DOLABI AÇMA
Bir insana verdiğiniz sözün gerçekten zor olup olmadığını anlamanın çok basit bir yolu vardı.
Sözünüzü bozma fırsatı önünüze çıktığında ne yaptığınıza bakardınız.
Benim sınavım, Atölye 17'nin arka duvarında duran koyu renkli ahşap bir dolaptı.
Üzerinde iki harf vardı.
A.S.
İçinde onlarca tuval olduğunu biliyordum.
Tuvallerin çoğunda aynı kızın olduğunu da.
Adının Ada olduğunu biliyordum.
Dört yıl önce Aras'ın onu defalarca çizdiğini, bir eskizin arkasına Ada yine elini oynattı. Baştan çizmem gerekiyor, diye yazdığını görmüştüm.
Bir de 17 Ekim diye bir tarih vardı.
Aras'ın söylediğine göre...
O gün her şey değişmişti.
Bilmediklerimse bildiklerimden çok daha fazlaydı.
Ada kimdi?
Aras için ne ifade ediyordu?
Şimdi neredeydi?
Neden onun onlarca resmi kilitli bir dolapta saklanıyordu?
Aras neden dört yıldır resim yapmıyordu?
Ve en önemlisi...
Bir insan, sevdiği bir şeyi neden bir gün aniden bırakırdı?
Bu sorular birkaç gündür kafamın içinde birbirlerine çarpa çarpa dolaşıyordu. Fakat hepsinden daha güçlü olan bir şey vardı.
Aras'a verdiğim söz.
Sormayacaktım.
O anlatana kadar.
Bu, benim gibi merakı çoğu zaman sağduyusundan birkaç adım önde yürüyen biri için küçük çaplı bir karakter sınavıydı.
Ve şaşırtıcı biçimde...
Şimdilik geçiyordum.
Ertesi gün kampüse vardığımda hava İstanbul'un sonbaharda en sevdiğim hâllerinden birindeydi. Gökyüzü tamamen kapalı değildi ama güneş de kendini göstermeye pek niyetli görünmüyordu. İnce bulutların arasından süzülen solgun ışık, üniversitenin taş binalarının üzerine yumuşak bir gri bırakıyordu. Gece yağan yağmurdan kalan nem, toprağın kokusunu belirginleştirmişti. Kampüsün ortasındaki büyük çınar ağacından düşen yapraklar ıslak taşlara yapışmış, rüzgâr estikçe birkaç tanesi yerden kurtulup kısa süreliğine havada dönüyordu.
Elimde kahve yoktu.
Çünkü bugün kahve sırası Aras'taydı.
Ve bunu unuttuysa kendisine hayatı boyunca hatırlatmaya hazırdım.
Güzel Sanatlar binasına girdiğimde her zamanki karmaşa beni karşıladı. Alt kattaki atölyelerden birinden yüksek sesle müzik geliyor, koridorun diğer ucunda iki öğrenci büyük bir heykelin kolunu kapıdan geçirmeye çalışıyordu. Boya kokusu, kahve ve ıslak mont kokusuna karışmıştı.
İpek beni merdivenlerin başında yakaladı.
— Nereye?
Durup ona baktım.
— Atölyeye.
— Tabii.
Bu "tabii" kelimesinin söyleniş biçiminden nefret etmeye başlamıştım.
— Ne demek tabii?
— Hiç.
— İpek.
— Bir şey demedim.
— Yüzün söyledi.
İpek bir an durdu.
Sonra yüzünde sinsice bir gülümseme oluştu.
— Bu lafı Aras'tan mı kaptın?
Ağzımı açtım.
Kapattım.
Sonra tekrar açtım.
— Hayır.
— Kesinlikle ondan kaptın.
— İnsanların yüzü zaten konuşur.
— Üç gün önce bunu sen söylüyordun. Şimdi onun cümlelerini kullanıyorsun.
— Tesadüf.
İpek kollarını göğsünde birleştirdi.
— Dün akşam mesajlaştınız mı?
Kalbimin küçük ve gereksiz bir hareket yaptığını hissettim.
— Biraz.
— Biraz ne kadar?
— İpek.
— Ne konuştunuz?
— Hiçbir şey.
— Gece kaçta?
— Bunun ne önemi var?
İpek'in gözleri büyüdü.
— Geceydi!
— Saat on bir gece sayılmaz.
— Saatini de hatırlıyorsun.
— Telefonun üzerinde yazıyor zaten.
İpek kahkaha attı.
— Sen bittin.
— Ne bitmesi?
— Hiç.
— Herkes bugün neden "hiç" deyip duruyor?
İpek yanıma yaklaşıp omzuma hafifçe vurdu.
— Git. Sayın Savcın beklemesin.
— Benim Sayın Savcım değil.
— Telefonuna öyle kaydetmişsin.
Donup kaldım.
— Nereden biliyorsun?
— Dün ekran görüntüsünü bana attın.
Bir an düşündüm.
Doğru.
Kahretsin.
İpek gülerek uzaklaştı.
Arkasından seslendim.
— Bu konuşma hiç yaşanmadı!
Elini kaldırdı.
— Düğününüzde anlatırım!
— İPEK!
Koridordaki birkaç kişi bana döndü.
