İçeriğe geç

2. BÖLÜM; BENİ ÇİZME

2. BÖLÜM

BENİ ÇİZME

Bazı insanlar hayatınıza yavaşça girer.

Önce isimlerini öğrenirsiniz.

Sonra seslerine alışırsınız.

Bir süre sonra kahvelerini nasıl içtiklerini, sinirlendiklerinde ne yaptıklarını, gülerken gözlerini kısıp kısmadıklarını fark etmeye başlarsınız.

Aras Soykan'ın benim hayatıma girişiyse bunların hiçbirine benzemiyordu.

Ben önce gömleğini mahvetmiştim.

Sonra onunla dalga geçmiştim.

Ardından çizmememi özellikle söylemesine rağmen gece eve gidip portresini çizmiştim.

Tanışmamızın üzerinden henüz yirmi dört saat bile geçmemişti.

Oldukça sağlıklı ilerliyorduk.

Sabah uyandığımda yaptığım ilk şey, komodinin üzerinde duran eskiz defterime bakmak oldu.

Kapalıydı.

Ama içinde ne olduğunu biliyordum.

Dün gece uyumadan önce son kez bakmış, sonra bir kez daha bakmış, ışığı kapatmış, beş dakika sonra yeniden açıp gözlerinden birini düzeltmiş ve en sonunda kendime kesin bir emir vermiştim:

Bir daha dokunmayacaksın.

Saat gece ikiyi kırk üç geçiyordu.

İki kırk yedide yeniden dokunmuştum.

Şimdi sabah ışığı perdelerin arasından odama süzülürken defteri elime aldım.

Açmamam gerekiyordu.

Açtım.

Aras'ın yüzü karşıma çıktı.

Kalemle çizilmişti.

Siyah beyazdı.

Ama gözlerine baktığımda dün akşam koridordaki o sarı ışığı hâlâ görebiliyordum.

Çizimde başını hafifçe yana çevirmiştim. Kaşlarının arasındaki o belli belirsiz çizgiyi özellikle koyulaştırmış, saçlarının birkaç telini alnına düşürmüştüm.

Altına da küçük harflerle:

Sayın Savcım

yazmıştım.

Yatağımda bağdaş kurup çizime baktım.

— Abartılacak bir şey yok.

Çizimdeki Aras doğal olarak cevap vermedi.

— Sadece çizdim.

Sessizlik.

— İnsanları sürekli çiziyorum zaten.

Hâlâ sessizlik.

Kaşlarımı çattım.

— Gerçeğinden daha iyi bir dinleyicisin.

Defteri kapattım.

Sonra tekrar açtım.

Sorun şuydu:

Çizim gerçekten güzel olmuştu.

Bir ressamın yaptığı bir şeyi beğenmesi, sanıldığından daha nadir gerçekleşirdi. Bir resmi bitirdiğimde genellikle ilk fark ettiğim şey hataları olurdu.

Burun biraz kaymış.

Göz fazla koyu.

Çene yanlış.

Gölge gereksiz.

Ama bunda...

Bir şey doğruydu.

Belki Aras'ın kendisi değildi.

Belki onun bende bıraktığı ilk izlenimdi.

Sertliğinin altındaki o tuhaf yalnızlık.

Telefonum titredi.

İpek'ten mesaj gelmişti.

İPEK: Bugün zamanında geleceksin değil mi?

Yazdım.

BEN: Tabii.

Üç nokta belirdi.

İPEK: Bu cevabın beni hiç rahatlatmadı.

Saatin kaç olduğuna baktım.

08.31.

Ders dokuzdaydı.

Yatakta birkaç saniye hareketsiz kaldım.

Sonra:

— Kahretsin.

Defteri çantama attım.

Ve böylece hayatımda ikinci kez Aras Soykan yüzünden derse geç kalma tehlikesi yaşadım.

Gerçi teknik olarak onun hiçbir suçu yoktu.

Ama bunu ona söylemeye niyetim yoktu.


Üniversiteye vardığımda İstanbul sabahının serinliği çoktan yerini hafif bir sıcaklığa bırakmıştı.

Kampüsün demir kapılarından içeri girerken ağaçların arasından süzülen güneş, taş yollarda parçalı gölgeler oluşturuyordu. Bahçedeki masaların çoğu dolmuştu.

Bir yerden kahve kokusu geliyordu.

Başka bir taraftan gitar sesi.

Çimlerin üzerinde oturan birkaç öğrenci kahvaltı yapıyor, fotoğraf bölümünden olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk elindeki eski analog makineyle önüne gelen herkesi çekiyordu.

Burasını seviyordum.

Gerçekten seviyordum.

Üniversitenin insanı içine çeken tuhaf bir havası vardı.

Binaları biraz eskiydi.

Duvarlarında boya izleri, merdivenlerinde yılların aşındırdığı çizikler vardı.

Ama güzel sanatlar okullarının yeni ve kusursuz olması gerektiğine hiçbir zaman inanmamıştım.

Sanat biraz kirlenmeliydi.

Üzerinde iz bırakmalıydı.

