AYNI ATÖLYE
İnsan bazen bir sırrı öğrenmediğinde merakının geçeceğini düşünüyordu.
Geçmiyordu.
Aksine, merak cevapsız bırakıldığında insanın zihninde kendine daha büyük bir yer açıyordu. Küçücük bir soru olarak başlayıp gün boyunca peşinizden geliyor, başka şeylerle uğraşırken sessizce bir köşede bekliyor, gece yatağa girdiğinizde de bütün gün uslu durmuş olmasının acısını çıkarırcasına kafanızın içinde dolaşmaya başlıyordu.
Benim sorumun bir adı vardı.
Ada.
Sabah gözlerimi açtığımda ilk düşündüğüm şey oydu.
Dişlerimi fırçalarken de.
Saçımı toplarken de.
Kahvaltı yapmaya çalışırken ekmeğimin üzerine reçel yerine neredeyse krem peynirin kapağını koyduğumda da.
Dün gece Atölye 17'nin kapısının aralığından gördüğüm görüntü, zihnimin içinde donmuş bir fotoğraf gibi duruyordu. Aras'ın loş atölyenin ortasında tek başına duruşu, yıllardır kilitli tuttuğu dolabın kapağını açışı, içeriden çıkardığı tuval ve o tuvalde gülümseyen genç kız...
Ama en çok Aras'ın yüzünü hatırlıyordum.
Onu tanıdığım üç gün boyunca yüzünde pek çok ifade görmüştüm. Sinirlenmişti. Sabırsızlanmıştı. Bana inanılmaz derecede gereksiz bir insanmışım gibi bakmıştı. Birkaç kez gülümsememek için kendini tutmuş, bir kez de aynı su şişesinden içtiğimiz için gerçekten utanmıştı.
Fakat dün gece gördüğüm Aras bunların hiçbiri değildi.
O an yüzünde savunacak hiçbir şey kalmamıştı.
İnsanların karşısına çıkarken üzerine geçirdiği bütün o soğukluk, mesafe ve kontrol sanki Atölye 17'nin kapısı kapandığında üzerinden düşmüştü. Elindeki tabloya bakarken yalnızca üzgün görünmüyordu.
Birini özlüyor gibiydi.
Hem de insanın göğsünde fiziksel bir ağrıya dönüşecek kadar.
Yatağımın kenarında otururken telefonumu elime aldım.
Arama geçmişimde dün gece yarım bıraktığım iki kelime hâlâ duruyordu.
Ada Soykan.
Başparmağım birkaç saniye ekranın üzerinde bekledi.
Sonra hepsini sildim.
Aras'ın haberi olmadan onu araştırmak kolaydı. Birkaç dakika içinde belki fotoğraflarını, ailesini, geçmişini bulabilirdim. Soyadı yeterince tanınmıştı. Babasının üniversitenin mütevelli heyeti başkanı olduğunu bile okulun yarısı biliyordu.
Ama bunu yapmak istemedim.
Daha doğrusu...
Merak ediyordum.
Hem de delicesine.
Ama ilk kez merak ettiğim bir şeyle onu öğrenmeye hakkım olup olmadığı arasındaki farkı hissediyordum.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
— Tebrikler Alin, dedim kendi kendime. İnsan olmayı öğreniyorsun.
Telefonum titredi.
İpek'ten mesaj gelmişti.
İPEK: Bugün atölyeye gidiyor musun?
Yazdım.
BEN: Evet.
Cevap hemen geldi.
İPEK: Aras da olacak mı?
BEN: Muhtemelen.
Üç nokta belirdi.
İPEK: Çok heyecanlı görünmemeye çalış.
Kaşlarımı çattım.
BEN: Neden heyecanlanayım?
Bu kez cevabı biraz geç geldi.
İPEK: Alin.
Tek kelime.
Sadece ismim.
Ama nedense sinir bozucu derecede yeterliydi.
BEN: Sadece aynı atölyede çalışıyoruz.
İPEK: Tabii.