Ben de hiçbir şey olmamış gibi saçımı düzelterek merdivenlere yöneldim.
Düğünmüş.
Saçmalık.
Aras'la birbirimizi tanıyalı birkaç gün olmuştu.
Birbirimizden hoşlandığımız bile söylenemezdi.
Gerçi...
Dur.
Neden "bile" dedim?
Kafamın içindeki düşünceyi anında susturdum.
Üçüncü kata daha hızlı çıktım.
Atölye 17'nin kapısı kapalıydı.
Telefonuma baktım.
15.58.
Gülümsedim.
Bu kez Aras'tan önce gelmemiştim.
Daha doğrusu...
O geç kalmıştı.
Bu tarihi anı belgelemek gerekiyordu.
Telefonumu çıkardım.
BEN: Saat 15.58. Neredesiniz Sayın Savcım?
Mesaj anında görüldü.
Cevap:
ARAS: Arkana dön.
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
Gözlerimi kapattım.
— Yine mi?
Arkamı döndüm.
Aras koridorun birkaç metre ilerisinde duruyordu.
Elinde karton bir kahve taşıyıcısı vardı.
İki bardak.
Bir de küçük kahverengi kese kâğıdı.
Telefonunu cebine koydu.
— Gerçekten çevreni hiç kontrol etmiyorsun.
— İnsanların sessizce arkama yaklaşacağını varsaymıyorum.
— Sessiz yaklaşmadım.
— Ruh gibisin.
Yanıma geldi.
Bakışlarım doğrudan kahvelere kaydı.
Aras bunu fark etti.
— Merhaba demeyecek misin?
Şaşkınlıkla ona baktım.
— Sen mi bunu söylüyorsun?
— Ne var?
— İlk gün bana "konuşma" diyen adam şu an selam bekliyor.
Bir an sustu.
— Fikrimi değiştirdim.
— İnsanlarla iletişim kurmaya mı karar verdin?
— Hayır. Sadece temel nezaket.
Elimi kalbime götürdüm.
— Gelişiyorsun.
— Senin etkin olduğunu düşünme.
— Kesinlikle benim etkim.
Aras anahtarı çıkarıp kapıyı açtı.
İçeri girdik.
Ben gözümü hâlâ kese kâğıdından ayırmıyordum.
Aras kahveleri masaya koydu.
Birini benim tarafıma itti.
Etikete baktım.
Latte — 1 şeker.
İstemsizce gülümsedim.
— Unutmamışsın.
Aras kendi bardağının kapağını açtı.
— Dün yaklaşık on kere söyledin.
— Yine de.
Kese kâğıdını gösterdim.
— O ne?
— Hiçbir şey.
— İçinde bir şey var.
— Çantanda plastik ördek taşıyan biri bunu mu sorguluyor?
— Ördeğimin bu konuyla hiçbir ilgisi yok.
Kâğıda uzandım.
Aras benden önce alıp masanın diğer ucuna koydu.
— Hey!
— Önce iş.
— İçinde ne var?
— Alin.
— Yiyecek mi?
— Belki.
— Bana mı?
— Bu sorgu ne zaman bitecek?
Gözlerimi kıstım.
— Bana bir şey aldın.
— Almadım.
— İki kahve ve gizemli kese.
— Kendime aldım.
— O zaman neden saklıyorsun?
Aras cevap vermedi.
Bu, suçluluğunun kanıtıydı.
Pembe çizginin kenarında durdum.
Kese onun tarafındaydı.
Aras bakışımı fark etti.
— Sakın.
— Ne?
— Çizgiyi geçme.
— Dün sen geçtin.
— Makasımı almak için.
— Emsal karar oluştu.
Aras gözlerini kapattı.
— Hukuk terimlerini bana karşı kullanmayı bırak.
— Öğreniyorum.
Ayağımı pembe çizginin üzerine koydum.
Aras kaşını kaldırdı.
— Alin.
— Sadece bir santim.
— Hayır.
Ayağımın ucunu diğer tarafa geçirdim.
— İki.
Aras bana doğru yürüdü.
Ben hemen geri çekildim.
— Tamam!
Gülüyordum.
— Şiddete başvurmana gerek yok.
— Sana dokunmadım.
— Psikolojik baskı.
— Kahveni iç.
Bardağımı aldım.
Bir yudum.
Sonra kese kâğıdına baktım.
Aras sonunda pes etti.
— Aç.
Gözlerim parladı.
Kâğıdı aldım.
İçinde tarçınlı küçük bir çörek vardı.
Bir an sustum.
Sonra Aras'a baktım.
— Bu...
— Ne?
— Dün kantinde bunu yediğimi de mi gördün?
Aras dosyasını açtı.
— Yanımda oturuyordun.
— Aras.
— Ne?
— Sen beni gerçekten çok gözlemliyorsun.
Başını kaldırmadan:
— Çok ses çıkarıyorsun. Fark etmemek zor.
dedi.
Ama kulaklarının hafifçe kızardığını gördüm.
Bu bilgi artık benim gizli silahımdı.
Çörekten bir parça kopardım.
— Teşekkür ederim.
Bu kez dalga geçmedim.
Aras da.
— Afiyet olsun.
İki kelimeydi.
Ama nedense çöreğin tadını daha güzel yaptı.
