temizledim.
— Bazen.
Kaşını kaldırdı.
— Bazen?
— Çok konuşmadığında.
— Ben mi?
— Evet.
— Sen bunu söyleyemezsin.
Güldüm.
Ama Aras gülmedi.
Hâlâ bana bakıyordu.
— Cevap vermedin.
— Verdım.
— Kaçtın.
— Sen de sürekli kaçıyorsun.
— Şimdi kaçmıyorum.
Bu cümle aramızdaki havayı yeniden değiştirdi.
Aras masanın diğer tarafındaydı.
Ama artık uzak görünmüyordu.
— Peki, dedim.
Kalbim hızlandı.
— Şimdiki hâlini de seviyorum.
Aras'ın gözleri yüzümde kaldı.
— Ne kadar?
Ağzım hafifçe açıldı.
— Şımarma.
Bu kez güldü.
— Tamam.
Elimdeki bezi ona fırlattım.
Yakaladı.
— Sinir bozucusun.
— Senden öğrendim.
— Hayır. O konuda doğuştan yeteneklisin.
— Teşekkür ederim.
— İltifat değildi.
— Öyle kabul ettim.
Binadan çıktığımızda hava soğumuştu.
Dün olduğu gibi durağa kadar birlikte yürüdük.
Ama bugün aramızdaki sessizlik tamamen farklıydı.
Omuzlarımız birkaç kez birbirine değdi.
Hiçbirimiz uzaklaşmadık.
Bir noktada kaldırım daraldı.
Karşıdan gelen iki kişiye yol vermek için Aras bana doğru yaklaştı.
Eli belimin arkasına geldi.
Dokunmadı.
Sadece beni yolun iç tarafına yönlendirmek için birkaç santim arkamda durdu.
Ama elinin sıcaklığını dokunmadan bile hissediyor gibiydim.
İnsan bedeni bazen gerçekten aptaldı.
Bir el size değmiyordu.
Ama siz yine de orada olduğunu biliyordunuz.
Durağa geldiğimizde otobüsün sekiz dakika sonra geleceğini gördüm.
Aras yanımda durdu.
— Yine bekleyecek misin?
— Hayır.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Ne?
— Bu kez gidiyorum.
— Tamam.
Başımı salladım.
Aras hareket etmedi.
Bir saniye.
İki.
Üç.
Gülümsedim.
— Gitmiyorsun.
— Birazdan.
— Sekiz dakika mı?
— Belki.
— Yani bekliyorsun.
— Bunu bu kadar büyütmek zorunda mısın?
— Evet.
Bankın kenarına oturdum.
Aras da bu kez yanıma oturdu.
Aramızda küçük bir mesafe vardı.
Sonra bir araba hızla önümüzdeki su birikintisinden geçti.
Suyun kaldırıma sıçradığını gördüğüm anda Aras kolumdan tutup beni kendine doğru çekti.
— Dikkat!
Bir anda ona çarptım.
Elim göğsünün üzerine geldi.
Yine.
Sanki evren bu pozisyonu özellikle seviyordu.
Su ayakkabılarımızın birkaç santim önüne sıçradı.
Başımı kaldırdım.
Aras bana bakıyordu.
Ben onun kolunun içindeydim.
Eli hâlâ kolumdaydı.
— İyi misin?
Gülümsedim.
— Bugün ikinci kez öpüşmeye uygun bir pozisyona geldik.
Aras'ın yüzündeki ifade görülmeye değerdi.
— Sen gerçekten...
Kahkaha attım.
— Şaka yaptım.
Ama hareket etmedim.
O da etmedi.
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra Aras'ın bakışları yine dudaklarıma indi.
Bu kez...
Mert yoktu.
Kapı yoktu.
Kimse yoktu.
Kalbim hızlandı.
Aras'ın eli kolumdan yavaşça bileğime kaydı.
Parmakları tenime değdi.
Başını hafifçe eğdi.
Ben nefesimi tuttum.
Bir santim daha.
Ve sonra telefonum çaldı.
İkimiz de donduk.
Telefon çantamda yüksek sesle çalmaya devam etti.
Gözlerimi kapattım.
— Şaka olmalı.
Aras başını geriye atıp güldü.
