İçeriğe geç

3. BÖLÜM; SAYIN SAVCIM

SAYIN SAVCIM

Bir insan size saat dörtte bir yerde olmanızı söylüyorsa önünüzde iki seçenek vardır.

Birincisi, saat dörtte orada olmak.

İkincisi ise saat üç kırk yedide gidip on üç dakika boyunca neden erken geldiğinizi sorgulamak.

Ben ikinciyi seçmiştim.

Üstelik bunu asla Aras Soykan'a söylemeyecektim.

Telefonumun ekranında saat 15.47 yazıyordu.

Ben ise Güzel Sanatlar binasının en üst katında, Atölye 17'nin kapısının tam karşısında dikiliyordum.

Koridor, günün bu saatinde neredeyse tamamen sessizdi.

Alt katlardan belli belirsiz insan sesleri yükseliyor, bazen bir sandalye sürükleniyor, sonra her şey yeniden susuyordu. Yüksek ve dar pencerelerden içeri süzülen eylül güneşi, havada asılı duran toz zerrelerini görünür hâle getiriyordu.

Karşımda ise o kapı vardı.

ATÖLYE 17

Dün akşamdan beri aklımdaydı.

Koyu renkli ahşabı yıllar içinde çizilmiş, pirinç kapı kolunun parlaklığı kaybolmuştu. Üzerindeki küçük metal levha bile diğer atölyelerin tabelalarından daha eski görünüyordu.

Ama beni asıl rahatsız eden bunların hiçbiri değildi.

Çantamın küçük gözünde duran anahtardı.

Elimi cebime soktum.

Soğuk metal parmaklarıma değdi.

Aras dün anahtarı masama bıraktığı andan beri yaklaşık yirmi kere çıkarıp bakmıştım.

Üzerinde yalnızca iki rakam vardı.

17.

Kapıya baktım.

Sonra anahtara.

Tekrar kapıya.

Aras dörtte gelmemi söylemişti.

Saat üç kırk sekizdi.

On iki dakika.

Teknik olarak kapıyı açmamam için hiçbir sebep yoktu.

Anahtar bendeydi.

Üstelik zaten orada çalışacaktım.

Yani içeri girmem yasak değildi.

Sadece...

Aras henüz gelmemişti.

Anahtarı kilide yaklaştırdım.

İçimde iki ayrı Alin tartışmaya başladı.

Mantıklı Alin:

Bekle.

Normal Alin:

Aç.

Mantıklı Alin:

On iki dakika nedir?

Normal Alin:

On iki dakikada çok şey öğrenilebilir.

Anahtarın ucunu kilide soktum.

— Sakın.

Gözlerimi kapattım.

Tabii ki.

Yavaşça başımı çevirdim.

Aras koridorun diğer ucunda duruyordu.

Siyah pantolon, açık renk bir gömlek ve kolunun altında birkaç dosya.

Bakışları doğrudan elimdeki anahtardaydı.

Elimi kapıdan çektim.

— Günaydın.

Aras yürümeye başladı.

— Saat dört.

Telefonuma baktım.

— Üçe on var.

— Farkındayım.

— O zaman erken geldim.

Yanıma ulaştı.

— Bunu görüyorum.

Anahtarı parmaklarımın arasında çevirdim.

— İnsan teşekkür eder.

— Neden?

— Dakikliğim için.

Aras saatine baktı.

— Bu dakiklik değil.

— Nedir?

— Gereksiz erken gelmek.

— Aynı şey.

— Değil.

— Hukukçular her şeyi neden bu kadar karmaşıklaştırıyor?

— Ressamlar neden hiçbir kurala uymuyor?

Gülümsedim.

— Çünkü kurallara uysaydık bütün tablolar kare olurdu.

Aras birkaç saniye bana baktı.

— Bunun hiçbir anlamı yok.

— Ama kulağa güzel geliyor.

Elini uzattı.

— Anahtar.

Anahtarı avucumun içine kapattım.

— Neden?

— Kapıyı açacağım.

— Ben açabilirim.

— Gördüm.

— O zaman?

— Anahtarı ver.

Bir adım geri çekildim.

— Bana güvenmiyor musun?

Aras'ın yüzünde tek bir kas bile oynamadı.

