A.S.
Bir insanın hayatınıza girmeye başladığını büyük olaylardan anlamıyordunuz.
Size aşkını ilan etmiyordu mesela.
Kapınızın önünde çiçeklerle beklemiyor, gecenin bir yarısında sizi arayıp hayatının anlamı olduğunuzu söylemiyor, yağmurun altında romantik filmlerdeki gibi arkanızdan koşmuyordu.
Bazen çok daha küçük şeyler oluyordu.
Telefonunuzun ekranında bir isim göründüğünde istemsizce gülümsüyordunuz.
Kahve alırken onun ne içtiğini merak ediyordunuz.
Kalabalık bir koridora girdiğinizde farkında olmadan tanıdık bir yüz arıyordunuz.
Ve en kötüsü...
Bütün bunları yaptığınızı ancak iş işten geçtikten sonra fark ediyordunuz.
Benim için işin tehlikeli kısmı, sabah gözlerimi açar açmaz telefonumu elime aldığımda başladı.
Ekranda yeni bir mesaj yoktu.
Normal bir insan telefonu tekrar bırakırdı.
Ben bırakmadım.
Bildirim ekranını aşağı çektim.
Sonra bir kez daha.
Sanki telefon ilk seferinde bazı mesajları benden saklamış olabilirmiş gibi.
Hiçbir şey.
Kaşlarımı çattım.
Neden mesaj bekliyordum?
Daha da önemlisi...
Kimden mesaj bekliyordum?
Bu sorunun cevabını bildiğim için telefonu yatağın diğer ucuna fırlattım.
— Hayır.
Yorganı üzerime çektim.
Üç saniye sonra tekrar çıkardım.
Telefonuma baktım.
Sessiz.
Dün geceki konuşmamız hâlâ ekrandaydı.
SAYIN SAVCIM ⚖️: Yarın kahveni kendin al.
Altında benim mesajım:
Latte. 1 şeker. Unutma.
Görüldü.
Cevap yok.
Telefonu yüzüstü çevirdim.
— Umurumda değil.
Odamdaki sessizlik bana inanmadı.
Ben de.
Saat dörde on kala Güzel Sanatlar binasının önündeydim.
Bu kez erken gelmemiştim.
Daha doğrusu yalnızca on dakika erken gelmiştim ve bunun gelişme sayılması gerektiğini düşünüyordum.
İstanbul, birkaç gündür sonbahara karar vermeye çalışıyor gibiydi. Sabah güneş açıyor, öğleden sonra gökyüzünün rengi değişiyor, akşam olduğunda Boğaz'dan gelen rüzgâr insanın ince bir hırka giymediğine pişman olmasına yetiyordu. Dün geceki yağmurun ardından kampüsün taş yolları hâlâ bazı yerlerde ıslaktı. Ağaçlardan düşen sarı ve kahverengi yapraklar kaldırımın kenarlarında birikmiş, öğrencilerin ayaklarının altında ezildikçe hafif bir hışırtı çıkarıyordu.
Binanın önünde birkaç saniye durdum.
Elimde kahve vardı.
İki tane.
Kendi bardağıma baktım.
Sonra diğerine.
Kendime açıklamam basitti.
Aras dün bana kahve almıştı.
Ben de bugün ona almıştım.
Bu romantik değildi.
Nezaketti.
İnsanlık.
Medeniyet.
Karşılıklı kahve diplomasisi.
Bardağın üzerindeki etikete baktım.
Americano. Şekersiz.
Dün ne içtiğine özellikle dikkat etmemiştim.
Sadece...
Fark etmiştim.
Bunlar farklı şeylerdi.
Kesinlikle.
Merdivenlerden yukarı çıktım.
Atölye 17'nin bulunduğu kata geldiğimde kapı açıktı.
İçeri girmeden önce durdum.
Atölye artık ilk günkü hâline hiç benzemiyordu.
Sadece birkaç günlük temizlik bile yıllardır kapalı duran odanın üzerindeki ölü toprağı kaldırmış gibiydi. Büyük pencereler temizlenmiş, dışarıdaki solgun gökyüzü daha belirgin hâle gelmişti. Şövaleler pencerenin önünde düzgün sıralar oluşturuyor, masaların ahşabı toz tabakasının altından yeniden ortaya çıkıyordu. Raflardaki kullanılabilir boyalar ayrılmış, fırçalar temiz kavanozlara yerleştirilmişti.
Ama bütün bunların arasında gözümün ilk bulduğu şey pembe çizgiydi.
Hâlâ oradaydı.
Atölyenin ortasından geçiyor, uzun masayı ikiye ayırıyordu.
Benim tarafım.
Onun tarafı.
Ve Aras...
Kendi tarafındaydı.
Pencerenin önündeki masaya hafifçe eğilmiş, önündeki kâğıtlara bakıyordu. Üzerinde siyah, ince bir kazak vardı. Kollarını dirseklerinin biraz altına kadar çekmişti. Saçlarının önü her zamanki kadar düzenli değildi; belli ki birkaç kez eliyle geriye itmişti.
Beni fark etmemişti.
Kapının eşiğinde durup birkaç saniye onu izledim.
Bunu yaptığımı bilse kesinlikle hoşuna gitmezdi.
Ama insanların yalnız olduklarını düşündükleri hâllerini seviyordum.
O zaman yüzleri daha dürüst oluyordu.