Yaşanmış görünmeliydi.

Tıpkı insanlar gibi.

Tam binaya girecektim ki gözüm bahçenin diğer tarafına kaydı.

Ve onu gördüm.

Aras.

Büyük çınar ağacının altındaki taş banklardan birinde oturuyordu.

Tek başına.

Tabii ki.

Üzerinde siyah bir gömlek vardı. Kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Bir bacağını diğerinin üzerine atmış, elindeki kalın kitabı okuyordu.

Yanındaki banklarda öğrenciler vardı.

Ama kimse onun yanına oturmamıştı.

İpek'in dün söylediği şey geldi aklıma.

Herkes ondan uzak duruyor.

Olduğum yerde durdum.

Bir insanın etrafında görünmez bir sınır olabilir miydi?

Aras'ın vardı.

İnsanlar yanından geçiyor ama yaklaşmıyordu.

O ise bunun farkında değilmiş gibi kitabına bakmaya devam ediyordu.

Ya da belki farkındaydı.

Belki de tam olarak istediği buydu.

Gözüm istemsizce ellerine kaydı.

Uzun parmakları kitabın kenarını tutuyordu.

Sol bileğinde dün gördüğüm saat vardı.

Defterimde çizdiğim saat.

Birden kendimi suçüstü yakalanmış gibi hissettim.

Saçmalama, Alin.

Adam yüz metre ötede.

Telepatik güçleri yok.

Muhtemelen.

— Sakın.

Yanımdan gelen sesle irkildim.

İpek kahvesini içerken benim baktığım yöne bakıyordu.

— Ne sakın?

— Aklından ne geçiyorsa.

— Aklımdan bir şey geçmiyor.

— Aras Soykan'a bakıyorsun.

— Bahçeye bakıyorum.

— Bahçenin yüz seksen santimden uzun, siyah gömlek giyen kısmına mı?

Başımı ona çevirdim.

— Boyunu nereden biliyorsun?

İpek kaşlarını kaldırdı.

— Konumuz bu mu gerçekten?

Tekrar Aras'a baktım.

Tam o sırada sayfayı çevirdi.

— Sence ne okuyor?

İpek derin bir nefes aldı.

— Bilmiyorum.

— Hukuk kitabı mı?

— Muhtemelen.

— Belki roman.

— Alin.

— Ne?

— Dün onu çizmedin, değil mi?

Sustum.

İpek'in gözleri büyüdü.

— Çizdin.

— Sesini alçalt.

— Sana çizme dedi!

— İnsanlar bana pek çok şey söylüyor.

— Alin!

— Paylaşmadım.

İpek durdu.

— Ne?

— Çizdim ama paylaşmadım.

Biraz rahatlamış görünüyordu.

— Güzel. Paylaşma.

— Zaten paylaşmayacağım.

— Söz mü?

Aras'a baktım.

Tam o sırada başını kaldırdı.

Göz göze geldik.

Kalbim, yakalanmış gibi anlamsız bir şekilde hızlandı.

Aras birkaç saniye bana baktı.

Ben de ona.

Sonra elim kendiliğinden havaya kalktı.

El salladım.

İpek:

— Ne yapıyorsun?

— Günaydın diyorum.

Aras el sallamadı.

Tabii ki.

Sadece baktı.

Ben daha büyük salladım.

— Günaydın Sayın Savcım! diye bağırdım.

Bahçedeki birkaç kişi döndü.

İpek yüzünü eliyle kapattı.

— Seni tanımıyorum.

Aras kitabını yavaşça kapattı.

Ayağa kalktı.

İpek bana baktı.

— Geliyor.

— Fark ettim.

— Bize doğru geliyor.

— Onu da fark ettim.

— Kaçalım.

— Niye?

— Çünkü yaşamak istiyorum.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Aras yaklaştıkça dün fark etmediğim başka ayrıntılar görmeye başladım.

Yürüyüşü bile kontrollüydü.

Acele etmiyor ama yavaş da yürümüyordu.

İnsanların arasından geçerken kimseye çarpmıyor, kimse de ona çarpmıyordu.

Yanımıza geldiğinde önce İpek'e baktı.

İpek anında:

— Günaydın.

— Günaydın.

Sonra gözleri bana döndü.

— Alin.

Gülümsedim.

— Aras.

— Bağırmak zorunda mıydın?

— Seni gördüm.

— Ben de seni gördüm.

— Ama selam vermedin.

— Vermeyi düşünüyordum.

— Ne zaman? Mezuniyette mi?

İpek hafifçe öksürdü.

Aras gözlerini bana dikti.

— Bana öyle seslenme demiştim.

— Nasıl?

— Biliyorsun.

Masumca baktım.

— Sayın Savcım mı?

Çenesindeki kas hareket etti.

— Evet.

— Tamam.

— Gerçekten mi?

— Tabii.

Bir saniye sustum.

— Sayın Savcım.

İpek arkasını dönüp uzaklaştı.

— İpek?

Elini havaya kaldırdı.

— Ben bu konuşmanın parçası değilim.

Aras'ın gözleri onun arkasından gitti.