Gerçekten güldü.
Ben çantamı açarken:
— Gülme!
dedim.
— Telefonuna kızıyorsun.
— Haklıyım.
Ekrana baktım.
İpek.
Aramayı reddettim.
Aras kaşını kaldırdı.
— Açmayacak mısın?
— Hayır.
— Acil olabilir.
— Şu an daha acil bir durum vardı.
Cümle ağzımdan çıktı.
Aras sustu.
Ben de.
Yüzüm yanmaya başladı.
— Ben...
Aras'ın dudaklarında yavaşça bir gülümseme oluştu.
— Ne daha acildi Alin?
— Otobüsüm.
— Daha gelmedi.
— Gelecek.
— İki dakika var.
— Hazırlık yapıyorum.
Ayağa kalktım.
Aras da kalktı.
Yüzündeki gülümseme gitmiyordu.
— Kaçıyorsun.
— Kaçmıyorum.
— Şu an kesinlikle kaçıyorsun.
— Sen bugün bana yeterince psikolojik baskı yaptın.
Otobüs uzaktan göründü.
Aras bana baktı.
— Yarın görüşürüz.
Kapılar açıldığında bindim.
Döndüm.
— Yarın dörtte.
Başını salladı.
Kapılar kapanmaya başladı.
Tam kapanırken Aras'ın söylediğini duydum.
— Bu sefer telefonunu sessize al.
Ağzım açık kaldı.
Kapılar kapandı.
Otobüs hareket etti.
Camın arkasından ona baktım.
Aras gülümsüyordu.
Ben de.
Ve yüzümün kızarmasını durduramıyordum.
Eve geldiğimde İpek'i aradım.
Telefonu ikinci çalışta açtı.
— Neden aramamı reddettin?
— Senden nefret ediyorum.
Sessizlik.
— Ne yaptım?
— Çok kötü bir zamanlaman var.
— Ne oldu?
Yatağa yüzüstü düştüm.
— Hiç.
— Alin.
— Hiçbir şey olmadı.
— Sesinden bir şey olduğu belli.
Yastığa bağırdım.
— ÖPÜŞECEKTİK!
Telefonun diğer tarafından çığlık geldi.
Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.
— Sakin ol!
— ARAS'LA MI?
— Hayır, okul müdürüyle İpek.
— ALİN!
— Evet Aras'la.
— Öpüştünüz mü?
— Hayır!
— Neden?
Gözlerimi kapattım.
— İlkinde Mert geldi.
— İlkinde mi?
— İkincisinde sen aradın.
Sessizlik.
Sonra:
— Ben mi?
— Evet.
— Ben sizin öpüşmenizi mi böldüm?
— Evet.
— Allah'ım.
— Özür dile.
— Çok özür dilerim.
— Kabul etmiyorum.
İpek kahkaha atmaya başladı.
— Ama iki kere mi?
— İpek.
— Adam seni öpmeye iki kere mi çalıştı?
— Bilmiyorum.
— İki kere yüzünü yüzüne yaklaştırdı mı?
— Evet.
— Dudaklarına baktı mı?
— Evet.
— Sen geri çekildin mi?
Sessizlik.
— Alin?
— Hayır.
İpek yine çığlık attı.
Telefonu kapatmayı düşündüm.
— Yarın kesin öpüşeceksiniz.
— Kesin diye bir şey yok.
— Telefonunu sessize al.
— Aras da aynısını söyledi.
İpek'in çığlığı bu kez daha büyüktü.
Aramayı kapattım.
Yüzümü yastığa gömdüm.
Ama gülümsüyordum.
Gece yarısına doğru telefonum titredi.
Aras.
Kalbim yine o aptal hareketi yaptı.
ARAS: Uyudun mu?
BEN: Hayır.
Bir süre cevap gelmedi.
Sonra:
ARAS: Bugün için teşekkür ederim.
Kaşlarımı çattım.
BEN: Ne için?
ARAS: Ada hakkında soru sormadığın için.
Bir süre ekrana baktım.
BEN: Hazır olduğunda anlatırsın.
Mesaj görüldü.
Üç nokta.
ARAS: Sana benzeyen yanları vardı.
Nefesim hafifçe durdu.