Yaklaşık bir saat boyunca sergi için gelecek eserlerin yerleşim planıyla uğraştık.
Daha doğrusu Aras uğraştı.
Ben planın üzerine küçük çiçekler çizdim.
— Şuraya üç büyük eser gelecek, dedi.
Kalemini planın sağ tarafına koydu.
— Bunların arasında en az kırk santim boşluk bırakmamız gerekiyor.
Başımı salladım.
— Hı hı.
— Pencerenin önüne eser koymayacağız.
— Hı hı.
— Girişe de—
Durdu.
Bakışları kâğıda kaydı.
Çizdiğim küçük papatyayı gördü.
Sonra yanındaki gülen yüzü.
— Alin.
Masumca baktım.
— Efendim?
— Planın üzerine neden yüz çizdin?
— Çok ciddi görünüyordu.
— Planın ciddi görünmesi gerekiyor.
— Şimdi daha arkadaş canlısı.
Kâğıdı kendine çekti.
— Bir daha çizme.
— Bu cümleyi çok kullanıyorsun.
— Senin yanında ihtiyaç oluyor.
— Bir gün bana "çiz" diyeceksin.
Aras'ın kalemi durdu.
Ben bunu şaka olarak söylemiştim.
Ama cümle havada asılı kaldı.
Aras yavaşça başını kaldırdı.
Gözlerimiz buluştu.
Birkaç saniye konuşmadı.
— Sanmıyorum, dedi sonunda.
Sesindeki şey gülümsememi biraz azalttı.
Çünkü o iki kelimenin altında başka bir şey vardı.
Dört yıl.
Ada.
Resimler.
Bir daha benim yüzümden resim yapma...
Henüz o cümleyi bilmiyordum.
Ama Aras'ın resimle arasında yalnızca isteksizlik olmadığını artık hissediyordum.
Bir yara vardı.
Ve ben nerede başladığını bilmiyordum.
Konuyu değiştirdim.
— Tamam. Çiçekleri silmiyorum ama.
— Alin.
— Sanatsal bütünlük.
Bu kez Aras gülümsedi.
Ve konu kapandı.
Saat beşi biraz geçerken bölüm başkanından mesaj geldi.
Sergide kullanılacak büyük panolardan ikisinin depodan çıkarılıp Atölye 17'ye getirilmesi gerekiyordu.
Aras mesajı okudu.
— Ben getiririm.
Ayağa kalktım.
— Ben de geliyorum.
— Gerek yok.
— Neden?
— Ağırlar.
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
— Cinsiyetçi bir cümleye doğru ilerliyorsun.
Aras kaşlarını kaldırdı.
— Boyun bir altmış iki.
— Bunun kadın olmamla ilgisi yok.
— Zaten kadın olduğun için demedim.
— Boyumla dalga geçmeyi bırak.
— Matematik.
— Yine başladın.
Aras kapıya yöneldi.
Ben peşinden gittim.
— Yardım edeceğim.
— Tamam.
Bu kadar kolay kabul etmesine şaşırdım.
— Tamam mı?
— Evet.
— Tartışmayacak mısın?
— İstersen tartışabiliriz.
— Hayır.
— O zaman gel.
Koridora çıktık.
Depo binanın diğer tarafındaydı.
Panolar gerçekten ağırdı.
Bunu asla Aras'a söylemeyecektim.
Birinin iki ucundan tuttuk.
Koridorda yavaşça ilerlemeye başladık.
— Senin tarafın aşağıda, dedi.
— Biliyorum.
— Eğiyorsun.
— Eğmiyorum.
— Alin.
— Boy farkımız var!
— Az önce boyunla dalga geçmememi söyledin.
— Şu an fiziksel gerçeklikten bahsediyorum.
Aras güldü.
Gerçekten.
Sesli.
Olduğum yerde neredeyse duruyordum.
— Sen...
— Ne?
— Güldün.
Gülümsemesi hemen küçüldü.
— Hayır.
— Sesini duydum!
— Panoya dikkat et.
— Aras Soykan kahkaha attı.
— Abartma.
— Tarihe not düşüyorum.
— Alin.
— Saat 17.14. Yer: üçüncü kat koridoru.
— Panoyu bırakacağım.
— Tamam, tamam.
Ama sırıtmayı bırakamıyordum.
Çünkü ilk kez gülümsemesini değil...
Gülüşünü duymuştum.
Ve sesi beklediğimden daha sıcaktı.
Panoları Atölye 17'ye taşıdığımızda ikimiz de biraz yorulmuştuk.
Aras kapıyı ayağıyla itti.
İçeri girdik.
— Nereye?
— Arka duvara.
Panoyu dolapların karşısına taşımaya başladık.
Tam o sırada dışarıdan kuvvetli bir rüzgâr esti.
Açık bıraktığımız büyük pencerenin kanadı aniden içeri çarptı.
BAM!
İrkildim.
— Ne—
Rüzgârla birlikte pencerenin önündeki uzun perde havalandı.
Perdenin ucu, duvara yasladığımız eski ahşap çerçevelerden birine takıldı.
Çerçeve hareket etti.
Yanındaki ikinci çerçeveye çarptı.
Her şey birkaç saniye içinde domino taşı gibi birbirine geçti.
— Alin, çekil!
Aras panoyu bıraktı.