BEN: TABİİ ne?
İpek cevap vermedi.
Telefonu yatağa fırlattım.
— İnsan bir arkadaşına biraz destek olur.
Ama aynaya bakarken istemsizce saçımı düzelttiğimi fark ettiğimde İpek'e olan öfkemin bir kısmı kendime yöneldi.
Durup aynadaki yansımama baktım.
Sonra elim saçımın üzerinde kaldı.
Ben neden saçımı düzeltiyordum?
Aras için mi?
Saçımı anında tekrar dağıttım.
— Hayır.
İki saniye sonra tekrar düzelttim.
— Sadece düzgün görünmek istiyorum.
Aynadaki Alin bana inanmadı.
Ben de ona.
Öğleden sonra İstanbul'un üzerine ince, gri bir bulut tabakası çökmüştü. Sabah açık olan hava birkaç saat içinde değişmiş, Boğaz tarafından gelen serin rüzgâr kampüsün ağaçlarını sallamaya başlamıştı. Sararmaya yüz tutmuş yapraklar taş yolların üzerinde dönüyor, öğrenciler montlarının yakalarını kaldırarak binalar arasında hızlı adımlarla yürüyordu.
Güzel Sanatlar binasına girdiğimde dışarıdaki serinlik yerini tanıdık boya ve kahve kokusuna bıraktı.
Alt kattaki heykel atölyesinden metal sesi geliyordu. Koridorda iki öğrenci devasa bir tuvali taşımaya çalışıyor, tuvalin arkasından yalnızca ayakları görünüyordu. Bir kız yerde bağdaş kurmuş, dizlerinin üzerinde tuttuğu deftere bir şeyler çiziyordu.
Her şey normaldi.
Ben normal değildim.
Çünkü çantamda kendi eskiz defterimin olmadığını biliyordum.
Dün gece Atölye 17'de unutmuştum.
Ve daha kötüsü...
Aras orada kalmıştı.
Merdivenleri çıkarken bu düşünce kafamın içinde büyümeye başladı.
Defterim kapalıydı.
Muhtemelen.
Ama ya açtıysa?
İlk sayfalarda sorun yoktu.
Vapurda çizdiğim insanlar.
İpek.
Ece.
Kediler.
Kahve bardakları.
Sokakta gördüğüm yaşlı bir amca.
Sonra...
Aras.
Bir tane değil.
Bir sürü.
İlk gün yaptığım portre.
Ders sırasında çizdiğim profili.
Ağacın altında kitap okurken yaptığım eskiz.
Gülümsemesini yakalamaya çalıştığım yarım çizim.
Ve sayfanın bir köşesine kocaman yazdığım:
SAYIN SAVCIM
Merdivenleri daha hızlı çıkmaya başladım.
— Açmamıştır.
İkinci kat.
— İnsanların özel eşyalarını karıştıracak biri değil.
Üçüncü kat.
— Kesinlikle açmamıştır.
En üst kata ulaştım.
Atölye 17'nin kapısı açıktı.
İçeri girdim.
— Aras?
Cevap yok.
Atölye dün bıraktığımız hâlinden çok daha düzenli görünüyordu. Masaların üzerindeki toz temizlenmiş, bazı şövaleler pencerenin önüne dizilmiş, kullanılamayacak kutular bir köşede toplanmıştı. Pencerelerden giren gri gün ışığı, dünün altın tonlarından tamamen farklı bir hava yaratıyordu. Oda daha soğuk, daha ciddi görünüyordu.
Ve masanın tam ortasında...
Eskiz defterim duruyordu.
Kalbim bir an rahatladı.
Sonra yanında duran küçük sarı kâğıdı gördüm.
Yaklaştım.
Kâğıdı elime aldım.
Üzerinde düzgün, neredeyse cetvelle yazılmış gibi duran bir el yazısıyla:
Eşyalarını unutma.
yazıyordu.
Altında:
A.S.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Teşekkürler, anne.
Defteri elime aldım.
Kapalıydı.
Sayfaların arasına baktım.