BEN: Ada'nın mı?
ARAS: Evet.
BEN: Ne gibi?
Cevap birkaç saniye sonra geldi.
ARAS: Çok konuşurdu.
Gözlerimi devirdim.
BEN: İyi geceler Aras.
Yeni mesaj.
ARAS: Her yere boya bulaştırırdı.
BEN: ENGELLİYORUM.
ARAS: İnsanları izinsiz çizerdi.
Parmaklarım durdu.
Gülümsedim.
BEN: Gerçekten mi?
ARAS: Evet.
Bir süre sonra başka bir mesaj geldi.
ARAS: O da sınırları sevmezdi.
Bu kez cevap yazmadım.
Çünkü cümlenin altında başka bir şey hissetmiştim.
Belki Aras'ın bana karşı ilk günden beri bu kadar sert olmasının nedenlerinden biri buydu.
Ona birini hatırlatıyordum.
Kaybettiği birini.
Bu düşünce içimi garip biçimde acıttı.
Tam telefonu bırakacaktım.
Yeni mesaj geldi.
ARAS: Ama sen daha sinir bozucusun.
Kahkaha attım.
BEN: İşte bu iltifat.
ARAS: Değil.
BEN: Öyle kabul ettim.
Bir süre cevap gelmedi.
Sonra:
ARAS: Alin.
BEN: Efendim Sayın Savcım?
Üç nokta uzun süre ekranda kaldı.
Sonra mesaj geldi.
ARAS: Bugün Mert gelmeseydi geri çekilecek miydin?
Kalbim yeniden hızlandı.
Bu soruyu atölyede cevaplamıştım.
Ama belli ki Aras cevabı yeniden duymak istiyordu.
Yazdım.
BEN: Hayır.
Mesaj görüldü.
Bir dakika.
İki.
Sonra:
ARAS: Ben de.
Telefonu elimde tutarak kaldım.
Sadece üç kelime.
Ama bütün vücudumda bir sıcaklık dolaştı.
Yazmaya başladım.
Sildim.
Tekrar yazdım.
Sildim.
Sonunda:
BEN: O zaman kötü zamanlamamız var.
Cevap hemen geldi.
ARAS: Şimdilik.
Nefesim kesildi.
Şimdilik.
Merdivenlerde ona söylediğim kelime.
Henüz.
Aras'ın bana söylediği:
Tehlikeli bir kelime kullanıyorsun.
Şimdi aynısını o yapıyordu.
Gülümsedim.
Telefonu göğsümün üzerine bıraktım.
Tavana baktım.
Atölye 17'nin ortasında hâlâ pembe bir çizgi vardı.
Benim tarafım.
Onun tarafı.
Başlangıçta bunun bizi birbirimizden uzak tutacağını düşünmüştük.
Ama son birkaç günde çizginin iki tarafında dururken bile aramızdaki mesafe sürekli küçülüyordu.
Önce aynı masada oturmuştuk.
Sonra aynı kahveden içmiştik.
Sonra bana kahvemi getirmişti.
Beni düşerken tutmuştu.
Yağmurda aynı şemsiyenin altında yürümüştük.
Sırlarını anlatmaya başlamıştı.
Bugün parmaklarımız birbirine değmişti.
Dudaklarımız arasında yalnızca birkaç santim kalmıştı.
İki kez.
Ve ikimiz de geri çekilmemiştik.
Belki mesele artık o çizgiyi geçip geçmeyeceğimiz değildi.
Mesele...
hangimizin önce geçeceğiydi.
Telefonum yeniden titredi.
Son bir mesaj.
ARAS: Yarın 16.00.
Gülümsedim.
Yazdım.
BEN: Telefonumu sessize alacağım.
Mesaj görüldü.
Uzun süre cevap gelmedi.
Sonra yalnızca:
ARAS: İyi fikir.
Yüzümü yastığa gömdüm.
Ve o gece ilk kez Ada'nın resimlerini değil...
Aras Soykan'ın dudaklarıyla benimkiler arasında kalan o birkaç santimi düşündüm.
Bu kesinlikle kötü bir fikirdi.
Ama bazı kötü fikirler...
İnsanın gerçekleşmesini en çok istediği şeylere dönüşüyordu.