Sonra bana döndü.

— Arkadaşın mantıklı biri.

— Beni çok seviyor.

— Buna rağmen mi?

Elimi kalbimin üzerine koydum.

— Sabah sabah kalbimi kırdın.

— İyileşir.

— Sürekli bunu söylüyorsun.

— Çünkü sürekli dramatize ediyorsun.

Bir an sustum.

— Gömleğin çıktı mı?

Aras bana baktı.

— Ne?

— Pembe boya.

— Çıktı.

Gerçekten rahatladım.

— Ciddi misin?

— Evet.

— Oh.

Elimi göğsüme koyup nefes verdim.

— Dün gece vicdan azabı çektim.

— Hiç öyle görünmüyorsun.

— İçimde yaşıyorum.

— Oldukça derinde olmalı.

Gülümsedim.

Aras'ın bakışları birkaç saniyeliğine yüzümde kaldı.

Sonra aşağı kaydı.

Çantama.

Kalbim durdu.

Eskiz defterimin köşesi çantadan dışarı çıkmıştı.

Hemen çantamı omzumun arkasına çektim.

Aras kaşını kaldırdı.

— Ne oldu?

— Hiç.

— Bir şey saklıyorsun.

— Hayır.

— Çantanı neden sakladın?

— Saklamadım.

— Arkana aldın.

— Moda.

— Ne?

— Çantayı böyle taşımak moda.

Aras birkaç saniye yüzüme baktı.

Yalan söylediğim çok belliydi.

— Alin.

— Aras.

— Beni çizmedin, değil mi?

Boğazımı temizledim.

— Derse geç kalıyorum.

Yanından geçmeye çalıştım.

Kolumu tutmadı.

Önümü kesmedi.

Sadece:

— Alin.

dedi.

Ve nedense durdum.

Arkamı döndüm.

Bakışları ciddi şekilde üzerimdeydi.

— Çizmedin, değil mi?

Bir an cevap vermedim.

Sonra gülümsedim.

— Görüşürüz.

Ve kaçtım.

Gerçek anlamda.

Koşarak binaya girdim.

Arkamdan seslenmedi.

Ama yüzündeki ifadeyi görmüştüm.

Şüphelenmişti.

Hem de fena halde.


Öğleden sonraki sanat tarihi dersi, insanlık tarihinin gördüğü en etkili uyku yöntemlerinden biri olabilirdi.

Normalde dersi severdim.

Gerçekten.

Ama sınıfın içi sıcaktı.

Pencereden giren güneş tam masamın üzerine vuruyordu ve hocamız yaklaşık yirmi dakikadır aynı Rönesans tablosunun kompozisyonundan bahsediyordu.

İpek yanımda not alıyordu.

Ben ise defterimin kenarına küçük çiçekler çiziyordum.

Sonra çiçeklerden biri yüze dönüştü.

Yüzün kaşları belirdi.

Burnu.

Çenesi.

İpek kalemimin ucuna baktı.

— Ciddi olamazsın.

— Ne?

— Yine mi?

Deftere baktım.

Aras.

— Elim kendi kendine yaptı.

— Elinin psikolojik desteğe ihtiyacı var.

Gülümsedim.

Tam o sırada hocamız:

— Beş dakika ara verelim, dedi.

Sınıf anında canlandı.

İpek telefonunu çıkardı.

Ben de pencereye doğru döndüm.

Sınıfımız üçüncü kattaydı ve pencere doğrudan kampüs bahçesine bakıyordu.

Ve kader, benimle açıkça eğleniyordu.

Çünkü Aras yine aşağıdaydı.

Bu kez ağacın altında ayakta duruyordu.

Yanında iki erkek öğrenci vardı.

Bir şey konuşuyorlardı.

Ama Aras diğer ikisinden farklı görünüyordu.

Onlar konuşurken o dinliyor, ara sıra kısa cevaplar veriyordu.

Sonra çocuklardan biri bir şey söyledi.

Aras başını hafifçe yana çevirdi.

Güneş yüzünün bir tarafına vurdu.

İşte o an...

Elim eskiz defterime gitti.

— Hayır, dedi İpek.

— Bir şey yapmıyorum.

— Gözlerini tanıyorum.

— Gözlerim ne yapıyor?

— Suç işliyor.

Defteri açtım.

— Beş dakika.

— Alin.

— Sadece eskiz.

Kalem kâğıda değdi.

Bu kez onu hatırladığım gibi değil, gördüğüm gibi çiziyordum.

Başının açısı.

Gömleğinin kıvrımı.

Elinin cebindeki duruşu.

Saçlarına vuran ışık.

İpek omzumun üzerinden baktı.

— Çok hızlı çiziyorsun.

— Sus.

— Bu iltifat.

— Biliyorum ama konsantrasyonumu bozuyorsun.

Kalemim hareket etmeye devam etti.

Bir süre sonra etrafımdaki sesleri duymamaya başladım.

Resim yaparken başıma hep bu gelirdi.

Dünya küçülürdü.

İnsan sesleri uzaklaşırdı.

Zaman yavaşlardı.