Bir şey farklı mıydı?
Bilmiyordum.
Tam ilk Aras çiziminin olduğu sayfayı açacakken arkamdan ses geldi.
— Açmadım.
Defteri neredeyse elimden düşürüyordum.
Döndüm.
Aras kapının yanında duruyordu.
Elinde iki kahve vardı.
Bir süre ona baktım.
Sonra kahvelere.
Tekrar ona.
— Senin şu arkadan belirip insanları korkutma huyuna gerçekten bir çözüm bulmamız gerekiyor.
— Bu kez özellikle ses çıkardım.
— Yeterince değil.
İçeri yürüdü.
Bakışları elimdeki deftere kaydı.
— Açmadım, diye tekrarladı.
— Ben bir şey söylemedim.
— Yüzün söyledi.
— Yüzümü okumayı bırak.
— Sen benimkini okuyorsun.
Sustum.
Haklıydı.
Sinir bozucu.
Ama haklı.
Defteri çantama koydum.
— Teşekkür ederim.
Aras bir an durdu.
— Ne için?
— Açmadığın için.
— Bana ait değil.
Bunu öylesine doğal söyledi ki birkaç saniye ona baktım.
İnsanların sınırlarına bu kadar dikkat eden birinin kendi sınırlarının ihlal edilmesine neden bu kadar sert tepki verdiğini ilk kez daha iyi anlıyordum.
Belki mesele yalnızca gizemli olmak değildi.
Aras, kendisine ait olan şeyleri koruyordu.
Ve başkalarınınkine de dokunmuyordu.
Bakışlarım elindeki kahvelere kaydı.
— İki kahve mi içiyorsun?
— Hayır.
Birini bana uzattı.
Elimi uzatmadım.
Şaşkınlıkla kahveye baktım.
Sonra ona.
— Bu bana mı?
— Hayır, yine masaya.
Gülümsedim.
— Bu şakayı benden çaldın.
— Senden etkilenmeye başladığım için kendimden utanıyorum.
Kahveyi aldım.
Bardağın üzerindeki küçük etikete baktım.
Latte — 1 şeker.
Kaşlarım yavaşça kalktı.
— Benim kahvemi nereden biliyorsun?
Aras kendi kahvesinin kapağını açtı.
— Dün içiyordun.
— Dün benim kahveme baktın mı?
— Elindeydi.
— Ama şekerini de biliyorsun.
— Paketi masada bıraktın.
Birkaç saniye sessiz kaldım.
Sonra dudaklarım kendiliğinden kıvrıldı.
— Beni gözlemliyorsun.
— Hayır.
— Kesinlikle gözlemliyorsun.
— Alin.
— Kahvemi ezberlemişsin.
— Ezberlemedim.
— Latte. Bir şeker.
— Çok karmaşık bir sipariş değil.
Kahveyi göğsüme bastırdım.
— Bu ilişkide ilk romantik hareket.
Aras kahvesinden içerken neredeyse boğuluyordu.
Öksürdü.
Ben gülmeye başladım.
— İlişki yok, dedi.
— Arkadaşlık?
— Hayır.
— İş arkadaşlığı?
— Hayır.
— Atölye arkadaşlığı?
— Böyle bir şey yok.
— Şimdi var.
— Yok.
— Aynı atölyedeyiz.
— Zorunlu olarak.
— Ayrıntı.
Aras başını iki yana salladı.
Ama gözlerinin kenarında oluşan o küçük çizgiyi gördüm.
Gülmemek için kendini tutuyordu.
Ve bunu fark etmek nedense kahveden daha çok içimi ısıttı.
O gün Atölye 17'yi ikiye böldük.
Daha doğrusu Aras böldü.
Ben buna şiddetle karşı çıktım.
Ortadaki uzun masanın üzerine dosyasını koydu ve son derece ciddi bir ifadeyle:
— Bir kural koyacağız, dedi.
Kahvemi içerken ona baktım.
— Tek mi?
— Şimdilik.