Aras'ın da öyleydi.
Kaşlarının arasında hafif bir çizgi vardı. Bir şey okurken alt dudağının iç kısmını çok hafif ısırıyor, sağ elindeki kalemle masaya belli belirsiz bir ritim vuruyordu.
Bir.
İki.
Üç.
Duruyordu.
Sonra yeniden.
Bir.
İki.
Üç.
Gülümsedim.
— Beni gizlice izlemeyi bitirdiysen içeri girebilirsin.
Gülümsemem dondu.
Başını bile kaldırmamıştı.
— Seni izlemiyordum.
— Kapıda kırk saniyedir duruyorsun.
İçeri girdim.
— Saydın mı?
Bu kez başını kaldırdı.
Bakışları önce bana, sonra ellerimdeki bardaklara kaydı.
— Hayır.
— O zaman kırk saniye olduğunu nereden biliyorsun?
— Tahmin.
— Bence sen de beni izliyordun.
— Önümde duvar var Alin.
Kapının yanındaki duvara baktım.
Sonra ona.
— Ayrıntılara takılıyorsun.
Aras'ın gözleri yeniden kahvelere kaydı.
Ben hiçbir şey söylemeden kendi tarafıma yürüdüm.
Bardaklardan birini masasına bıraktım.
Aras etikete baktı.
Sonra bana.
— Bu ne?
— Çorba.
— Alin.
— Kahve.
— Görüyorum.
Çantamı sandalyeye bıraktım.
— Dün sen aldın. Bugün ben.
Aras bardağı eline aldı.
Etiketi okudu.
Americano. Şekersiz.
Bakışları yavaşça bana döndü.
İşte.
Şimdi sıra bendeydi.
— Kahvemi nereden biliyorsun?
Sorusundaki hafif eğlenceyi fark ettim.
Omuz silktim.
— Dün içiyordun.
— Dün kahveme baktın mı?
Onun bana dün söylediği cümlenin aynısını kullandım.
— Elindeydi.
— Şeker kullanmadığımı da biliyorsun.
— Paketi masada bırakmadın.
Aras'ın dudağının sol köşesi kıvrıldı.
— Demek beni gözlemliyorsun.
Parmağımı kaldırdım.
— Ben ressamım. Mesleki.
— Dün aynı şeyi söylediğimde kabul etmemiştin.
— Çünkü sen ressam değilsin.
Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz...
Sessizlik oldu.
Çok küçük bir sessizlik.
Belki bir başkası fark etmezdi.
Ben ettim.
Aras'ın bardağı tutan parmakları hafifçe sıkıldı.
Bakışları benden uzaklaşıp atölyenin arka tarafına kaydı.
O dolaba.
A.S.
Dün gece gördüğüm tablolar zihnimde bir anda yeniden canlandı.
Gülümseyen kız.
Mavi tonlar.
Aras'ın elindeki tuval.
Ve fısıldadığı isim.
Ada.
Söylediğimi geri almak istedim.
Ama artık çok geçti.
— Yani... hukuk öğrencisisin anlamında söyledim.
Aras yeniden bana baktı.
— Biliyorum.
Sesi normaldi.
Ama gözleri değildi.
Bardağı kaldırıp kahveden bir yudum aldı.
— Doğru almışsın.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Bu teşekkür mü?
— Kahvenin doğru olduğunu söyledim.
— Aras Soykan dilinde teşekkür.
— Öyle bir dil yok.
— Ben çözmeye başladım.
— Geçmiş olsun.
Kendi kahvemi aldım.
— Rica ederim, Sayın Savcım.
— O isim hâlâ telefonunda mı?
Masumca baktım.
— Hangi isim?
— Alin.
Gülümsedim.
— Telefonumu karıştırmak özel hayatın gizliliğini ihlal eder.
— Sil.
— Asla.
Başını iki yana salladı.
Ama kahvesinden bir yudum daha aldı.
Ve ben bunu zafer saydım.
İlk yarım saat oldukça sakindi.
Hatta Aras ve benim aynı odada yarım saat kavga etmeden durabilmemiz düşünüldüğünde tarihî bir başarı sayılabilirdi.
Ben pencerenin önündeki şövalelerin vidalarını kontrol ediyordum. Aras sergide kullanılacak alanların ölçülerini dosyasına geçiriyordu. Telefonumdan yine düşük sesle müzik açmıştım.
Pembe sınırımız hâlâ aramızdaydı.
Ve açıkçası bu sınır işi düşündüğümden daha eğlenceli hâle gelmişti.
Aras kendi tarafındaki bir makası almak için uzandığında bilerek benim tarafıma birkaç santim koydum.
Elini durdurdu.
Makasın pembe çizginin öteki tarafında olduğunu gördü.
Sonra bana baktı.
Ben çalışıyormuş gibi yaptım.
— Alin.
— Efendim?
— Makası ver.
Başımı kaldırdım.
— Hangi makası?
Bakışları makasa kaydı.
— Önündeki.
— Aa.
Makasın orada olduğunu ilk kez görmüşüm gibi yaptım.
— Bu mu?
— Evet.
Elime aldım.
Aras elini uzattı.
Vermedim.
— Ne?
— Sınır.
— Ciddi misin?
— Kuralları sen koydun.
— Makas benim.
— Şu anda benim bölgemde.
— Sen koydun.