— Hayır.

— Çok kırıcı.

— Dün seni tanıdığım ilk yirmi dört saat içinde üzerime boya döktün, iznim olmadan beni çizdin ve çizimimi bütün okula yaydın.

Parmağımı kaldırdım.

— Sonuncusu kazaydı.

— Diğerleri?

Bir an düşündüm.

— Karakter gelişimi.

Aras gözlerini kapattı.

Ben gülmeye başladım.

— Şu hareketi çok yapıyorsun.

Gözlerini açtı.

— Hangisini?

— Ben konuşunca gözlerini kapatıyorsun.

— Sebebini hiç düşündün mü?

— Güzelliğim gözlerini yoruyor olabilir.

Bu kez bana uzun uzun baktı.

— Kesinlikle o.

— Teşekkür ederim.

— İltifat değildi.

— Üçüncü oldu.

Elini tekrar uzattı.

— Anahtar.

Bu kez verdim.

Parmaklarımız bir an birbirine değdi.

Çok kısa.

Önemsiz olması gereken bir temas.

Ama nedense elimde bıraktığı sıcaklığı fark ettim.

Aras fark etmemiş gibi anahtarı kilide soktu.

Ben de fark etmemiş gibi yaptım.

Anahtar döndü.

Klik.

Kapı açıldı.

İçeriden yüzüme serin, ağır bir hava vurdu.

Eski ahşap.

Toz.

Yağlı boya.

Ve yıllardır kapalı kalmış odalara özgü o tuhaf koku.

Aras kapının önünde birkaç saniye durdu.

İçeri girmedi.

Ben de arkasında bekledim.

— Girmiyor muyuz?

Cevap vermedi.

Yüzünü göremiyordum.

Ama omuzlarının gerildiğini gördüm.

Sonunda:

— Giriyoruz, dedi.

Kapıyı tamamen açtı.

Ve Atölye 17'yi ilk kez gördüm.


Beklediğimden büyüktü.

Hem de çok daha büyük.

Yüksek tavanlı atölyenin bir duvarını neredeyse tamamen kaplayan dev pencereler vardı. Camların bazı köşeleri tozlanmış olsa da içeri giren gün ışığı odayı solgun, altın renkli bir aydınlığa boğuyordu.

Ahşap zemin yılların boya lekeleriyle kaplıydı.

Mavi.

Kırmızı.

Sarı.

Siyah.

Bazıları küçük damlalardı.

Bazılarıysa sanki birileri boya kutusunu öfkeyle yere fırlatmış gibi geniş lekeler hâlinde tahtalara işlemişti.

Duvarların kenarlarında eski şövaleler duruyordu.

Bir köşede üst üste yığılmış boş tuvaller.

Başka bir tarafta kırık çerçeveler.

Ortada uzun ahşap bir masa.

Tavana kadar uzanan raflarda kavanozlar, kurumuş fırçalar, eskimiş paletler ve ne olduğunu anlayamadığım kutular vardı.

Ama bütün bunlara rağmen oda terk edilmiş gibi görünmüyordu.

Daha çok...

Yarım bırakılmış gibiydi.

Sanki insanlar bir gün buradan çıkmış ve ertesi sabah geri geleceklerini düşünmüşlerdi.

Ama gelmemişlerdi.

İçeri birkaç adım attım.

Ayakkabılarımın sesi boş odada yankılandı.

— Vay canına.

Aras kapıyı arkamızdan kapattı.

— Abartma.

Hemen ona döndüm.

— Sen buna mı abartma diyorsun?

Kollarımı açtım.

— Burası harika!

— Burası toz içinde.

— Atmosfer.

— Pislik.

— Tarih.

— Bakımsızlık.

— Ruh.

— Küf.

Sustum.

Havayı kokladım.

— Tamam, biraz küf olabilir.

Aras dosyaları masanın üzerine bıraktı.

Ben ise atölyenin ortasında yavaşça dönüyordum.

Burayı şimdiden seviyordum.

Güneşin geliş açısını.

Eski zemini.

Duvarlardaki izleri.

Hatta tozu bile.

— Neden kullanılmıyor? diye sordum.

Aras'ın sırtı bana dönüktü.

— Uzun zamandır kapalı.