— Dinliyorum.
Parmağıyla atölyenin sağ tarafını gösterdi.
— Burası senin.
Sonra sol tarafı.
— Burası benim.
Kahvemi yavaşça indirdim.
— Ne?
— Malzemelerini kendi tarafında tutacaksın.
— Neden?
— Çünkü dağınıksın.
— Sanatçıyım.
— Aynı şey değil.
— Çoğunlukla aynı şey.
— Benim tarafıma hiçbir şey bırakmayacaksın.
— Sınır mı çiziyorsun?
— Evet.
Gözlerim parladı.
— Tebeşir getireyim mi?
— Alin.
— Ortaya duvar da örebiliriz.
— Sadece eşyalarını kendi tarafında tut.
Masaya baktım.
Sonra yere.
Sonra tekrar ona.
— Peki sınır nerede?
Aras masanın ortasını gösterdi.
— Şurası.
Çantamdan pembe bant çıkardım.
Aras'ın yüzü değişti.
— Onu nereden çıkardın?
— Çantamdan.
— Neden çantanda pembe bant var?
Omuz silktim.
— Neden olmasın?
— Bazen senin çantanın başka bir boyuta açıldığını düşünüyorum.
— İçinde plastik ördek de var.
— Bilmek istemiyorum.
Banttan uzun bir parça kestim ve masanın tam ortasına yapıştırdım.
Sonra zeminde devam ettirdim.
Aras beni izliyordu.
Pembe çizgi atölyeyi ikiye ayırdı.
Geri çekilip eserime baktım.
— Tamam.
Aras kaşlarını çattı.
— Ne yaptın?
— Sınır.
— Buna gerek yoktu.
— Kurallar görünür olmalı Sayın Savcım.
— O isim—
— Benim tarafım.
Ayağımı pembe çizginin sağ tarafına koydum.
— Senin tarafın.
Sol tarafı gösterdim.
— Sınırı izinsiz geçen vurulur.
Aras birkaç saniye bana baktı.
— Beş yaşındasın.
— Yirmi bir.
— Emin misin?
— Kimliğim var.
— Şaşırtıcı.
Dil çıkardım.
Aras gözlerini devirdi.
Ve o anda Atölye 17'nin yıllardır taşıdığı ağır sessizliğin içinde ilk kez kahkaham yankılandı.
Bunu o zaman fark etmedim.
Ama Aras fark etmişti.
Çünkü bir süre konuşmadı.
Yalnızca etrafına baktı.
Sanki odanın uzun zamandır duymadığı bir sesi yeniden duymuş gibi.
Öğleden sonraki birkaç saat düşündüğümden daha hızlı geçti.
Ben kendi tarafımdaki şövaleleri temizleyip yerlerini değiştirirken Aras rafları düzenliyordu. Telefonumdan düşük sesle müzik açmıştım. İlk başta itiraz etmiş, sonra sesini biraz kısmam şartıyla kabul etmişti.
Yaklaşık yarım saat sonra onu farkında olmadan ritme göre parmaklarını masaya vururken yakaladım.
Hiçbir şey söylemedim.
Söylersem hemen bırakacağını biliyordum.
Bunun yerine onu gizlice izledim.
Aras'ın farkında olmadığı hâlleri, farkında olduğu hâllerinden daha farklıydı.
Bir işle uğraşırken kaşlarının arasındaki çizgi kayboluyordu. Bir şeyi ölçerken alt dudağını çok hafif içeri çekiyor, düşünürken sağ elinin başparmağını işaret parmağının kenarında gezdiriyordu.
Ve resim malzemelerine dokunurken...
İşte o zaman tamamen başka biri oluyordu.
Bir kutudan eski bir palet çıkardığında birkaç saniye elinde tuttu.
Parmakları paletin kurumuş boya lekelerinin üzerinde gezindi.
Sonra beni izlediğimi fark edip hemen yerine bıraktı.
Görmemiş gibi yaptım.
Çünkü dün gece verdiğim kararı hatırlıyordum.