— Kanıtla.
Aras birkaç saniye bana baktı.
Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Ayağını pembe çizginin üzerinden geçirdi.
Benim tarafıma girdi.
Ağzım açıldı.
— Hey!
Makas elimdeydi.
Aras bana doğru yürüdü.
— Sınırı geçtin!
— Evet.
— Kuralları çiğniyorsun!
— Makasımı alıyorum.
Elimi arkamda sakladım.
— İzin vermiyorum.
— Alin.
Bir adım daha yaklaştı.
Ben bir adım geri gittim.
— Kendi kurallarına saygın yok.
— Makası ver.
— Hayır.
Bir adım daha.
Ben yine geri.
Arkamdaki masayı unutmuştum.
Kalçam masanın kenarına değdiğinde durmak zorunda kaldım.
Aras önümdeydi.
Aramızdaki mesafe bir anda azalmıştı.
Dünkü düşme sahnesinden sonra bu kadar yakın durmanın vücudumda yaratacağı etkiyi artık biliyor olmam gerekirdi.
Bilmiyordum.
Ya da biliyor, sadece kabul etmek istemiyordum.
Elimi hâlâ arkamda tutuyordum.
Aras gözlerini kıstı.
— Son kez söylüyorum.
— Tehdit mi ediliyorum?
— Makası ver.
— Savcım olmadan konuşmam.
Aras başını biraz eğdi.
— Zaten bana Savcı diyorsun.
Bir an durdum.
Sonra istemsizce güldüm.
— Haklısın.
O da gülümsedi.
Bu kez saklamadı.
Küçük bir gülümsemeydi.
Ama gerçekten oradaydı.
Ve tam o anda çok kötü bir şey oldu.
Aras güldüğünde yüzünün ne kadar değiştiğini fark ettim.
Normalde sert duran kaşları gevşiyor, gözlerinin kenarında ince çizgiler beliriyor, yüzündeki o ulaşılmaz ifade bir anda kayboluyordu.
Daha genç görünüyordu.
Daha sıcak.
Daha...
Çizilesi.
Elim refleks olarak çantamdaki deftere gitmek istedi.
Kendimi durdurdum.
Aras bunu fark etmiş olmalıydı.
Gülümsemesi yavaşça kayboldu.
— Aklından bile geçirme.
— Hiçbir şey yapmadım.
— Gözlerinden anlıyorum.
— Yüzümü okumayı bırak.
— Sen benimkini bırakınca.
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra makası ona uzattım.
— Al.
Elini uzattı.
Tam alacağı sırada geri çektim.
— Ama sınır ihlali için ceza var.
Aras derin bir nefes aldı.
— Ne istiyorsun?
Bu soruya hazır değildim.
Şaka yapmak için söylemiştim.
Ama şimdi bana bakıyordu.
Ne istiyorsun?
Aklımdan geçen ilk cevap korkunçtu.
Gülümsemeni bir daha görmek.
Hemen zihnimden attım.
— Yarın kahve senden.
Aras makası elimden aldı.
— Zaten alacaktım.
Sustum.
— Ne?
Bunu neden söylediğini anlamaya çalışıyordum.
Aras çoktan arkasını dönmüştü.
— Hiç.
Ama yüzümde oluşan gülümsemeyi görmediği için mutluydum.
Öğleden sonra hava yeniden kapandı.
Atölyenin yüksek pencerelerinden giren ışık azaldıkça içerideki renkler koyulaşıyordu. Ahşap zemin daha sıcak, duvarlar daha gri görünüyordu. Pencerelerden birini hafifçe açmıştık; dışarıdan ıslak toprak ve sonbahar kokusu giriyor, içerideki eski boya kokusuna karışıyordu.
Ben bir köşede yere oturmuş, sergi için kullanılabilecek çerçeveleri ayırıyordum.
Aras, arkamdaki raflardan birinin ölçüsünü alıyordu.
Bir süre sonra elimdeki çerçeveyi bıraktım.
— Sana bir şey sorabilir miyim?
Aras ölçü aletini indirmedi.
— Zaten soracaksın.
— Haklısın.
Cevap vermedi.
Bir an düşündüm.
Ada'yı sorabilirdim.
Dün gece seni gördüm, diyebilirdim.
O kız kim?
Neden resimleri dolabında?
Neden senin baş harflerin orada?
Neden fırçalara öyle baktın?
Neden resim yaptığını saklıyorsun?
Kafamın içinde onlarca soru vardı.
Ama hiçbirini sormadım.
Onun yerine:
— En sevdiğin renk ne? dedim.
Aras'ın eli durdu.
Bana döndü.
Yüzündeki ifade gerçekten komikti.
— Ne?
— En sevdiğin renk.
— Neden?
— İnsanların en sevdiği renkler onlar hakkında bir şey söyler.
— Bilimsel bir çalışma mı bu?
— Alin Karahan Üniversitesi araştırması.
— Öyle bir üniversite yok.
— Yeni kurdum.
Aras tekrar ölçüm yapmaya döndü.
— Yok.
— Ne yok?
— En sevdiğim renk.
Kaşlarımı çattım.
— Herkesin vardır.
— Benim yok.
— İmkânsız.
— Neden?
Ayağa kalktım.
— Tamam. Kırmızı?
— Hayır.
— Mavi?
Ölçü aletini tutan eli bir an durdu.
Sadece bir an.