Geriye yalnızca baktığım şey ve kâğıt kalırdı.

Aras'ın kaşlarını çizdim.

Burnunun kenarındaki gölgeyi.

Dudaklarının çizgisini.

Sonra gözlerine geldim.

Kalemim yavaşladı.

İpek de sessizleşti.

Bir dakika sonra:

— Alin...

— Hı?

— Sen bunu fark ettin mi?

— Neyi?

— Onu hep üzgün çiziyorsun.

Kalemim durdu.

Deftere baktım.

Gerçekten öyleydi.

— Üzgün değil.

— Çizimde üzgün.

Pencereden Aras'a baktım.

Artık yalnızdı.

Diğer iki çocuk gitmişti.

Ağacın altında duruyor, telefonuna bakıyordu.

— Bence üzgün, dedim.

— Nereden biliyorsun?

Kalemimin ucuyla çizdiğim gözleri gösterdim.

— İnsanlardan nefret eden biri böyle bakmaz.

— Nasıl bakar?

— Daha öfkeli.

Tekrar pencereden ona baktım.

— O insanlardan nefret etmiyor.

— Peki neyi var?

Bilmiyordum.

Ama ağzımdan düşünmeden çıktı.

— Birini kaybetmiş gibi.

İpek bana baktı.

— Bazen gerçekten ürkütücüsün.

Gülümsedim.

— Sanatçı sezgisi.

Telefonumu çıkardım.

Çizimin fotoğrafını çektim.

İpek'in yüzü anında değişti.

— Ne yapıyorsun?

— Hiç.

— Alin.

Instagram'ı açtım.

Ana hesabımı değil.

Kimsenin bana ait olduğunu bilmediği sanat hesabımı.

Oraya çoğunlukla kampüste gördüğüm insanları, sokakta karşılaştığım yüzleri, vapurdaki yolcuları çizip atıyordum.

Kimsenin adını yazmazdım.

Kimseyi etiketlemezdim.

Sadece çizimler.

Yeni gönderi oluştur'a bastım.

İpek telefonumu almaya çalıştı.

— Yapma.

Telefonu uzaklaştırdım.

— Adını yazmayacağım.

— Alin!

Fotoğrafı seçtim.

Altına bir şey yazmam gerekiyordu.

Bir süre düşündüm.

Sonra parmaklarım ekranda hareket etti.

Okulun en mutsuz çocuğu.

İpek okudu.

— Sen kafayı yedin.

— Güzel oldu.

— Paylaşma.

Başparmağım düğmenin üzerinde durdu.

Dün akşamki sesi aklıma geldi.

Beni çizme.

Bir an tereddüt ettim.

Gerçekten paylaşmamalıydım.

Sonuçta istemediğini açıkça söylemişti.

Telefonu indirdim.

İpek rahatladı.

— Aferin.

Ekrana yeniden baktım.

Sonra çizime.

Ve paylaş butonuna basmadım.

Taslaklara kaydettim.

İpek kaşlarını kaldırdı.

— Şaşırdım.

— Ben de sınır biliyorum.

— Çok gurur verici bir gelişme.

Telefonumu masaya bıraktım.

Ama içimde garip bir huzursuzluk vardı.

Sanki o çizimin hikâyesi orada bitmemişti.


Ders çıkışı hava değişmişti.

Sabahki güneş kaybolmuş, İstanbul'un üzerine ince gri bulutlar çökmüştü.

Kampüs kapısına doğru yürürken telefonum titredi.

Anonim sanat hesabımdan bildirim gelmişti.

Ekrana baktım.

Yeni gönderi paylaşılmış.

Duraksadım.

Ne?

Hesabı açtım.

Ve kalbim yerinden çıktı.

Okulun en mutsuz çocuğu.

Aras'ın çizimi.

Paylaşılmıştı.

— Hayır.

Olduğum yerde durdum.

— Hayır, hayır, hayır...

Gönderinin altında şimdiden birkaç beğeni vardı.

Sonra on.

On beş.

Yirmi.

İpek yanıma geldi.

— Ne oldu?

Telefonu ona uzattım.

Yüzü değişti.

— Sen paylaşmadın mı bunu?

— Hayır!

— Ama hesabın—

— Taslağa kaydetmiştim.

Telefonu elime aldım.

Sonra fark ettim.

Taslak değildi.

Parmağım...

Paylaş'a basmıştı.

Muhtemelen ekranı kapatırken.

— Ben aptalım.

İpek cevap vermedi.

— İpek.

— Biraz.

Gönderiyi hemen silmek için ekrana dokundum.

Tam o sırada yeni bir bildirim geldi.

@kampusitiraflari gönderini hikâyesinde paylaştı.

İpek'le göz göze geldik.

— Sıçtık, dedi.

— İpek!

— Ne? Romantik bir kelime mi arayayım?

Hemen kampüs itiraf hesabını açtım.

On binlerce takipçisi vardı.

Hikâyede benim çizimim duruyordu.

Üzerinde:

"Bunu kimin çizdiğini bilen var mı? Ve bu Aras Soykan değil mi?"

yazıyordu.