Her soruyu sormayacaktım.
Bazı cevapların kendiliğinden gelmesini bekleyecektim.
Bu benim için inanılmaz derecede zor bir şeydi.
Belki de hayatımın en büyük fedakârlığı.
Bir süre sonra eski tuvallerden birini kaldırmaya çalışırken tuvalin alt kısmı ayağıma takıldı.
— Ah!
Dengemi kaybettim.
Her şey çok hızlı oldu.
Bir elimde bez vardı.
Diğer elimle refleks olarak yanımdaki şövaleye tutunmaya çalıştım.
Şövale hareket etti.
Ben geriye doğru düştüm.
Ama yere ulaşmadım.
Bir kol belimin etrafına dolandı.
Diğer el bileğimi yakaladı.
Nefesim kesildi.
Aras.
Beni kendine doğru çekmişti.
O kadar ani olmuştu ki birkaç saniye ne olduğunu anlayamadım.
Sonra...
Aramızdaki mesafeyi fark ettim.
Yoktu.
Neredeyse hiç yoktu.
Bir elim göğsünün üzerindeydi.
Avucumun altında gömleğinin kumaşını ve onun altında hızlı atan kalbini hissedebiliyordum.
Ya da belki benim kalbimdi.
Hangisinin bu kadar hızlı attığını ayırt edemiyordum.
Aras'ın kolu hâlâ belimdeydi.
Parmakları belimin yan tarafında durmuştu.
Başımı kaldırdım.
O da bana bakıyordu.
Daha önce gözlerinin kahverengi olduğunu düşünmüştüm.
Bu kadar yakından bakınca yalnızca kahverengi değillerdi.
İrislerinin içinde daha açık, bal rengine yakın çizgiler vardı.
Sol gözünün hemen altında küçücük bir ben.
Bunu daha önce fark etmemiştim.
Bir ressam olarak bu kabul edilemezdi.
Bir insan olarak ise şu anda düşündüğüm son şey bu olmalıydı.
Ama beynim çalışmayı bırakmış gibiydi.
Atölye sessizleşti.
Müzik hâlâ çalıyordu ama uzaktan geliyormuş gibi duyuluyordu.
Aras'ın nefesi yüzüme değiyordu.
Bakışları gözlerimden bir anlığına aşağı kaydı.
Dudaklarıma.
Bu kez emindim.
Çeneme bakmıyordu.
Dudaklarıma baktı.
Kalbim bir kez sertçe vurdu.
Sonra tekrar gözlerime döndü.
Hiçbirimiz konuşmadık.
Normalde üç saniyeden uzun süre susabilen biri değildim.
Şu anda aklıma tek bir kelime gelmiyordu.
Sonunda Aras'ın sesi çıktı.
Alçak.
— İyi misin?
Yutkundum.
— Evet.
Sesim bana ait değilmiş gibi çıktı.
Aras hâlâ beni bırakmamıştı.
Ben de elim hâlâ göğsünde olduğu hâlde duruyordum.
Bir saniye daha.
İki.
Sonra sanki ikimiz de aynı anda ne yaptığımızı fark etmişiz gibi geri çekildik.
Aras ellerini indirdi.
Ben saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
— Şey...
Boğazımı temizledim.
— Reflekslerin iyiymiş.
— Senin denge problemin var.
İşte buydu.
Aras geri dönmüştü.
Gözlerimi kıstım.
— Teşekkür ederim demeye çalışıyordum.
— Rica ederim.
Yerdeki tuvali kaldırdı.
Ben hâlâ kalbimin normal hızına dönmesini bekliyordum.
Aras tuvali yerine koyarken sırtı bana dönüktü.
Ama kulakları...
Yine kızarmıştı.
Yüzümde yavaşça bir gülümseme oluştu.
Bir şey söylemedim.
Bu bilgiyi daha sonra kullanmak üzere zihnimin çok güvenli bir köşesine kaldırdım.
Akşamüstü yağmur başladı.
Önce cama birkaç küçük damla vurdu.