Ama gördüm.
Mavi.
Dün yerdeki fırçanın ucunda mavi boya vardı.
Dolaptan çıkardığı tablonun ağırlıklı rengi maviydi.
Bakışlarımı yüzüne diktim.
— Mavi.
— Hayır.
— Yalancısın.
— Değilim.
— Az önce durdun.
— Ölçü alıyorum.
— Mavi seviyorsun.
— Alin.
— Koyu mavi mi?
Cevap vermedi.
— Lacivert?
Sessizlik.
— Kobalt?
Bu kez bana baktı.
Ve o bakış yeterliydi.
Gülümsedim.
— Kobalt.
— Bir renk söyledin diye—
— Kobalt mavisi.
Aras ölçü aletini kapattı.
— Çok yorucusun.
— Ama doğru bildim.
— Bilmiyorum.
— Biliyorsun.
Yerdeki çerçevelere geri oturdum.
Ama zihnim artık başka yerdeydi.
Kobalt mavisi.
Nedense bu küçücük bilgi bile ona ait gizli bir şey öğrenmişim gibi hissettirmişti.
Belki çünkü Aras kendisiyle ilgili hiçbir şeyi kolay kolay vermiyordu.
Onun hakkında öğrendiğiniz her küçük ayrıntı, cebinize düşen bir anahtar gibiydi.
Henüz hangi kapıyı açtığını bilmiyordunuz.
Ama saklıyordunuz.
Saat beşe doğru Aras'ın telefonu çaldı.
Ekrana baktığında yüzündeki ifade değişti.
Telefonu açmadan önce:
— Beş dakika, dedi.
Başımı salladım.
Koridora çıktı.
Kapı aralık kaldı.
Sesini duyabiliyordum ama söylediklerini anlayamıyordum. Zaten dinlemeye çalışmadım.
Çerçeveleri ayırmaya devam ettim.
Sonra masanın altında küçük, yuvarlak bir şey gördüm.
Eğildim.
Eski bir boya tüpüydü.
Üzerindeki etiket neredeyse tamamen silinmişti.
Kapağın çevresinde kurumuş koyu mavi boya vardı.
Kobalt.
Elime aldım.
Tüp yıllardır kullanılmamış gibiydi.
Arkasını çevirdiğimde üzerindeki küçük siyah kalem yazısını fark ettim.
A.S.
Nefesim hafifçe kesildi.
Baş harfler.
Yine.
Parmağımla yazının üzerinden geçtim.
Bu kez tesadüf değildi.
Dolap.
Fırçalar.
Boya.
A.S.
Aras Soykan.
Boya tüpünü elimde çevirirken içimde tuhaf bir heyecan oluştu.
Çünkü artık tahmin etmiyordum.
Biliyordum.
Aras resim yapmıştı.
Hem de bu atölyede.
Tam o sırada arkamdaki kapı açıldı.
— Ne yapıyorsun?
Elim istemsizce kapandı.
Aras içeri girmişti.
Bakışları doğrudan elimdeki tüpe indi.
Yüzündeki bütün yumuşaklık kayboldu.
Birkaç saniye boyunca hiç hareket etmedi.
— Bunu nereden buldun?
Sesi alçaktı.
— Masanın altında.
Yanıma geldi.
— Ver.
Tüpü uzattım.
Aras elimden aldı.
Baş harfleri gördü.
Parmakları yazının üzerinde durdu.
— A.S., dedim.
Cevap vermedi.
— Dolapta da aynı harfler var.
Sessizlik.
— Aras...
— Alin.
Sesindeki ton uyarıydı.
Ama bu kez geri çekilmedim.
Çünkü ona bir şey sormak istiyordum.
Ada'yı değil.
Dolabı değil.
Sadece onu.
— Resim yapıyordun, değil mi?
Atölyenin içindeki bütün sesler bir anda daha belirgin hâle geldi.
Pencereden giren rüzgâr.
Uzakta kapanan bir kapı.
Masadaki kâğıdın hafif hışırtısı.
Aras'ın yüzüne baktım.
İnkâr etmesini bekledim.
"Hayır" demesini.
Konuyu kapatmasını.
Ama uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra bakışlarını elimden aldığı boya tüpüne indirdi.
— Eskiden.
Tek kelime.
Ama bana koca bir kapı açmış gibi geldi.
Daha doğrusu kapıyı yalnızca bir santim aralamıştı.
Ve ben o aralıktan içeri bakıyordum.
— Ne zamandır yapmıyorsun?
Aras'ın çenesi gerildi.
— Uzun zamandır.
— Neden bıraktın?
İşte kapı orada yeniden kapandı.
Gözleri benimkilere döndü.
— Bu kadar yeter.
Normalde üsteleyebilirdim.
Hatta üç gün önceki Alin kesinlikle üsteleyebilirdi.
"Neden?" derdi.
"Bir şey mi oldu?"
"Ada yüzünden mi?"
Ama yapmadım.
Başımı salladım.
— Tamam.
Aras'ın yüzündeki ifade değişti.
Sanki yine aynı şeyi yapmıştım.
Onu şaşırtmıştım.
— Tamam mı?
— Evet.
— Sormayacak mısın?
— Az önce bu kadar yeter dedin.
— Genelde dinlemiyorsun.
Omuz silktim.
— İnsan değişir.
Aras bana uzun süre baktı.