— Onu biliyorum.

Cevap vermedi.

Pencerelerin yanına yürüdüm.

Manzara inanılmazdı.

Üst katta olduğumuz için kampüsün büyük kısmı görünüyordu. Ağaçların arasındaki yürüyüş yolları, bahçede küçücük görünen öğrenciler, karşıdaki hukuk binası...

Biraz daha yaklaştım.

— Burada resim yapmak mükemmel olur.

Aras'tan cevap gelmedi.

Döndüm.

Masada durmuş, etrafa bakıyordu.

Ama bakış biçimi benimkinden farklıydı.

Ben yeni bir yer görüyordum.

O ise...

Hatırlıyordu.

Bunu anlamak için ressam olmaya gerek yoktu.

Yüzündeki ifade değişmişti.

Dün resmim hakkında konuştuğumuzda gördüğüm o uzak bakış yeniden gelmişti.

— Daha önce buraya çok geldin mi?

Soru ağzımdan çıktığı anda Aras bana baktı.

— Hayır.

Çok hızlıydı.

Yine.

Kaşlarımı kaldırdım.

— Yalancısın.

— Alin.

— Tamam, tamam.

Ellerimi kaldırdım.

— Sormadım.

— Az önce sordun.

— Artık sormuyorum.

Masaya doğru yürüdüm.

Üzerinde ince bir toz tabakası vardı.

Parmağımı gezdirdim.

Tozun içinde uzun bir çizgi oluştu.

Sonra parmağımla küçük bir gülen yüz yaptım.

Aras baktı.

— Ciddi misin?

— Dekorasyon.

— Temizlememiz gerekiyor.

— Sanata saygın yok.

— Toza sanat diyorsan yok.

Çantamı masaya bıraktım.

— Peki, patron. Ne yapıyoruz?

Aras dosyalardan birini açtı.

— Önce kullanılabilir malzemeleri ayıracağız. Sonra masalar temizlenecek. Eski tuvaller depoya taşınacak. Pencereler—

Elimi kaldırdım.

— Bir dakika.

Durdu.

— Ne?

— Liste mi hazırladın?

— Evet.

Dosyaya baktım.

Gerçekten listeydi.

Hem de maddeler hâlinde.

— Sen...

Gülmemek için dudağımı ısırdım.

— Ne?

— Atölye temizlemek için görev listesi hazırladın.

— Bir sorun mu var?

— Renk kodu da kullandın mı?

Aras sustu.

Gözlerim büyüdü.

— Kullandın!

— İşleri kolaylaştırıyor.

— Allah'ım.

Dosyayı elinden aldım.

— Mavi yapılacaklar, kırmızı öncelikliler...

Sayfayı çevirdim.

— Yeşil tamamlananlar!

Aras dosyayı geri aldı.

— Çok eğlenceli.

— Sen gerçekten yetmiş yaşında doğmuşsun.

— İş yapmaya başlayacak mısın?

— Sayın Savcım emrederse.

— O ismi kullanmayı bırakırsan işler daha hızlı ilerleyebilir.

— Asla.

Başını iki yana salladı.

Ve temizliğe başladık.


Yaklaşık yirmi dakika sonra hayatımın en büyük hatalarından birini yaptığımı düşünmeye başlamıştım.

Atölye romantik görünüyordu.

Temizliği romantik değildi.

Hiç değildi.

Saçımı başımın üzerine gelişigüzel toplamıştım. Yüzümün iki yanına düşen tutamlar sürekli gözüme giriyor, ellerim tozdan griye dönüyordu.

Aras ise sinir bozucu şekilde hâlâ düzgün görünüyordu.

Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, eski boya kutularını raflardan indiriyordu.

Bir kutuyu masaya bıraktım.

— Yoruldum.

— On yedi dakika oldu.

— Zaman görecelidir.

— Burada değil.

Sandalyeye çöktüm.

— Su istiyorum.

Aras çantasından şişe çıkarıp bana uzattı.

Şaşkınlıkla baktım.

— Bana mı?

— Hayır. Sandalyeye.

Şişeyi aldım.

— Ne kadar düşüncelisin.

Kapağı açıp içtim.

Aras diğer tarafa döndü.

Bir saniye sonra durdum.