Sonra gökyüzü biraz daha karardı ve birkaç dakika içinde yağmur hızlandı. Büyük pencerelerin yüzeyi suyla kaplanırken kampüsün görüntüsü bulanıklaştı. Ağaçların yeşili, binaların sarısı ve insanların koyu renkli siluetleri camın arkasında birbirine karışarak suluboya gibi görünmeye başladı.
Ben pencerenin önüne oturmuştum.
Dizlerimi göğsüme çekmiş, elimdeki kahvenin artık soğumuş son yudumlarını içiyordum.
Aras masanın diğer tarafında bir şeyler yazıyordu.
— Yağmuru seviyor musun? diye sordum.
Başını kaldırmadı.
— Evet.
Şaşırdım.
— Gerçekten mi?
— Neden şaşırdın?
— Bilmiyorum.
Camdan dışarı baktım.
— Seni güneş sevmeyen biri olarak düşünmüştüm.
Bu kez başını kaldırdı.
— İnsanları hava durumuna göre mi sınıflandırıyorsun?
— Bazen.
— Ben hangi havayım?
Soru ağzından çıktığı anda ikimiz de bir an sustuk.
Gülümsedim.
— Cevabı gerçekten istiyor musun?
Aras kalemini masaya bıraktı.
— Muhtemelen pişman olacağım ama söyle.
Onu birkaç saniye inceledim.
— Kasım.
Kaşları çatıldı.
— Kasım hava durumu değil.
— Sen Kasım'sın.
— Bu ne demek?
Dışarı baktım.
— Soğuk ama kış kadar değil. Güneş çıkınca insan seviniyor ama ne zaman tekrar kapanacağını bilmiyor.
Aras hiçbir şey söylemedi.
Devam ettim.
— Bir de herkes biraz kasımda üzgündür.
Son cümle ağzımdan çıkınca pişman oldum.
Ada.
Dün çizimin altında yazdığım şey.
Okulun en mutsuz çocuğu.
Aras'ın yüzündeki ifade çok hafif değişti.
— Yine mi üzgün olduğumu düşünüyorsun?
Bu kez şaka yapmadım.
Omuz silktim.
— Bazen.
— Beni tanımıyorsun.
— Biliyorum.
— O zaman neden sürekli benim hakkımda bir şeyler biliyormuş gibi konuşuyorsun?
Sorusu sert değildi.
Gerçekten merak ediyor gibiydi.
Bardağı iki elimin arasında çevirdim.
— Çünkü insanların söylediklerinden çok söylemediklerini merak ediyorum.
Aras'ın bakışları üzerimde kaldı.
— Yorucu olmalı.
— Ne?
— Herkese bu kadar dikkatli bakmak.
Bir an düşündüm.
— Bazen.
Sonra ona baktım.
— Ama güzel de.
— Nesi güzel?
— İnsanlar sandıklarından daha fazla şey anlatıyor.
Aras pencereye döndü.
— Belki anlatmak istemiyorlardır.
Bu cümlede başka bir anlam vardı.
Biliyordum.
Başımı salladım.
— O zaman dinlemem.
Aras tekrar bana baktı.
Yüzünde şaşkınlığa benzeyen küçük bir ifade vardı.
Belki benden bunu beklemiyordu.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten.
— Dün olsa inanmazdım.
— Ben hızlı gelişiyorum.
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— O kadar hızlı değil.
— Bak, yine güldün.
Gülümsemesi büyümeden kayboldu.
— Gülmedim.
— Bir gün bunu kabul ettireceğim.
— Ömrünü boşa harcama.
— Daha kötü şeylere harcadım.
Aras başını iki yana salladı.
Ama bu kez gözlerini kaçırırken hâlâ gülümsüyordu.
Yağmur dinmedi.
Saat yediye yaklaşırken kampüs neredeyse tamamen boşalmıştı. Koridorlardan artık insan sesi gelmiyordu. Atölyenin içinde yalnızca yağmurun cama vuruşu ve telefonumdan çok düşük sesle çalan müzik vardı.