Karnımın içinde soğuk bir şey oluştu.

— Kaldıracağım.

Gönderimi sildim.

Ama artık çok geçti.

Ekran görüntüsü alınmıştı.

Paylaşılmıştı.

Mesajlar gelmeye başlamıştı.

Bu Aras mı?

Kim çizdi bunu?

Çok iyi olmuş.

Aras bunu görürse sanatçının ruhuna Fatiha.

Sonuncuya baktım.

— Çok komikler.

İpek:

— Ben olsam şu an ülke değiştirirdim.

— Abartma.

— Sen hâlâ Aras'ın kim olduğunu anlamadın.

Telefonumu çantama attım.

— Bir çizim sadece.

Ama bunu söylerken kendim bile inanmamıştım.

Çünkü o bana açıkça söylemişti.

Beni çizme.


Ertesi sabah okula girdiğim anda bir şeylerin yanlış olduğunu anladım.

İnsanlar bana bakıyordu.

Daha doğrusu...

Bazıları bakıyor, ben dönünce bakışlarını kaçırıyordu.

İpek yanımda yürürken:

— Sakin ol, dedi.

— Sakinim.

— Elindeki kahvenin kapağını beş dakikadır eziyorsun.

Elime baktım.

Plastik kapak gerçekten içeri çökmüştü.

— Üretim hatası.

— Tabii.

Merdivenleri çıktık.

İkinci kat.

Üçüncü kat.

Koridorun sonuna baktım.

Ve durdum.

Sınıfımızın kapısının önünde biri vardı.

Siyah gömlek.

Koyu saçlar.

Bir el pantolonunun cebinde.

Diğerinde telefon.

Aras.

İpek de durdu.

— Ben gidiyorum.

Kolundan tuttum.

— Hiçbir yere gitmiyorsun.

— Bu senin savaşın.

— Arkadaşlık böyle zamanlar içindir.

— Hayır. Arkadaşlık cenazene çiçek göndermektir.

Aras başını kaldırdı.

Bizi gördü.

Daha doğrusu...

Beni gördü.

Bakışları doğrudan gözlerime kilitlendi.

Elindeki telefonu kaldırdı.

Ekran bana dönüktü.

Çizim.

Benim çizimim.

Boğazım kurudu.

İpek kolumu bıraktı.

— Başarılar.

— Seni öldürürüm.

— Önce hayatta kal.

Ve gitti.

Hain.

Yavaş adımlarla Aras'a yaklaştım.

Dün sabah ağacın altında gördüğüm adamdan farklı görünüyordu.

Bağırmıyordu.

Sinirli hareketler yapmıyordu.

Ama çenesinin gerginliği ve gözlerinin soğukluğu yeterliydi.

Karşısında durdum.

— Günaydın.

Cevap vermedi.

Telefonu biraz daha kaldırdı.

— Bu ne?

Ekrana baktım.

— Çizim.

Bakışları sertleşti.

— Onu görüyorum.

— O zaman neden sordun?

Alin.

Sus.

Gerçekten sus.

Ama artık çok geçti.

Aras bir adım yaklaştı.

— Sen mi yaptın?

Bir an düşündüm.

Yalan söyleyebilirdim.

Anonim hesaptı.

Kanıtlayamazdı.

Ama gözlerine bakınca nedense yalan söylemek istemedim.

— Belki.

Kaşları hafifçe çatıldı.

— Belki mi?

— Büyük ihtimalle.

— Alin.

— Tamam. Evet.

Telefonu indirdi.

— Kaldır.

— Kaldırdım.

— Her yerden.

— Ben sadece kendi hesabımdan kaldırabilirim.

— O zaman ilk başta paylaşmayacaktın.

Bu kez cevap veremedim.

Haklıydı.

Ve Aras'ın haklı olması sinir bozucuydu.

— Yanlışlıkla paylaştım.

— Yanlışlıkla mı çizdin?

— Hayır.

— Sana ne söyledim?

Sesindeki sakinlik, bağırmasından daha rahatsız ediciydi.

Etrafımızdan geçen öğrencilerin bizi izlediğini hissedebiliyordum.

— Beni çizme, dedin.

— Buna rağmen çizdin.

— Ben insanları çiziyorum.

— Ben insan değil miyim?

Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.

— Bazen emin olamıyorum.

Aras'ın bakışı yüzünden gülümsemem anında kayboldu.

— Şu an şaka yapmıyorum.

Ben de ciddileştim.

— Biliyorum.

— O zaman neden yaptın?

Bu soru beni hazırlıksız yakaladı.

Neden çizmiştim?

Çünkü yakışıklıydı?

Evet.

Ama yalnızca o değildi.

Çünkü yüzü ilginçti?

Evet.

Ama o da yeterli değildi.

Bir an gözlerine baktım.

— Çünkü çizmek istedim.

— Bu cevap değil.

— Benim için cevap.

Aras'ın bakışları birkaç saniye yüzümde gezindi.

Sonra telefonundaki çizime baktı.

— Altındaki yazı ne?

İçimden küfrettim.