O bakışın içinde ne olduğunu anlayamadım.
Şaşkınlık vardı.
Biraz şüphe.
Belki de...
Teşekkür.
Sonra boya tüpünü avucunda çevirdi.
— Dört yıl.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
— Ne?
Pencereye baktı.
— Dört yıldır resim yapmıyorum.
Bu bilgiyi ben istememiştim.
Kendi vermişti.
Ve nedense bu, sorarak alabileceğim herhangi bir cevaptan daha değerli geldi.
— Anladım.
Başka bir şey söylemedim.
Aras da.
Ama aramızdaki sessizlik artık eskisi gibi değildi.
Bu kez bir duvar değil...
Bir anlaşmaydı.
Yaklaşık yirmi dakika sonra Aras ölçüleri bitirmek için atölyenin diğer tarafına geçti.
Ben eski çerçeveleri depoya götürmek üzere topluyordum.
Büyük bir çerçeveyi kaldırdığımda arkasından katlanmış bir kâğıt düştü.
Yere süzüldü.
Eğilip aldım.
Eskiydi.
Kenarları sararmıştı.
Açmamam gerektiğini düşündüm.
Gerçekten.
Bunu düşündüm.
Yaklaşık iki saniye.
Sonra kâğıdın üzerinde boya lekeleri olduğunu fark ettim.
Bu bir yazı değildi.
Çizimdi.
Kâğıdı açtım.
Kömür kalemle yapılmış hızlı bir eskiz.
Bir el.
Sadece bir insan eli.
Ama o kadar iyiydi ki nefesimi tuttum.
Çizgiler kusursuz değildi.
Zaten güzel olan da buydu.
Bazı yerlerde kömür kalem kâğıda sertçe bastırılmış, bazı yerlerde yalnızca belli belirsiz dokunmuştu. Parmakların eklemleri, ışığın avuç içindeki dağılımı, bileğin dönüşü birkaç basit çizgiyle inanılmaz derecede canlı görünüyordu.
Alt köşede küçük bir imza vardı.
A.S.
Kalbim hızlandı.
Bu Aras'ın çizimiydi.
Dört yıl önceki Aras'ın.
Kâğıda biraz daha yakından baktım.
Altında silik bir tarih vardı.
12 Ekim.
Yıl kısmı da görünüyordu.
Dört yıl öncesi.
Tam kâğıdı kapatacaktım ki arka yüzünde başka bir şey olduğunu fark ettim.
Çevirdim.
Tek bir cümle.
Kurşun kalemle.
El yazısı Aras'ın bugünkü yazısından daha dağınıktı.
Ada yine elini oynattı. Baştan çizmem gerekiyor.
Nefesim kesildi.
Ada.
Çizimdeki el...
Ada'nın mıydı?
Birden dün gece gördüğüm portre aklıma geldi.
Dolabın içindeki onlarca tuval.
Aynı kız.
Aras'ın onları saklayışı.
Tam o anda arkamdan ayak sesi geldi.
Kâğıdı kapatmaya çalıştım.
Geç kalmıştım.
Aras durmuş bana bakıyordu.
Sonra elindeki kâğıda.
Yüzündeki ifade bir anda boşaldı.
— Onu nereden buldun?
Bu kez sesinde öfke yoktu.
Bu daha kötüydü.
— Çerçevenin arkasından düştü.
Aras yanıma geldi.
Elimi uzattım.
— Özür dilerim. Çizim olduğunu görünce—
Kâğıdı elimden aldı.
Gözleri çizime kaydı.
Uzun süre baktı.
Sonra tarih kısmına.
Parmakları kâğıdın kenarını tuttu.
Çok sıkı değil.
Ama dikkatli.
Sanki eski kâğıt değil de dokunduğunda dağılabilecek bir şeymiş gibi.
— Güzel, dedim istemeden.
Aras başını kaldırmadı.
— Ne?
— Çizimin.
Sessizlik.
— Gerçekten çok iyi.
Aras hafifçe güldü.
Ama bu gülüş mutlu değildi.
— Değil.
Kaşlarımı çattım.
— Gayet iyi.
— El yanlış.
— Neresi?
Sormamam gerekiyordu belki.
Ama bu kez Aras cevap verdi.
Kâğıdı çevirdi.
Parmağını çizimdeki başparmağın köküne koydu.
— Buradaki açı.
Yanına yaklaştım.
Omzum neredeyse koluna değiyordu.
— Bence doğru.
— Değil.
— Modelin eli nasıldı?
Cümle ağzımdan çıktığı anda ikimiz de sustuk.
Model.
Ada.
Aras'ın parmağı kâğıdın üzerinde kaldı.
Sonra çok alçak sesle:
— Sürekli hareket ederdi, dedi.
O cümleyi söylerken dudaklarında ilk kez farklı bir gülümseme oluştu.
Küçücük.
Hüzünlü.
Ama gerçek.
— Poz vermeyi sevmez miydi?
Aras'ın bakışları çizimdeydi.
— Sevmezdi.
— O zaman neden çiziyordun?
Bu kez cevap vermeden önce uzun süre düşündü.
— Çünkü yerinde durmadığında daha çok kendisi oluyordu.
Ona baktım.
Bunu anlayabiliyordum.
Hatta fazlasıyla.
İnsanları poz verirken çizmek kolaydı.
Ama gerçek değildi.