Çantamı toplamaya başladım.
— Ben gidiyorum.
Aras pencereden dışarı baktı.
— Şemsiyen var mı?
Duraksadım.
— Tabii.
Çantamı açtım.
İçinden eskiz defteri.
Üç kalem.
Pembe bant.
Plastik ördek.
İki toka.
Bir paket sakız.
Eski sinema bileti.
Ve ne zaman koyduğumu bilmediğim küçük tornavida çıktı.
Şemsiye çıkmadı.
Aras sessizce izliyordu.
— Bir şey söyleme.
— Söylemiyorum.
— Yüzün söylüyor.
— Tanıdık geldi mi?
Gözlerimi devirdim.
— Evde unutmuşum.
Aras çantasını aldı.
— Gel.
— Nereye?
— Aşağı.
— Yağmur yağıyor.
— Farkındayım.
Binadan çıktığımızda Aras siyah şemsiyesini açtı.
Ben kapının altında durdum.
Şemsiyeye baktım.
Sonra ona.
— İkimiz sığmayız.
Aras bana baştan aşağı baktı.
— Bir altmışsın.
Ağzım açıldı.
— Bir altmış iki.
— Fark yaratmıyor.
— Boyumla dalga mı geçiyorsun?
— Matematik yapıyorum.
— Hukuk öğrencileri matematik yapamaz.
— Nereden çıkardın?
— Şu an uydurdum.
Aras başını iki yana salladı.
Sonra şemsiyeyi biraz bana doğru tuttu.
— Geliyor musun?
Bir an durdum.
Sonra yanına girdim.
Şemsiye aslında yeterince büyüktü.
Ama yine de yan yana yürümek için yakın durmamız gerekiyordu.
Omzum zaman zaman koluna değiyordu.
Her değdiğinde gereksiz biçimde fark ediyordum.
Yağmur kaldırıma vuruyor, sokak lambalarının sarı ışığı ıslak taşların üzerinde parlıyordu. Kampüsün ağaçlarından damlalar düşüyor, uzakta İstanbul trafiğinin boğuk sesi duyuluyordu.
Bir süre konuşmadık.
Garip biçimde huzurluydu.
Sonra Aras:
— Pembe bandı yarın kaldır, dedi.
Başımı ona çevirdim.
— Asla.
— Atölyenin ortasında pembe çizgi var.
— Sınırlarımız belli.
— Çocuk parkına benziyor.
— Biraz renge ihtiyacın var.
— Benim mi, atölyenin mi?
Cevap vermeden önce yüzüne baktım.
Sokak lambasının ışığı yüzünün bir tarafına vuruyordu.
— İkinizin de.
Aras gözlerini bana çevirdi.
Bir an bakışlarımız buluştu.
Sonra önüne döndü.
— Çok konuşuyorsun.
Gülümsedim.
— Ama dinliyorsun.
Bu kez cevap vermedi.
Ve sessizliği...
İtiraz etmiyordu.
O gece eve geldiğimde çantamı yatağın üzerine bıraktım.
Saçlarımın uçları yağmurdan hafifçe ıslanmıştı.
Üzerimi değiştirdim.
Sonra eskiz defterimi çıkardım.
Masaya oturdum.
Sayfaları çevirdim.
Aras'ın çizimlerine geldim.
İlk günkü sert yüzü.
Ağacın altında oturduğu hâli.
Koridordaki profili.
Sayın Savcım.
Kalemimi elime aldım.
Bir süre boş sayfaya baktım.
Bugün onu çizmeyecektim.
Söz vermiştim.
Onun yerine Atölye 17'yi çizmeye başladım.
Büyük pencereleri.
Eski şövaleleri.
Ahşap zemini.
Ortadaki uzun masayı.
Ve masanın üzerinden geçen ince pembe çizgiyi.
Çizimin sağ tarafına dağınık fırçalar yaptım.
Benim tarafım.
Sol tarafına düzenli kitaplar ve kahve bardağı.