Okulun en mutsuz çocuğu.

— Şey...

— Neden öyle yazdın?

— Aklıma geldi.

— Beni tanımıyorsun.

— Biliyorum.

— O zaman mutsuz olduğumu nereden çıkardın?

Sustum.

Aras bekledi.

Bu kez dalga geçmek istemedim.

Gerçekten ne düşündüğümü söyledim.

— Gözlerinden.

Yüzündeki ifade değişti.

Çok küçük.

Ama değişti.

— Ne?

— Gözlerin.

— Gözlerim ne olmuş?

— Üzgün.

Aras'ın yüzü bir anda kapandı.

Sanki yanlış bir yere dokunmuştum.

— Saçmalama.

— Saçmalamıyorum.

— Beni tanımıyorsun.

— İnsanları tanımam gerekmiyor.

— Ne demek bu?

Bir adım yaklaştım.

Bu kez sesimi alçalttım.

— İnsanlara bakıyorum.

— Herkes bakıyor.

Başımı iki yana salladım.

— Hayır.

Aramızdaki mesafe azalmıştı.

Koridordaki sesler arka planda kalıyordu.

— Çoğu insan bakıyor ama görmüyor, dedim. Ben çizdiğim için ayrıntıları fark ediyorum.

Aras susuyordu.

Devam ettim.

— Sinirlendiğinde çenenin sağ tarafını sıkıyorsun.

Bakışları değişti.

— Kitap okurken sol başparmağınla sayfanın köşesini sürekli düzeltiyorsun.

Bu kez gerçekten şaşırdı.

— Dün merdivenlerde gülmemek için alt dudağının iç tarafını ısırdın.

Aras'ın gözleri dudaklarıma kaydı.

Sonra tekrar gözlerime.

— Ve...

Duraksadım.

Bunu söylememeli miydim?

Muhtemelen.

Söyledim.

— İnsanların sana yaklaşmasını istemiyormuş gibi davranıyorsun ama biri yanından giderken arkasından bakıyorsun.

Aras tamamen sessizleşti.

Birkaç saniye boyunca yalnızca birbirimize baktık.

Sonunda:

— Beni mi izliyorsun?

dedi.

Kaşlarımı çattım.

— Hayır!

— Saydığın şeylere bakılırsa—

— Ressamım.

— Bunun her şeyi açıklayan sihirli bir kelime olduğunu mu düşünüyorsun?

— Biraz.

Aras başını yana çevirdi.

Derin bir nefes aldı.

Sonra tekrar bana baktı.

— Çizimi kaldır.

— Kaldırdım.

— Bir daha da—

Sözünü tamamlamasına fırsat vermedim.

— Seni çizmeyeyim.

— Evet.

Başımı salladım.

— Tamam.

Gözlerini kıstı.

— Bu kadar kolay mı?

— Ne bekliyordun?

— Dün de tamam demiştin.

Haklıydı.

— Bu kez gerçekten.

Aras birkaç saniye beni inceledi.

— Sana hâlâ güvenmiyorum.

— Bu ilişki güven problemiyle başladı.

— Ortada ilişki yok.

— Arkadaşlık?

— Hayır.

— Tanışıklık?

— Zorunlu.

Gülümsedim.

— Gelişme var.

Aras gözlerini devirdi.

Gerçekten.

Aras Soykan gözlerini devirmişti.

Heyecanla çantama uzandım.

Bakışları anında sertleşti.

— Sakın.

Elim havada kaldı.

— Ne?

— Defteri çıkarma.

Kahkahayı bastım.

— Çıkarmayacaktım.

— Yalan.

— Belki.

Aras başını iki yana salladı ve yanımdan geçmeye başladı.

Arkasından baktım.

— Aras.

Durdu.

Bu kez "Sayın Savcım" dememiştim.

Belki bu yüzden döndü.

— Ne?

Bir an tereddüt ettim.

— Gerçekten özür dilerim.

Yüzündeki ifade yumuşamadı.

Ama sertliği biraz azaldı.

— Hangisi için?

Parmaklarımla saymaya başladım.

— Boya.

Bir.

— İzinsiz çizmek.

İki.

— Yanlışlıkla paylaşmak.

Üç.

— Sana Sayın Savcım demek...

Dört.

Duraksadım.

— Bunun için değil aslında.

Aras'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

Bu kez gördüm.

Kesinlikle gördüm.

Parmağımla yüzünü işaret ettim.

— İşte!

Gülümseme anında kayboldu.

— Ne?

— Yine yaptın.

— Neyi?

— Güldün.

— Gülmedim.

— Aras, gördüm.

Yürümeye başladı.

Peşinden iki adım attım.

— Bir kere düzgün gülsene.

— Hayır.

— Neden?

— İstemiyorum.

— Ücret öderim.

Aras durmadı.

— Beş lira!

Sessizlik.

— On!

Koridordaki öğrenciler bize bakıyordu.

Umurumda değildi.

— Yirmi!

Aras merdivene ulaştı.

— Son teklifim elli!

Bu kez omzunun üzerinden bana baktı.