İnsanlar fotoğraf çekilirken yüzlerini değiştirir, çizildiklerini bildiklerinde omuzlarını düzeltir, kendilerine ait olmayan bir ifadeyi üzerlerine geçirirdi.
En güzel hâlleri fark edilmediklerini düşündükleri anlardı.
Aras da bunu biliyordu.
Bu, yalnızca resim yapan birinin söyleyebileceği türden bir cümleydi.
— Sen gerçekten ressammışsın, dedim.
Başını kaldırdı.
— Değildim.
— Hâlâ inkâr mı edeceksin?
— Resim yapmak seni ressam yapmaz.
— Bence yapar.
— O zaman eline fırça alan herkes ressam.
— Hayır.
Ona döndüm.
— Ama bir insanın yerinde durmadığında daha çok kendisi olduğunu fark eden biri ressam olabilir.
Aras'ın gözleri benimkilere kilitlendi.
Bir süre hiç konuşmadı.
Ben de.
Sonra kâğıdı yavaşça katladı.
— Çok konuşuyorsun.
Gülümsedim.
— Konuyu değiştiriyorsun.
— Evet.
— En azından dürüstsün.
Kâğıdı dosyasının içine koydu.
Ben yeniden çerçevelere döndüm.
Ama içimdeki soru artık daha da büyümüştü.
Ada kimdi?
Saat altıya doğru dışarısı kararmaya başlamıştı.
Aras alt kata birkaç malzeme bırakmaya gitmişti.
Ben Atölye 17'de tek başıma kalmıştım.
Müziği kapatmıştım.
Bazen eski binaların sessizliği gerçekten sessizlik değildi. Ahşabın genleşirken çıkardığı küçük çıtırtılar, pencerelere çarpan rüzgâr, borulardan gelen belirsiz uğultu... Bütün bunlar birleşip sanki bina kendi kendine nefes alıyormuş gibi bir his yaratıyordu.
Pembe çizginin kendi tarafımda oturdum.
Çantamdan eskiz defterimi çıkardım.
Çizmek istiyordum.
Ama Aras'ı çizmeyecektim.
Söz vermiştim.
Boş bir sayfa açtım.
Önce masayı çizdim.
Sonra kahve bardaklarını.
Pembe çizgiyi.
Pencereyi.
Bir süre sonra kalemim istemsizce sol tarafa kaydı.
Aras'ın sandalyesi.
Onu çizmedim.
Sadece boş sandalyeyi.
Sandalyenin arkasındaki koyu renkli kazağını.
Masadaki düzgünce dizilmiş kalemleri.
Yarım bırakılmış kahvesini.
Ortaya çıkan resme baktım.
İnsan yoktu.
Ama garip biçimde...
Aras oradaydı.
Belki bir insanı çizmek için yüzünü çizmek gerekmiyordu.
Bazen geride bıraktığı şeyler yeterliydi.
Defterin altına küçük harflerle yazdım:
Sayın Savcım'ın tarafı. Dokunmak yasak.
Gülümsedim.
Tam sayfayı çevirecekken bir ses duydum.
Tak.
Atölyenin arka tarafından.
Başımı kaldırdım.
Sessizlik.
Sonra tekrar.
Tak.
Ayağa kalktım.
Ses dolapların olduğu yerden gelmişti.
Yavaşça yürüdüm.
İlk dolap.
İkinci.
Ve...
A.S.
Kapısı birkaç santim açıktı.
Olduğum yerde durdum.
Kalbim hızlandı.
Aras giderken kilitlemeyi unutmuş olmalıydı.
Kapının karanlık aralığından tuvallerin kenarları görünüyordu.
İçimdeki eski Alin anında uyandı.
Bak.
Yeni Alin itiraz etti.
Söz verdin.
Açmayacağım. Zaten açık.
Aynı şey.
Değil.
Dolaba yaklaştım.
Elimi kapağa uzattım.
Parmaklarım ahşaba değdi.
Sadece biraz itsem...
Dün gece uzaktan gördüğüm resimleri görebilirdim.
Ada'yı.
Belki kim olduğunu anlayabilirdim.
Aras'ın dört yıl önce neden resim yapmayı bıraktığını öğrenebilirdim.
Elim kapağın üzerinde kaldı.
Sonra Aras'ın dün söylediği cümleyi hatırladım.
Bu dolabı açma.
Elimi çektim.
— Hayır.
Kendi kendime söylemiştim.
Bir adım geri gittim.
Tam dönecektim ki dolabın içinden yere küçük bir şey kaydı.
İnce bir fotoğraf.
Yüzüstü düştü.
Bakmadım.
Gerçekten bakmadım.
Eğilip yalnızca geri koymak istedim.
Fotoğrafı elime aldım.
Ama arkasında bir tarih yazıyordu.
17 Ekim.
Elim durdu.
Bu tarih...
Dört yıl öncesiydi.
Tam fotoğrafı çevirmek üzereydim ki kapı açıldı.
Aras.
İkimiz de donduk.
Onun bakışları önce bana.
Sonra elimdeki fotoğrafa.
Sonra arkamdaki açık dolaba kaydı.
Yüzündeki ifade bir saniye içinde değişti.
— Ne yapıyorsun?
Sesindeki soğukluk atölyenin bütün sıcaklığını çekip almış gibiydi.
— Dolap açıktı.