Şişeye baktım.

— Bir dakika.

Aras arkasını döndü.

— Ne?

— Bu senin suyun mu?

— Evet.

Şişeye baktım.

Sonra ona.

— Aynı şişeden içtim.

— Fark ettim.

— Rahatsız olmadın mı?

— Olmam mı gerekiyor?

— Dün defterime dokunmamdan rahatsız olacak gibiydin.

— Defterine dokunmadın. Beni çizdin.

— Dudaklarımız dolaylı yoldan temas etti ama.

Aras'ın eli havada kaldı.

İşte.

Sonunda.

Onu hazırlıksız yakalamıştım.

Yüzüne yavaşça bir gülümseme yayıldı.

— Ne oldu Sayın Savcım?

— Suyu iç.

— Utandın mı?

— Hayır.

— Kulakların kızardı.

Elini istemsizce kulağına götürdü.

Kahkahayı patlattım.

Aras hemen elini indirdi.

— Alin.

— Gerçekten kızardı!

— Çalış.

— Çok tatlıymışsın.

— Alin.

— Tamam.

Gülerek ayağa kalktım.

— Ama bunu unutmayacağım.

— Ben unutacağım.

— İzin vermem.

Aras'ın bana baktığını hissediyordum.

Ama bu kez bakışı sabahkiler gibi değildi.

Daha az sertti.

Belki de ilk kez...

Benimle gerçekten eğleniyordu.


Bir saat sonra atölyenin yarısı temizlenmişti.

Güneş biraz daha alçalmış, odanın içindeki ışık turuncuya dönmüştü.

Eski bir dolabın üzerindeki kutuları indirirken parmaklarımın arasından bir şey kaydı.

— Ah!

Küçük metal kutu yere düştü.

Kapağı açıldı.

İçinden eski kömür kalemleri ve birkaç fırça dağıldı.

Eğildim.

— Ben toplarım.

Tam bir fırçayı almak üzereydim ki Aras'ın sesi geldi.

— Dokunma.

Elim havada kaldı.

Başımı kaldırdım.

Yüzü değişmişti.

Bir anda.

Az önce benimle dalga geçen adam gitmişti.

Yerine Atölye 17'nin kapısındaki Aras gelmişti.

Sert.

Kapalı.

Neredeyse solgun.

Bakışları yerdeki fırçalardaydı.

— Aras?

Hızla yanımıza geldi.

Diz çöküp fırçaları toplamaya başladı.

— Ben yardım—

— Gerek yok.

Elimi geri çektim.

Sessizce onu izledim.

Fırçaları tek tek kutuya koyuyordu.

Ama hareketlerinde tuhaf bir özen vardı.

Sanki bunlar yıllardır kullanılmayan birkaç eski fırça değilmiş gibi.

Sonuncusunu eline aldığında durdu.

İnce, uzun saplı bir fırçaydı.

Sapının ucunda kurumuş mavi boya vardı.

Aras'ın başparmağı o mavi lekenin üzerinden geçti.

Bir kez.

Sonra tekrar.

Nefes alışının değiştiğini fark ettim.

— Bunlar senin mi?

Başını kaldırdı.

Gözlerimiz buluştu.

Cevap vermedi.

Ama bazen sessizlik, cevabın kendisiydi.

— Aras...

Ayağa kalktı.

Kutuyu kapattı.

— Bunları ben götüreceğim.

— Nereye?

— Depoya.

— Ama—

— Alin.

Sustum.

Kutuyu aldı.

Kapıya doğru yürüdü.

Arkasından baktım.

İçimdeki merak bağırıyordu.

Sor.

Ama bu kez sormadım.

Çünkü ilk kez merakımın arkasında başka bir şey vardı.

Onu üzmek istemiyordum.

Aras kapının önünde durdu.

Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi başını hafifçe çevirdi.

Sonra vazgeçti.

Kapıyı açtı.

Ve çıktı.


Yaklaşık on dakika sonra hâlâ dönmemişti.

Ben pencerenin önündeki eski şövaleyi temizliyordum.

Ama aklım fırçalardaydı.

Özellikle o mavi lekeli olanında.

Aras resim yapmıştı.

Artık bundan neredeyse emindim.