Beni kolumdan çekip kendine doğru aldı.
Arkamızda büyük çerçevelerden biri yere düştü.
TAK!
Ardından metal bir şeyin yere çarpma sesi geldi.
Dolabın üzerindeki küçük anahtar.
Aras'ın yüzü bir anda değişti.
— Kahretsin.
Rüzgâr yeniden vurdu.
Dolabın tam kapanmamış kapağı hareket etti.
Gıcır...
İkimiz de aynı anda baktık.
Kapak yavaşça açıldı.
İçerideki tuvallerden biri öne doğru kaydı.
Aras hızla uzandı.
Ama yetişemedi.
İlk tuval yere düştü.
Ardından ikinci.
Sonra üçüncü.
Bir anda yıllardır karanlıkta üst üste duran resimler ahşap zeminin üzerine dağıldı.
Zaman...
Durdu.
Gerçekten.
En azından bana öyle geldi.
Çünkü birkaç saniye boyunca ne rüzgârı duydum ne de dışarıdaki sesleri.
Sadece resimlere baktım.
Bir kız.
Her yerde aynı kız vardı.
Bir tuvalde pencerenin önünde oturuyordu.
Başka birinde saçları dağılmış, kahkaha atıyordu.
Bir diğerinde yalnızca profili çizilmişti.
Başka bir tuvalde elinde fırça vardı.
Birinde gözleri kapalıydı.
Birinde yüzünün yarısı güneşteydi.
Bazıları tamamlanmıştı.
Bazıları yarım.
Bazıları yalnızca kömür kalemle çizilmişti.
Ama hepsinde...
Ada.
Onu artık tanıyordum.
Dün gece gördüğüm yüz.
Fotoğrafta görmediğim ama resimlerde tekrar tekrar karşıma çıkan kız.
Çok güzeldi.
Ama güzelliğinden daha dikkat çekici bir şey vardı.
Canlı görünüyordu.
Aras onu yalnızca çizmemişti.
Onu tanımıştı.
Bir insanın nasıl güldüğünü, sıkıldığında başını nasıl tuttuğunu, gözlerini kapattığında yüzünün nasıl değiştiğini, saçının hangi taraftan düştüğünü bilecek kadar.
Aras önümden geçti.
— Bakma.
Sesi...
Titremişti.
İlk kez.
Bana değil, yere baktı.
Hızla tuvallerden birini kaldırdı.
Sonra diğerini.
Ben hâlâ donmuş gibiydim.
— Aras...
— Bakma dedim.
Bu kez sesi sert çıktı.
Ama öfkeden değildi.
Panikti.
Onu böyle hiç görmemiştim.
Her hareketini kontrol eden, sesini neredeyse hiçbir zaman yükseltmeyen, bir koridorda yürürken bile nereye basacağını biliyormuş gibi duran Aras Soykan...
Ne yapacağını bilmiyordu.
Bir tuvali kaldırdı.
Diğerini düşürdü.
Eğildi.
Eli titriyordu.
Yanına çömeldim.
— Yardım edeyim.
— Hayır.
— Aras.
— Dokunma.
Elim havada kaldı.
Birkaç saniye önce bana söylediklerinin tonu, ilk gün yerdeki eski fırçalara dokunmaya çalıştığımda söylediğiyle aynıydı.
Dokunma.
Elimi geri çektim.
— Tamam.
Aras tuvallerden birini kaldırdı.
Ve o anda ikimiz de gördük.
Diğerlerinin altında kalan büyük bir tablo.
Ada'nın portresiydi.
Ama diğerlerinden farklıydı.
Yüzünün büyük kısmı tamamlanmıştı.
Saçları.
Boynu.
Omuzları.
Gözlerinden biri.
Diğer gözünün bulunduğu yerdeyse siyah boya vardı.
Sanki biri portre tamamlandıktan sonra fırçayı siyah boyaya batırmış ve kızın yüzünün üzerinden öfkeyle geçmişti.
Koyu boya alnından yanağına kadar uzanıyor, yüzünün bir bölümünü tamamen kapatıyordu.
Alt köşede tarih vardı.
17 Ekim.
Nefesim kesildi.
Aras da hareket etmeyi bıraktı.
Atölyede bir anda yalnızca pencereye vuran rüzgârın sesi kaldı.
Aras tabloya bakıyordu.
Yüzündeki ifadeyi tarif edemiyordum.
Çünkü tek bir duygu değildi.
Öfke.
Acı.
Suçluluk.
Özlem.
Belki hepsi.
Bir insanın yıllardır içine gömdüğü ne varsa aynı anda yüzüne çıkmış gibiydi.
Aras tabloyu hızla yerden aldı.
Dolaba koymaya çalıştı.
Ama eli titredi.
Tuval dolabın kenarına çarptı.
— Aras.
— İyiyim.
— İyi görünmüyorsun.
— İyiyim dedim.
Ayağa kalktı.
Nefes alışı hızlanmıştı.
Tuvali dolaba koydu.
Sonra ellerini dolabın kenarına dayadı.
Başını eğdi.
Ben birkaç adım arkasında durdum.
Yanına gitmek istiyordum.
Ama dokunmamı ister miydi bilmiyordum.