— Sana onu açma demiştim.
— Ben açmadım.
— Elinde ne var?
Fotoğrafa baktım.
— İçinden düştü.
Aras hızla yanıma geldi.
Fotoğrafı elimden aldı.
— Bakmadım.
Cevap vermedi.
— Aras, gerçekten.
Fotoğrafı çevirmeden cebine koydu.
Sonra dolabın kapağını kapattı.
Anahtarı cebinden çıkardı.
Kilitledi.
Klik.
Bu küçücük ses atölyenin içinde gereğinden fazla yüksek duyuldu.
— Ben açmadım, dedim tekrar.
— Tamam.
Ama sesi tamam demiyordu.
— Bana inanmıyorsun.
Aras bir süre sessiz kaldı.
— İnanıyorum.
Şaşırdım.
— O zaman neden kızgınsın?
Bakışları dolapta kaldı.
— Sana değilim.
Bu cevap beni susturdu.
Aras elini saçlarının arasından geçirdi.
İlk kez gerçekten yorulmuş görünüyordu.
— O zaman kime?
Sormamam gerekiyordu.
Biliyordum.
Ama sesim çok daha yumuşak çıkmıştı.
Aras cevap vermedi.
Dolabın üzerindeki baş harflerine baktı.
A.S.
Sonra gözlerini kapattı.
— Kendime.
Bir şey söylemek istedim.
Ne olduğunu bilmiyordum.
Belki "neden?"
Belki "Ada yüzünden mi?"
Ama söylemedim.
Aras gözlerini açtığında bana baktı.
— Fotoğrafa gerçekten bakmadın mı?
Başımı salladım.
— Hayır.
Uzun süre yüzümü inceledi.
Sanki yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu.
Sonra omuzları çok hafif gevşedi.
— Teşekkür ederim.
Bu kez sıra bendeydi.
— Ne?
— Bakmadığın için.
Aras Soykan bana teşekkür etmişti.
Üstelik gerçekten.
Şaka yapmadım.
Dalga geçmedim.
Sadece:
— Rica ederim, dedim.
Ve belki de o an, aramızdaki pembe çizginin görünmeyen başka bir karşılığı oluştu.
Bir sınır.
Ama bu kez birbirimizi uzak tutmak için değil.
Nereye kadar yaklaşabileceğimizi bilmek için.
Atölyeden çıktığımızda hava tamamen kararmıştı.
Bu kez yağmur yoktu.
Ama hava serindi.
Merdivenlerden yan yana indik.
İkinci kata geldiğimizde Aras durdu.
— Alin.
Başımı çevirdim.
— Efendim?
Bir şey söylemek ister gibi birkaç saniye yüzüme baktı.
Sonra:
— Dün gece buraya geri geldin mi?
Kalbim duracak gibi oldu.
Defter.
Dün gece.
Kapının aralığından onu görmem.
Ada.
Yutkundum.
Yalan söylemek istemedim.
— Evet.
Aras'ın yüzü sertleşmedi.
Sadece bekledi.
— Defterimi unutmuştum.
— Aldın mı?
— Hayır.
Sessizlik.
Aras artık anlamıştı.
— Neden?
Bakışlarımı merdivenlere indirdim.
Sonra tekrar ona.
— Çünkü seni gördüm.
Bu kez gerçek bir sessizlik oldu.
— Ne kadarını?
— Dolabı açtığını.
Aras'ın çenesi gerildi.
— Başka?
Bir an tereddüt ettim.
Sonra dürüst oldum.
— Bir tablo gördüm.
Gözlerini benden ayırmadı.
— Ve?
— Bir kız vardı.
Aras'ın nefesi değişti.
Çok hafif.
— Başka?
İşte o isim.
Dilimin ucundaydı.
Ada.
Söylemek istemedim.
Ama yalan da söylemek istemiyordum.
— Adını duydum.
Aras gözlerini kapattı.
Birkaç saniye.
Sonra duvara doğru baktı.
— Ne zamandır biliyorsun?
— Dünden beri.
— Neden sormadın?
Sorusuna şaşırdım.
— Sormamamı istedin.
— Sen genelde istediğim şeyleri yapmıyorsun.
Gülümsedim.
Ama o gülmedi.
Bu yüzden ben de ciddileştim.
— Çünkü üzgün görünüyordun.
Aras bana baktı.
— Ve o an...
Cümlemi nasıl tamamlayacağımı düşündüm.
— O an sana ait gibiydi.
Yüzündeki ifade değişti.
İlk kez ne düşündüğünü gerçekten okuyamadım.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra merdivenlerden aşağı yürümeye başladı.
Ben de yanında.
Birinci kata geldiğimizde sesi duyuldu.
— Ada hakkında merak ettiğin şeyler olduğunu biliyorum.
Ona baktım.
— Var.
— Şimdilik sorma.
Başımı salladım.
— Tamam.
Birkaç basamak daha indik.
Sonra Aras durmadan:
— Bir gün anlatırım, dedi.
Adımlarım yavaşladı.
O ise yürümeye devam etti.
Arkasından baktım.
Bir gün.
Bu iki kelime, cevap vermekten çok daha fazlasıydı.
Çünkü Aras ilk kez geçmişinden bahsetmemi yasaklamamıştı.
Sadece...
Beklememi istemişti.
Peşinden koştum.
Yanına yetiştim.