Peki neden bırakmıştı?

Ve neden bunu benden saklıyordu?

Bir bez almak için odanın arkasındaki dolaplara yöneldim.

Üç büyük ahşap dolap vardı.

İlkini açtım.

Boş çerçeveler.

İkincisi.

Eski önlükler.

Üçüncüsüne uzandım.

Kapısı açılmadı.

Kilitliydi.

Kaşlarımı çattım.

Kolu tekrar çevirdim.

Hiçbir şey.

Tam bırakacaktım ki ahşabın üzerinde küçük bir oyuk fark ettim.

Tozu elimle sildim.

Altından iki harf çıktı.

K.A.

Kalbim bir an hızlandı.

K.

A.

Aras'ın soyadı Soykan'dı.

A.S. olması gerekirdi.

Demek onun değildi.

Ama...

Parmaklarımı harflerin üzerinde gezdirdim.

K.A.

Kimdi?

Dolabın alt kısmında eski bir boya lekesi vardı.

Koyu mavi.

Fırçanın sapındaki renkle neredeyse aynı.

İçimdeki ses yeniden başladı.

Aç.

— Sakın.

Bu kez korkudan sıçramadım.

Yavaşça döndüm.

Aras kapıda duruyordu.

Elindeki kutu yoktu.

Bakışları doğrudan elimin olduğu yere kaymıştı.

K.A.

Yüzündeki ifade sertleşti.

— Ne yapıyorsun?

Elimi dolaptan çektim.

— Bez arıyordum.

— Orada yok.

— Fark ettim.

Aras yanıma geldi.

Dolabın önünde durdu.

Aramızda birkaç santim vardı.

— Bu dolabı açma.

Kaşlarımı kaldırdım.

— Zaten kilitli.

— Kilitli kalacak.

— İçinde ne var?

— Alin.

— Sadece sordum.

— Sorma.

Bu kez sesindeki uyarı açıktı.

Dolaba baktım.

Sonra ona.

— K.A. kim?

Aras'ın yüzündeki renk değişti.

Çok hafif.

Ama gördüm.

— Kimse.

— Harfler—

— Eski bir öğrencinin.

— Tanıyor musun?

— Hayır.

Yalan.

Bu kez o kadar belliydi ki neredeyse yüzüne söyleyecektim.

Ama sustum.

Aras dolabın önünden çekildi.

— Bugünlük yeter.

— Daha bitirmedik.

— Yarın devam ederiz.

— Saat daha—

— Alin.

Bana baktı.

Ve o an onun gerçekten yorulduğunu gördüm.

Fiziksel olarak değil.

Sanki bu odada bulunmak bile ondan bir şeyler götürüyordu.

Başımı salladım.

— Tamam.

Çantamı aldım.

Kapıya doğru yürüdüm.

Tam çıkarken durdum.

Aras hâlâ dolabın yanında duruyordu.

— Gelmiyor musun?

— Birazdan.

— Seni bekleyebilirim.

— Gerek yok.

Nedense gitmek istemedim.

Ama kalırsam daha çok soru soracağımı biliyordum.

Kapının koluna uzandım.

— İyi akşamlar, Sayın Savcım.

Normalde "Bana öyle deme," derdi.

Bu kez demedi.

Sadece:

— İyi akşamlar, Alin.

dedi.

Kapıyı kapattım.


Merdivenlerden inerken aklım hâlâ yukarıdaydı.

K.A.

Eski fırçalar.

Mavi boya.

Aras'ın yüzündeki o ifade.

Telefonumu çıkardım.

İpek'e mesaj yazdım.

BEN: Aras kesinlikle resim yapmış.

Cevap neredeyse anında geldi.

İPEK: Yine ne yaptın?

BEN: Neden direkt benim bir şey yaptığımı düşünüyorsun?

Üç nokta.

İPEK: Seni tanıyorum.

Haklıydı.

BEN: Hiçbir şey yapmadım.

İPEK: Bu daha korkutucu.

Telefonu cebime koydum.

Binanın çıkışına ulaştığımda bir şey fark ettim.

Eskiz defterim.

Atölyede kalmıştı.

— Harika.

Tekrar merdivenlere döndüm.

Üç kat çıktım.