Bir insanı teselli etmenin en zor kısmı bazen ne söyleyeceğinizi bilmemek değildi.
Yaklaşmaya hakkınız olup olmadığını bilmemekti.
— Aras...
— Lütfen.
Tek kelime.
Çok alçak.
Sustum.
Bir süre öylece durdu.
Sonra pencereye yürüdü.
Kapatmak için uzandığında ellerinin hâlâ hafifçe titrediğini gördüm.
Pencereyi kapattı.
Atölye sessizleşti.
Ama içerideki sessizlik artık huzurlu değildi.
Ağırdı.
Neredeyse fiziksel bir şey gibi omuzlarımıza çökmüştü.
Resimleri birlikte toplamadık.
Aras tek başına topladı.
Ben masanın kenarında durdum.
Ne zaman yardım etmeye çalışsam "gerek yok" dedi.
Bu yüzden yalnızca bekledim.
Her tuvali kaldırırken gözlerini resimlerden kaçırmaya çalışıyordu.
Ama bazen bakıyordu.
İstemeden.
Bir tanesinde Ada'nın saçları topuz yapılmıştı ve burnunun ucunda mavi boya vardı.
Aras onu kaldırırken bir an durdu.
Dudağının kenarında belli belirsiz bir hareket oluştu.
Bir anıyı hatırlamıştı.
Sonra ifade kayboldu.
Tuvali dolaba koydu.
Son resim de içeri girdiğinde kapağı kapattı.
Anahtarı çevirdi.
Klik.
Bu kez kilidin sesi farklı geldi.
Sanki yalnızca dolabı değil...
Bir insanı da yeniden kapatmıştı.
Aras anahtarı cebine koydu.
— Bugünlük bitirelim.
Sesindeki yorgunluk tartışmaya yer bırakmıyordu.
Çantamı aldım.
Ama gitmedim.
Aras dosyalarını topluyordu.
— Aras.
— Alin, lütfen bugün—
— Kim olduğunu sormayacağım.
Eli durdu.
Başını kaldırdı.
— Ne?
— Ada'nın.
Bakışları üzerimde kaldı.
— Sormayacağım.
Biraz yaklaştım.
— 17 Ekim'i de sormayacağım. Resimleri neden kilitlediğini de. Neden dört yıldır resim yapmadığını da.
Aras hiçbir şey söylemedi.
— Sadece...
Cümlemi tamamlamak zor geldi.
— İyi misin?
Bakışları yüzümde kaldı.
Sonra çok hafif güldü.
Acı bir gülüştü.
— Az önce iyi olmadığımı söyledin.
— Çünkü değilsin.
— O zaman neden soruyorsun?
Omuz silktim.
— Belki söylemek istersin diye.
Aras masaya yaslandı.
Uzun süre sustu.
Ben bekledim.
Eskiden sessizlik beni rahatsız ederdi.
Birinin sustuğunu gördüğümde boşluğu hemen kelimelerle doldurmak isterdim. Şaka yapar, soru sorar, aklıma gelen ilk şeyi söylerdim.
Aras'la tanıştığımdan beri sessizliğin de bir konuşma biçimi olabileceğini öğreniyordum.
Bazen insan cevap vermeden önce yalnızca yanında kalmanız gerekiyordu.
Sonunda Aras konuştu.
— Onları atmam gerekiyordu.
Sesine bakılırsa bunu ilk kez yüksek sesle söylüyordu.
— Resimleri mi?
Başını salladı.
— Dört yıl önce.
— Neden atmadın?
Aras'ın gözleri dolaba kaydı.
— Bilmiyorum.
Yalan değildi.
Gerçekten bilmiyor gibiydi.
— Her seferinde yapacağımı düşündüm. Buraya geldim. Dolabı açtım. Birini aldım...
Sustu.
— Sonra?
— Geri koydum.
Bir süre onu izledim.
— Belki atmak istemedin.
— İstemem gerekiyordu.
— Neden?
Soru ağzımdan yumuşak çıkmıştı.
Aras hemen kapanmadı.
Ama cevap da vermedi.
— Çünkü bazı şeyleri saklamak iyi değildir, dedi sonunda.
— Bazı şeyleri atmak da iyi değildir.
Gözleri bana döndü.
— Her şeyi saklıyor musun?
Sorusu beni şaşırttı.
Bir an düşündüm.
— Evet.
— Her şeyi mi?
— Neredeyse.
Çantamı açtım.
İçinden eski sinema biletini çıkardım.
— Mesela bu.
Aras bilete baktı.
— Ne?
— İki yıl önce izlediğim bir filmin bileti.
— Neden saklıyorsun?
— O gün İpek'le çok gülmüştük.
Çantamdan küçük, kurumuş bir papatya çıkardım.
— Bu?
— Annem geçen sene masama bırakmıştı.
Sonra plastik ördeği çıkardım.
Aras'ın yüzü tamamen değişti.
— Hayır.
Kahkaha attım.
— Bunun duygusal bir hikâyesi yok.
— Şükür.
— Lunaparkta kazandım.
— Bunu neden taşıyorsun?
— Bilmiyorum. Karakteri var.
Aras istemeden güldü.
İşte.
Bir saniyeliğine de olsa yüzündeki ağırlık hafiflemişti.
Ördeği masaya koydum.
— Demek istediğim şu...