— Bir şartım var.
Aras bana baktı.
— Neden her şeyin şartı var?
— Karşılığında yarın kahve.
— Sana zaten alacağımı söyledim.
— Latte.
— Biliyorum.
— Bir şeker.
— Biliyorum.
Gülümsedim.
— Beni gerçekten gözlemliyorsun.
Aras kapıyı açtı.
Dışarıdaki serin hava yüzümüze vurdu.
— İyi geceler, Alin.
— Konuyu değiştirme Sayın Savcım.
— İyi geceler.
— Kaçamazsın.
Yürümeye başladı.
Arkasından seslendim.
— Yarın dörtte!
Elini arkasını dönmeden kaldırdı.
— Geç kalma.
Gülümsedim.
Ve ilk kez onun arkasından bakarken merak ettiğim tek şey Ada değildi.
Aras'ın söylediği iki kelimeydi.
Bir gün.
Belki yarın değildi.
Belki haftaya da değildi.
Ama bir gün bana anlatacaktı.
Bunun neden beni bu kadar mutlu ettiğini düşünmemeye karar verdim.
Çünkü bazı cevapları Aras'tan beklemek yeterince zordu.
Bir de kendimden gelecek cevaplarla uğraşmaya henüz hazır değildim.
O gece masama oturduğumda eskiz defterimi açtım.
Atölyede başladığım çizim önümdeydi.
İki taraf.
Benim dağınık masam.
Aras'ın düzenli masası.
Ortada pembe çizgi.
Sol taraftaki boş sandalye.
Kalemimi elime aldım.
Çizime hiçbir insan eklemedim.
Sadece Aras'ın masasının kenarına küçük bir boya tüpü çizdim.
Üzerine iki harf yazdım.
A.S.
Altına da:
Dört yıl.
Bir süre baktım.
Sonra sayfayı çevirdim.
Yeni sayfa bomboştu.
Bugün bulduğum el çizimini düşündüm.
Ada'nın eli.
Aras'ın onu çizerken yazdığı notu.
Ada yine elini oynattı. Baştan çizmem gerekiyor.
İstemeden gülümsedim.
Aras'ın dört yıl önceki hâlini hayal etmeye çalıştım.
Elinde kömür kalem.
Saçları belki biraz daha uzun.
Yüzünde bugünkü kadar sert olmayan bir ifade.
Karşısında sürekli hareket eden bir kız.
"Dur," diyen Aras.
Durmayan Ada.
Sonra gülümsemem yavaşça kayboldu.
Çünkü bütün o resimler hâlâ dolaptaydı.
Ama Ada yoktu.
Bundan emin değildim.
Belki hayatındaydı.
Belki başka bir şehirdeydi.
Belki sadece görüşmüyorlardı.
Ama içimde kötü bir his vardı.
Aras'ın o resimlere bakışı, uzun zamandır görmediği birine bakmak gibi değildi.
Daha ağırdı.
Kalemimi masaya bıraktım.
Telefonum titredi.
Ekrana baktım.
SAYIN SAVCIM ⚖️
Mesajı açtım.
ARAS: Fotoğrafın tarihini gördün mü?
Bir an durdum.
Dürüstçe yazdım.
BEN: Evet. 17 Ekim. Ama fotoğrafı çevirmedim.
Mesaj görüldü.
Uzun süre cevap gelmedi.
Sonra:
ARAS: Tamam.
Kaşlarımı çattım.
BEN: Bu tarih önemli mi?
Mesajı gönderdikten hemen sonra pişman oldum.
Sormamamı söylemişti.
Silmek için çok geçti.
Üç nokta belirdi.
Kayboldu.
Tekrar belirdi.
Uzun süre.
Sonra cevap geldi.
ARAS: Evet.
Kalbim biraz hızlandı.
BEN: Neden?
Bu kez cevap uzun süre gelmedi.
Telefonu elimde tutarak bekledim.
Bir dakika.
İki.
Üç.
Sonunda ekran aydınlandı.
Aras'tan tek bir mesaj vardı.
ARAS: Çünkü o gün her şey değişti.
Mesaja uzun süre baktım.
Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu.
Ne yazacağımı bilmiyordum.
İlk kez Aras'a verecek bir cevabım yoktu.
Sonra yalnızca:
BEN: Tamam. Sormayacağım.
yazdım.
Mesaj görüldü.
Bir dakika sonra cevap geldi.
ARAS: Teşekkür ederim.
Telefonu yavaşça masaya bıraktım.
Defterimdeki iki harfe baktım.
A.S.
Birkaç gün önce benim için yalnızca bir isimdi.
Aras Soykan.
Şimdi o iki harfin arkasında kilitli bir dolap, onlarca tablo, dört yıllık bir sessizlik, kobalt mavisi ve 17 Ekim diye bir tarih vardı.
Ve hepsinin ortasında tek bir isim.
Ada.
Atölye 17'nin gizemi artık bir kapının arkasında değildi.
Yavaş yavaş açılıyordu.
Ama ben o gece asıl tehlikenin dolabın içinde olmadığını henüz fark etmiyordum.
Tehlike...
Aras'ın bana güvenmeye başlamasıydı.
Çünkü bir insan size sırlarını anlatmaya başladığında ona yaklaşmak kolaylaşıyordu.
Ve ona yaklaştıkça...
geri dönmek zorlaşıyordu.