Aras'ın tarafı.
Bir süre resme baktım.
Sonra istemsizce gülümsedim.
Daha üç gün önce Atölye 17 benim için yalnızca kilitli bir kapıydı.
Şimdiyse içinde bana ait bir köşe vardı.
Daha garibi...
Aras'a ait bir köşe de vardı.
Aynı odada.
Aynı masada.
Aramızda yalnızca ince bir pembe bant.
Kalemimi masaya bıraktım.
Bugün öğrendiğim şeyleri düşündüm.
Aras kahvemi hatırlıyordu.
Gülünce inkâr ediyordu.
Beni düşerken tutacak kadar hızlı refleksleri vardı.
Yağmuru seviyordu.
Ve ben konuşurken...
Ne kadar şikâyet ederse etsin...
Dinliyordu.
Sonra dün geceki görüntü aklıma geldi.
Ada.
Gülümseyen kızın portresi.
Aras'ın onu tutarken titreyen sessizliği.
İçimdeki merak yeniden kıpırdandı.
Ama bu kez üzerine gitmedim.
Çünkü belki bazı insanlar bir kapıyı zorladığınızda size daha çok kapatırdı.
Belki beklemek gerekiyordu.
Belki Aras'ın bana bir şey anlatmasını istiyorsam önce yanında susmayı öğrenmem gerekiyordu.
Benim için oldukça zor bir görevdi.
Ama imkânsız değildi.
Defterimi kapattım.
Tam yatağa gidecekken telefonum titredi.
Ekranda kayıtlı olmayan bir numara vardı.
Mesajı açtım.
Yarın 16.00. Geç kalma.
Kaşlarımı çattım.
Kim olduğunu anlamam yaklaşık iki saniye sürdü.
Gülümsedim.
Yazdım.
BEN: Sayın Savcım?
Mesaj okundu.
Cevap gelmedi.
Bir dakika geçti.
Sonra telefon yeniden titredi.
ARAS: O ismi rehberine kaydetme.
Kahkaha attım.
Numarayı rehbere ekledim.
İsim kısmına büyük harflerle:
SAYIN SAVCIM ⚖️
yazdım.
Ekran görüntüsünü alıp ona gönderdim.
Üç nokta belirdi.
Kayboldu.
Tekrar belirdi.
Sonra mesaj geldi.
ARAS: Sil.
BEN: Hayır.
ARAS: Alin.
BEN: Aras.
Bir süre cevap vermedi.
Tam telefonu bırakacaktım ki yeni mesaj geldi.
ARAS: Yarın kahveni kendin al.
Ağzım açık kaldı.
Hemen yazdım.
BEN: ŞANTAJ MI BU?
Cevap gelmedi.
BEN: SAYIN SAVCIM???
Hâlâ yok.
BEN: Latte. 1 şeker. Unutma.
Mesaj görüldü.
Cevap yok.
Gülerek telefonu göğsümün üzerine bıraktım.
Tavana baktım.
O an fark etmedim.
Ama o gece Aras Soykan'ın numarasını telefonuma kaydederken aslında çok daha tehlikeli bir şey yapıyordum.
Onu yavaş yavaş günlük hayatıma kaydediyordum.
Sabahları kampüste aradığım yüzlerden birine.
Bir şey olduğunda anlatmak isteyebileceğim insanlardan birine.
Sessizliğini fark ettiğim, gülüşünü yakaladığım, kahvemi hatırlamasına gereğinden fazla sevindiğim birine dönüşüyordu.
Aramızda hâlâ bir sınır vardı.
Atölyenin zeminine kendi ellerimle yapıştırdığım ince, pembe bir çizgi.
Benim tarafım.
Onun tarafı.
Ve o gece bunun yeterli olduğunu düşünüyordum.
Çünkü henüz bilmiyordum...
Bazı sınırlar geçilmek için çizilirdi.
Ve bizim pembe çizgimizin ömrü düşündüğümüzden çok daha kısa olacaktı.