Ona baktım.
— Bazı şeyleri saklamak geçmişte yaşamak anlamına gelmez.
Aras'ın gülümsemesi yavaşça kayboldu.
— Bazen gelir.
— Belki.
— Sen bilmiyorsun.
Cümlesi sert değildi.
Sadece gerçekti.
Başımı salladım.
— Bilmiyorum.
Bunu kabul etmem onu şaşırttı.
— Ama bir şeyi biliyorum.
— Neyi?
Dolaba baktım.
— O resimleri atamamış olman seni kötü biri yapmıyor.
Aras'ın yüzü değişti.
Bir an nefes almayı unutmuş gibi oldu.
Kaşları çok hafif çatıldı.
— Kötü biri olduğumu kim söyledi?
Sustum.
Yanlış yere dokunmuştum.
Bunu hemen anladım.
— Kimse.
— O zaman neden bunu söyledin?
— Bilmiyorum.
Ama aslında biliyordum.
Çünkü Aras'ın o tablolara bakarken yüzünde gördüğüm şey yalnızca özlem değildi.
Suçluluktu.
Aras bakışlarını kaçırdı.
— Gitmemiz gerekiyor.
Konuyu kapatmıştı.
Bu kez izin verdim.
Atölyenin ışıklarını kapattık.
Koridora çıktığımızda hava iyice kararmıştı.
Merdivenleri yan yana inmeye başladık.
Normalde bu noktada konuşurdum.
Mutlaka.
Aras'ın sessizliğine dayanamaz, saçma bir şey söylerdim.
Ama bu kez yapmadım.
İkinci kata kadar sessiz indik.
Sonra Aras:
— Sessizsin, dedi.
Başımı ona çevirdim.
— Rahatsız mı oldun?
— Hayır.
Bir basamak daha indi.
— Garip geldi.
Gülümsedim.
— Çok konuştuğumu söylüyorsun. Susunca da garip diyorsun.
— Şikâyet etmiyorum.
— Alıştın mı bana?
Soru şaka olarak çıktı.
Ama Aras'ın adımları bir an yavaşladı.
Bana baktı.
Ben de ona.
— Hayır, dedi.
Beklediğim cevaptı.
Ama sonra devam etti.
— Sadece...
Bir basamak daha indi.
— Sessiz olunca bir şey eksikmiş gibi geliyor.
Kalbim.
Gerçekten.
Bir an ne yapacağını unuttu.
Aras bunu söylemiş ve hiçbir şey olmamış gibi aşağı inmeye devam etmişti.
Ben olduğum yerde kaldım.
İki basamak aşağı indikten sonra dönüp bana baktı.
— Gelmiyor musun?
— Az önce ne dedin?
— Ne?
— Tekrar söyle.
— Hayır.
Yüzümde yavaşça bir gülümseme oluştu.
— Bana alışmışsın.
— Öyle bir şey söylemedim.
— "Sessiz olunca bir şey eksikmiş gibi geliyor."
Aras gözlerini kapattı.
— Unut.
Peşinden indim.
— Asla.
— Alin.
— Bunu telefonuma not alacağım.
— Sakın.
— Tarih, saat—
— Alin.
— Aras Soykan bana alıştığını—
Bir anda durdu.
Ben fark etmeyip ona çarptım.
Elim refleks olarak koluna tutundu.
Başımı kaldırdım.
Yine fazla yakındık.
Son birkaç gündür bunun gereğinden sık yaşandığını fark ettim.
Aras bana bakıyordu.
Bu kez gözlerinde o alışıldık sabırsızlık yoktu.
— Sana alıştığımı söylemedim, dedi.
Sesi alçaktı.
— Henüz.
Kelime ağzımdan kendiliğinden çıktı.
Aras'ın bakışları değişti.
Bir saniye.
İki.
Gülümsemem yavaşladı.
Çünkü şaka bir anda şaka olmaktan çıkmıştı.
Aramızdaki merdiven boşluğu sessizdi.
Elim hâlâ kolundaydı.
Bunu fark edip çektim.
Aras'ın bakışları kısa bir an elime kaydı.
Sonra tekrar yüzüme.
— Tehlikeli bir kelime kullanıyorsun, dedi.
Kaşlarımı çattım.
— Hangisi?
— Henüz.
Neden bilmiyorum ama bu cümle içimde bir yere dokundu.
Aras arkasını dönüp inmeye devam etti.
Ben birkaç saniye yerimde kaldım.
Sonra peşinden gittim.
Binanın önüne çıktığımızda serin hava yüzüme vurdu.
Yağmur yağmıyordu ama gökyüzü ağırdı. Kampüsün sarı lambaları yanmış, ıslak taşların üzerinde uzun yansımalar oluşmuştu. İnsanların çoğu gitmişti.
Kapının önünde durduk.
Aras telefonuna baktı.
— Eve nasıl gideceksin?
— Otobüs.
— Durak?
— Ana caddenin orada.
Başını salladı.
— Yürüyorum.
— Nereye?
— Durağa.
— Ben yolu biliyorum.
— Biliyorum.
— O zaman?
— Ben de o tarafa gidiyorum.
Yalan söylüyor muydu bilmiyordum.
Ama sormadım.
Yan yana yürümeye başladık.