Üst kata geldiğimde Atölye 17'nin kapısı tam kapanmamıştı.

İçeriden ışık geliyordu.

Kapıyı açmak üzereydim ki durdum.

Aras içerideydi.

Beni görmemişti.

Dolabın önünde duruyordu.

K.A.

Elinde küçük bir anahtar vardı.

Nefesimi tuttum.

Aras anahtarı kilide soktu.

Kalbim hızlandı.

Dolabın kapağını açtı.

Bulunduğum yerden içini tam göremiyordum.

Sadece üst üste duran tuvallerin kenarlarını seçebiliyordum.

Aras uzun süre hareket etmedi.

Sonra tuvallerden birini çıkardı.

Sırtı bana dönüktü.

Resmi göremiyordum.

Ama onun gördüğünü gördüm.

Omuzları düştü.

Başını eğdi.

Bir eli tuvalin kenarına sıkıca tutundu.

Ve ilk kez...

Aras Soykan bana güçlü görünmedi.

Öfkeli de değildi.

Soğuk hiç değildi.

Sadece...

Kırılmış görünüyordu.

Geri çekildim.

İçeri girmedim.

Defterimi almadım.

Onu izlediğimi bilmesini istemedim.

Sessizce merdivenlere yöneldim.

Ama tam ilk basamağa adımımı attığımda içeriden çok hafif bir ses geldi.

Aras'ın sesi.

Tek bir kelime söyledi.

Öyle alçaktı ki ilk başta yanlış duyduğumu düşündüm.

— Ada...

Olduğum yerde durdum.

Ada?

Kimdi Ada?

Arkamı dönmedim.

Çünkü bu kez merakım bana dönmemi söylese de başka bir şey daha güçlüydü.

O anın bana ait olmadığını biliyordum.

Merdivenlerden aşağı indim.

Ama artık aklımda yeni bir isim vardı.

Ada.

Ve yukarıda, kilitli bir dolabın içinde saklanan resimler.


O gece uyumadan önce uzun süre tavana baktım.

Aras'ın bana söylediği cümle aklımdaydı.

Her şeyi bilmek zorunda değilsin.

Haklıydı.

Değildim.

Bir insanın geçmişi, istediğiniz zaman açıp okuyabileceğiniz bir kitap değildi.

Bazı sayfaları kapalı olurdu.

Bazıları yırtılmış.

Bazılarının üzeri karalanmış.

Bazılarına ise dokunmamak gerekirdi.

Ama Aras'ın kitabında bir sayfa istemeden önüme düşmüştü.

Üzerinde yalnızca tek bir isim yazıyordu.

Ada.

Kim olduğunu bilmiyordum.

Sevgilisi miydi?

Arkadaşı mı?

Ailesinden biri mi?

Ve neden Aras'ın yıllardır sakladığı resimlerin arasındaydı?

Telefonumu aldım.

Google'ı açtım.

Arama çubuğuna yazdım:

Ada Soykan

Parmağım arama tuşunun üzerinde durdu.

Bir saniye.

İki.

Üç.

Sonra telefonu kapattım.

Hayır.

Bunu yapmayacaktım.

En azından...

Bu gece.

Telefonu komodine bıraktım.

Gözlerimi kapattım.

Beş saniye sonra tekrar açtım.

Telefonu elime aldım.

— Sadece kim olduğuna bakacağım.

Arama tuşuna basmak üzereydim.

Ama durdum.

Aras'ın dolabın önündeki hâli gözümün önüne geldi.

O kırılmış ifade.

Telefonu tekrar bıraktım.

Bu kez gerçekten.

Çünkü ilk defa Aras Soykan hakkında merak ettiğim bir şeyi öğrenme fırsatım olduğu hâlde öğrenmemeyi seçmiştim.

Bunun büyümek anlamına gelip gelmediğini bilmiyordum.

Muhtemelen değildi.

Ama küçük bir gelişmeydi.

Yine de uykuya dalmadan önce aklımdan geçen son şey Aras'ın yüzü değil...

o isim oldu.

Ada.

Ve henüz bilmiyordum ki Atölye 17'nin içindeki en büyük sır kilitli dolap değildi.

O dolabın içinde saklanan kızdı.

BÖLÜM SONU