— Dersine gir, Alin.

Sırıttım.

— Emredersiniz, Sayın Savcım.

Başını iki yana sallayıp merdivenlerden indi.

Ben sınıfın kapısında kaldım.

Ve nedense birkaç saniye boyunca arkasından baktım.

Sonra içeri girdim.

İpek masada oturuyordu.

Yanına oturdum.

— Hayattasın.

— Gördüğün gibi.

— Ne dedi?

Çantamı masaya bıraktım.

— Bir daha çizme dedi.

İpek rahatladı.

— Güzel.

Defterimi çıkardım.

— Çizmeyeceksin.

— Tabii ki.

Defteri açtım.

Boş bir sayfa.

Kalemimi elime aldım.

İpek gözlerini kıstı.

— Alin.

— Ne?

— Ne çiziyorsun?

Kalemin ucuyla kâğıda küçük bir çizgi attım.

Sonra bir tane daha.

— Hiçbir şey.

Ama aklımda Aras'ın az önceki o küçücük gülümsemesi vardı.

Ve çok kötü bir gerçeği fark etmeye başlamıştım.

Aras Soykan'ın ciddi hâlini çizmek kolaydı.

Öfkeli hâlini de.

Sessizliğini bile kâğıda aktarabilirdim.

Ama gülümsemesini yalnızca bir saniye görmüştüm.

Bu yüzden hafızam yetmiyordu.

Onu yeniden görmem gerekiyordu.

Sırf sanatsal nedenlerle.

Elbette.

Başka hiçbir sebebi yoktu.

Kesinlikle.


O gün öğleden sonra atölyede tek başıma çalışırken telefonum titredi.

Ekranda tanımadığım bir hesaptan mesaj vardı.

Çizimi sen mi yaptın?

Mesajı açmadım.

İkinci bir bildirim geldi.

Başka hesap.

Aras Soykan çizimin çok iyiydi.

Kaşlarımı çattım.

Hesabım anonim olmasına rağmen insanlar nasıl beni bulmuştu?

Üçüncü mesaj geldi.

Bu kez kampüsten tanıdığım bir kızdı.

Alin, sana bir şey soracağım. O çizimi yapan sen misin?

Telefonu ters çevirdim.

Harika.

Anonimlik kariyerim yaklaşık on iki saat sürmüştü.

Fırçamı elime aldım.

Önümdeki tuvale odaklanmaya çalıştım.

Ama birkaç dakika sonra atölyenin kapısı açıldı.

Başımı kaldırmadım.

— İpek, şu maviyi verir misin?

Cevap yok.

— İpek?

Sessizlik.

Başımı kaldırdım.

Kapıda Aras duruyordu.

Elimdeki fırça havada kaldı.

— Sen?

Aras içeri baktı.

Atölyenin yüksek pencerelerinden süzülen öğleden sonra ışığı yüzüne vuruyordu.

— Hayal kırıklığına mı uğradın?

— Biraz.

İçeri girdi.

— İpek daha eğlenceli.

— Bundan şüphem yok.

Elimdeki fırçayı kavanoza bıraktım.

— Burada ne yapıyorsun?

— Seni arıyorum.

Kalbim bir an tuhaf şekilde atladı.

Belli etmemeye çalıştım.

— Beni mi?

— Evet.

— Vay canına.

— Abartma.

— Daha dün adımı bilmek istemiyordun. Bugün beni atölyelerde arıyorsun.

— Pişman olmaya başladım.

Gülümsedim.

— Geç kaldın.

Aras masanın yanında durdu.

Sonra gözleri yaptığım resme kaydı.

Bir manzara çalışmasıydı.

Uzun süre baktı.

Ben de ona baktım.

— Ne?

Cevap vermedi.

Resme biraz daha yaklaştı.

— Bunu sen mi yaptın?

— Hayır. Gece gizlice Monet geliyor.

Bakışlarını bana çevirdi.

— Normal cevap verebiliyor musun?

— Bazen.

— Ne zaman?

— Uykumda.

Başını yeniden resme çevirdi.

Ama bu kez yüzünde alay yoktu.

Gerçekten inceliyordu.

Bu beni şaşırttı.

İnsanların resimlerime bakış biçimlerini bilirdim.

Çoğu insan birkaç saniye bakar ve:

"Çok güzel."

derdi.

Aras öyle bakmıyordu.

Renk geçişlerini inceliyordu.

Fırça izlerine.

Perspektife.

Sonra gözleri tuvalin sol alt köşesinde durdu.

— Burayı değiştireceksin.

Donup kaldım.

— Ne?

Parmağıyla göstermedi.

Sadece baktı.

— Sol taraf.

— Nesi var?

— Işık yanlış.

Birkaç saniye ona baktım.

Sonra resme.

Sonra tekrar ona.

— Sen nereden biliyorsun?

Aras'ın yüzü değişti.

Çok küçük.

Ama artık bu değişimleri yakalamayı öğreniyordum.

— Tahmin.

— Hayır.

Fırçamı bıraktım.

— Bu tahmin değildi.

— Alin.

— Perspektifi de fark ettin.