Rüzgâr saçlarımı yüzüme getiriyordu. Birkaç kez kulağımın arkasına sıkıştırdım ama yeniden çıkıyordu.
Üçüncü seferde Aras:
— Saçını toplasana, dedi.
— Tokam yok.
— Çantanda üç tane vardı.
Durup ona baktım.
— Nereden biliyorsun?
O da durdu.
Bir an yüzünde yakalanmış bir ifade belirdi.
— Dün şemsiye ararken çıkardın.
Gözlerimi kıstım.
— Saydın mı?
— Hayır.
— Üç tane olduğunu biliyorsun.
— Gördüm.
— Aras.
— Ne?
Yüzümde gülümseme oluştu.
— Sen beni gerçekten izliyorsun.
Başını iki yana sallayıp yürümeye devam etti.
— Yine başlama.
Peşinden gittim.
— Kahvemi biliyorsun.
Cevap yok.
— Ne yediğimi biliyorsun.
Sessizlik.
— Çantamdaki toka sayısını biliyorsun.
— Çok konuşuyorsun.
— Bu savunma değil.
— Savunma yapmıyorum.
— Sayın Savcım köşeye sıkıştı.
— Alin.
Gülüyordum.
Ve birkaç dakika önce Atölye 17'de yaşanan ağır sessizlikten sonra Aras'ın da dudaklarının kenarının hafifçe kıvrıldığını görmek iyi gelmişti.
Belki ona da.
Durağa vardığımızda otobüsümün gelmesine altı dakika vardı.
Dijital tabelaya baktım.
Aras yanımda durdu.
— Gidebilirsin, dedim.
— Beklerim.
— Altı dakika.
— Farkındayım.
— Üşürsün.
— Sen de üşürsün.
— Benim otobüsüm geliyor.
— O yüzden bekliyorum zaten.
Cevap veremedim.
Bankın kenarına oturdum.
Aras ayakta kaldı.
Bir süre ikimiz de caddeye baktık.
Arabaların farları ıslak asfaltın üzerinde dağılıyor, şehir akşam telaşının içinde akmaya devam ediyordu.
Sonra Aras:
— Bugün olanlar için özür dilerim, dedi.
Başımı kaldırdım.
— Ne için?
— Sana bağırdım.
— Bağırmadın.
— Sesimi yükselttim.
— Panikledin.
Bu kelimeyi söylediğimde yüzü hafifçe gerildi.
Ama inkâr etmedi.
— Evet.
— Sorun değil.
— Senin suçun değildi.
— Biliyorum.
Aras bana baktı.
— Bunu söylemekte hiç zorlanmadın.
— Neyi?
— Suçun olmadığını.
Gülümsedim.
— Genelde suçum oluyor. Bu sefer fırsatı kaçırmam.
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
Sonra yine ciddileşti.
— Dolap konusunda...
Bekledim.
— Sana güvenmediğim için değil.
Kalbimde küçük bir hareket oldu.
— Biliyorum.
— Bilmiyorsun.
— Tahmin ediyorum.
Aras ellerini montunun ceplerine koydu.
— Bazı şeyleri açarsam tekrar kapatamamaktan korkuyorum.
Bu cümle...
Dolaptan bahsetmiyordu.
İkimiz de biliyorduk.
Sesimi yumuşattım.
— O zaman açma.
Bana baktı.
— Ne?
— Hazır değilsen açma.
— Merak etmiyor musun?
Güldüm.
— Deliler gibi.
İlk kez o da hafifçe güldü.
— Belli oluyor.
— Ama merak etmem, senin anlatmak zorunda olduğun anlamına gelmiyor.
Aras'ın bakışları yüzümde kaldı.
Uzun süre.
Otobüsün uzaktan gelen ışıkları görünmeye başlamıştı.
Sonra çok alçak sesle:
— Ada ablamdı, dedi.
Dünya bir saniyeliğine sessizleşti.
Ona baktım.
Aras gözlerini caddeye çevirmişti.
Ablamdı.
Geçmiş zaman.
İçimdeki bütün ihtimaller bir anda sustu.
Sevgilisi değildi.
Eski sevgilisi değildi.
Arkadaşı değildi.
Ablasıydı.
Ve "ablam" değil...
Ablamdı.
Ne anlama geldiğini sormama gerek yoktu.
Nefesimi yavaşça verdim.
— Aras...
Başını iki yana salladı.
— Bugün daha fazlasını anlatamam.
Hemen:
— Tamam, dedim.
Bu kez şaşırmadı.
Belki artık gerçekten beni tanımaya başlıyordu.
Otobüs durağa yanaştı.
Kapılar açıldı.
Ayağa kalktım.
Bir şey söylemek istiyordum.
"Başın sağ olsun" demek istedim ama dört yıl sonra, bir otobüs durağında, onun ağzından yeni çıkan bu küçücük itirafın üzerine fazla resmi geldi.
"Seni anlıyorum" diyemezdim.
Anlamıyordum.
Bu yüzden yalnızca:
— Anlattığın için teşekkür ederim, dedim.
Aras bana baktı.
Başını hafifçe salladı.
— İyi geceler, Alin.
Otobüse bindim.
Kapı kapanmadan önce ona döndüm.
Normalde:
İyi geceler Sayın Savcım!
derdim.