Cevap vermedi.

Ayağa kalktım.

— Resimden anlıyorsun.

— Herkes biraz anlar.

— Hayır.

Bir adım yaklaştım.

— Sen birazdan fazla anlıyorsun.

Aras'ın bakışları yüzüme geldi.

İlk defa sorularımdan kaçıyormuş gibi hissettim.

Ve tam o anda aklıma dün akşamki kapı geldi.

Atölye 17.

Anahtar.

Onun elindeydi.

İçimde bir şey yerine oturdu.

— Aras...

— Ne?

— Sen resim yaptın mı?

Sessizlik.

Bir saniye.

İki.

Üç.

Aras'ın yüzündeki bütün o hafif ifadeler kayboldu.

Yerine dün Atölye 17'nin önünde gördüğüm o duvar geldi.

— Hayır.

Çok hızlı cevap vermişti.

— Yalan söylüyorsun.

Gözleri sertleşti.

— Bana yalancı deme.

— O zaman doğruyu söyle.

— Sana açıklama yapmak zorunda değilim.

— Biliyorum.

Biraz daha yaklaştım.

— Ama yaptın.

Cevap vermedi.

Artık emindim.

— Resim yaptın.

Aras'ın çenesi gerildi.

— Alin.

— Atölyenin anahtarı bu yüzden sende.

— Yeter.

— Orada senin—

— Yeter dedim.

Sesi yükselmemişti.

Ama tonundaki değişiklik beni susturdu.

İlk defa gerçekten sınırı geçtiğimi hissettim.

Aramızda birkaç adımlık mesafe vardı.

Aras'ın bakışları birkaç saniye benimkilerde kaldı.

Sonra daha sakin bir sesle:

— Her şeyi bilmek zorunda değilsin, dedi.

Bu kez cevap vermedim.

Aras kapıya doğru yürüdü.

Tam çıkacakken:

— Aras.

Durdu.

Arkasını dönmedi.

— Seni bunun için aramamıştım, dedi.

Kaşlarımı çattım.

— Ne için?

Cebinden küçük bir metal anahtar çıkardı.

Masaya bıraktı.

Anahtar ahşap yüzeye çarparak küçük bir ses çıkardı.

Bakışlarım anahtara indi.

Üzerindeki küçük etikette iki rakam vardı.

17.

Nefesim kesildi.

Başımı kaldırdım.

— Bu...

— Atölyenin anahtarı.

— Neden bana veriyorsun?

Bu kez döndü.

— Vermiyorum.

— Masama bıraktın.

— Yarın saat dörtte orada ol.

Şaşkınlıkla baktım.

— Neden?

Aras birkaç saniye sustu.

Sonra:

— Çünkü bölüm başkanın dönem sonu sergisi için o atölyeyi hazırlamanı istiyor.

Yüzümde yavaşça bir gülümseme oluştu.

— Yani...

Anahtara baktım.

Sonra ona.

— Aynı atölyeyi mi kullanacağız?

Aras'ın yüzünden, dünyadaki bütün ihtimaller arasında en az istediğinin bu olduğu açıkça okunuyordu.

— Maalesef.

Gülümsemem büyüdü.

— Sayın Savcım...

— Başlama.

— Kader bizi sürekli bir araya getiriyor.

— Kader değil. Bölüm başkanın.

— Romantizmi öldürüyorsun.

— Ortada romantizm yok.

— Henüz.

Kelime ağzımdan düşünmeden çıktı.

Sessizlik.

Ben sustum.

Aras sustu.

Kalbim:

Güm.

Ne dedim ben?

Aras'ın bakışları birkaç saniye yüzümde kaldı.

Bu kez gözlerini ilk kaçıran o oldu.

Kapıya yöneldi.

— Yarın dört.

— Aras.

Durdu.

Anahtarı havaya kaldırdım.

— Geç kalırsam?

Bana baktı.

— Kalma.

— Beş dakika?

— Hayır.

— İki?

— Alin.

— Bir?

Kapıyı açtı.

— Dört.

Gülümsedim.

— Emredersiniz.

Kapıdan çıktı.

Başımı uzatıp koridora baktım.

— Sayın Savcım!

Adımları bir an durdu.

Ama geri dönmedi.

Ben masaya dönüp anahtara baktım.

17.

Dün önünde durduğum kilitli kapı.

Aras'ın açmamı istemediği kapı.

Şimdi anahtarı benim masamdaydı.

Parmaklarımı metalin üzerinde gezdirdim.

İçimdeki merak çoktan uyanmıştı.

Ve aklımda tek bir düşünce vardı.

Yarın saat dörtte...

Atölye 17'nin kapısı açılacaktı.

Bu kez Aras Soykan beni dışarıda bırakamayacaktı.

Henüz bilmediğim şey ise şuydu:

O kapının ardında yalnızca eski tuvaller ve tozlu raflar yoktu.

Aras'ın yıllardır kimseye göstermediği bir hayat vardı.

Ve ben...

Daha ikinci günden onun kapısını çalmaya başlamıştım.

BÖLÜM SONU