Bu kez demedim.
— İyi geceler, Aras.
Kapılar kapandı.
Camın arkasından onu gördüm.
Durakta tek başına duruyordu.
Otobüs hareket ederken küçüldü.
Ama yüzündeki ifade zihnimde kaldı.
Eve döndüğümde odama geçtim.
Işığı açmadan yatağın kenarına oturdum.
Telefonumu elimde tutuyordum.
Ama ekrana bakmıyordum.
Aklımda yalnızca iki kelime vardı.
Ada ablamdı.
Dört yıldır resim yapmıyordu.
17 Ekim'de her şey değişmişti.
Dolabında onlarca Ada resmi vardı.
Son tablonun yüzü siyah boyayla kapatılmıştı.
Parçalar yavaş yavaş birleşiyordu.
Ama ortaya çıkan resmi görmek istemiyordum.
Çünkü artık Ada'nın hikâyesinin güzel bitmediğini biliyordum.
Masamın üzerindeki eskiz defterine baktım.
Ayağa kalkıp yanına gittim.
Açtım.
Dün çizdiğim Atölye 17.
İki masa.
Pembe çizgi.
Aras'ın boş sandalyesi.
Bir süre baktım.
Sonra kalemimi aldım.
Sayfanın en altına küçük harflerle yazdım:
Bazı insanların neden sessiz olduğunu anlamak için, sustukları yere bakmak gerekir.
Kalemi bıraktım.
Telefonum titredi.
Aras.
Mesajı açtım.
ARAS: Eve vardın mı?
O kadar sıradan bir soruydu ki birkaç saniye ekrana baktım.
Ama belki tam da bu yüzden güzeldi.
Birkaç saat önce yıllardır kilitli tuttuğu dolap açılmıştı.
Geçmişi atölyenin zeminine dağılmıştı.
Ablasının onlarca portresi önümüze düşmüştü.
Ve şimdi...
Bana eve varıp varmadığımı soruyordu.
BEN: Vardım.
Biraz düşündüm.
Sonra ekledim.
BEN: Sen?
Cevap kısa sürede geldi.
ARAS: Yoldayım.
Yazmak istedim.
İyi misin?
Sildim.
Konuşmak istersen buradayım.
Onu da sildim.
Fazla büyük geldi.
Sonunda:
BEN: Eve varınca haber ver.
Gönderdim.
Bir dakika sonra:
ARAS: Tamam.
Telefonu masaya bıraktım.
Yaklaşık yarım saat sonra yeniden titredi.
ARAS: Geldim.
Gülümsedim.
BEN: Güzel.
Sonra düşündüm.
Ve yazdım:
BEN: İyi geceler Aras.
Bu kez "Sayın Savcım" yazmadım.
Mesaj görüldü.
Uzun süre cevap gelmedi.
Tam telefonu bırakacaktım.
Ekran yeniden aydınlandı.
ARAS: İyi geceler Alin.
Telefonu kapattım.
Yatağıma uzandım.
O gece Atölye 17'nin dolabını düşünürken ilk kez içindekileri öğrenmek için sabırsızlanmadım.
Çünkü artık o dolabın bir gizem kutusu olmadığını anlamıştım.
Bir mezar taşı da değildi.
Belki daha çok...
Aras'ın dört yıldır kapatamadığı bir cümleydi.
Ada'nın resimlerini atamamıştı.
Resim yapmayı bırakmıştı.
Atölyeyi kapatmıştı.
Ama bazı şeyleri kilitlemek onları geride bırakmaya yetmiyordu.
Bazen yalnızca karanlıkta bekletiyordu.
Ve bugün o karanlık kapı istemeden açılmıştı.
Aras bana yalnızca iki kelime vermişti.
Ada ablamdı.
Ama o iki kelime, onun hakkında şimdiye kadar söylediği her şeyden daha gerçekti.
Gözlerimi kapattım.
Aklıma merdivenlerde söylediği cümle geldi.
Sessiz olunca bir şey eksikmiş gibi geliyor.
Sonra durakta söylediği.
Bazı şeyleri açarsam tekrar kapatamamaktan korkuyorum.
Belki Aras'ın korktuğu şey yalnızca Ada değildi.
Belki birine bir şey anlatmaya başladığınızda, o insanın hayatınızda kalması için bir neden yaratıyordunuz.
Belki bu yüzden insanları uzak tutuyordu.
Çünkü kimse yaklaşmazsa...
kimse gidemezdi.
Henüz bunun cevabını bilmiyordum.
Ama bildiğim başka bir şey vardı.
Atölyenin ortasında hâlâ pembe bir çizgi duruyordu.
Benim tarafım.
Onun tarafı.
Aras sınırları severdi.
Ben ise onları zorlamayı.
Fakat o gün ilk kez bir sınırı geçmemiştim.
Beklemiştim.
Ve garip biçimde...
Aras kendi isteğiyle bana doğru bir adım atmıştı.
Küçücük bir adım.
Sadece iki kelime kadar.
Ama bazen iki insan arasındaki en büyük mesafeler kilometrelerle ölçülmezdi.
Bir sırla ölçülürdü.
Ve Aras Soykan o gece...
aramızdaki mesafeden ilk parçayı kendi elleriyle kaldırmıştı.