İçeriğe geç

1. BÖLÜM; PEMBE BOYA

1. BÖLÜM

PEMBE BOYA

İstanbul, eylül sabahlarında insana iki ayrı mevsimi aynı anda yaşatmayı seviyordu.

Güneş, Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin geniş camlarına vurup binanın taş cephesini sıcak bir sarıya boyarken Boğaz tarafından gelen rüzgâr, yazın çoktan bittiğini hatırlatıyordu. Kampüsün avlusundaki yaşlı çınarların yaprakları henüz tamamen sararmamıştı. Yine de birkaç tanesi rüzgâra yenilmiş, taş zeminin üzerine dağılmıştı.

Yeni dönemin ilk günlerinden biriydi.

Kampüs kalabalıktı.

Birbirini yaz boyunca görmeyen öğrenciler merdivenlerde sarılıyor, bahçedeki masalarda kahveler içiliyor, sigara dumanları sonbahar havasına karışıyordu. Bir köşede fotoğraf bölümü öğrencileri yeni aldıkları makineleri karşılaştırıyor, başka bir tarafta tiyatro öğrencilerinden biri gereğinden fazla yüksek sesle yaz tatilini anlatıyordu.

Resim bölümünün bulunduğu bina ise her zamanki gibi diğerlerinden biraz farklıydı.

Koridorlarda yağlı boya kokusu vardı.

Duvarlara yaslanmış yarım bırakılmış tuvaller, üzerinde kurumuş boya lekeleri bulunan ahşap masalar, bir köşeye gelişigüzel bırakılmış heykeller...

Burada dağınıklık bile bilinçli görünüyordu.

Ve bütün bu sanatsal karmaşanın ortasında, binanın giriş kapısından içeri bir felaket koşarak girdi.

O felaket bendim.

— Çekilin!

Kollarımın arasındaki üç tuvali düşürmemek için çenemi en üsttekine dayamış, bir yandan da omzumdan sürekli kayan çantamı yukarı çekmeye çalışıyordum.

Sağ elimde kahve vardı.

Sol elimde telefon.

Çantamın yan gözünde ise kapağını kapattığımdan yüzde yüz emin olduğum pembe akrilik boya.

Sonradan öğrenecektim ki insanın "yüzde yüz emin olduğu" şeyler, genellikle hayatının en büyük belalarının başlangıcı oluyordu.

— Sanat geliyor, çekilin!

Önümde yürüyen iki kız dönüp bana baktı.

Hiçbiri çekilmedi.

— Tamam! Sanat geç kalıyor!

Bu kez çekildiler.

Teşekkür etmeye bile zamanım yoktu.

Duvarın üzerindeki saate baktığımda kalbim biraz daha hızlandı.

09.14.

Dersim dokuzda başlamıştı.

Aslında sabahım oldukça iyi başlayabilirdi.

Alarmım sekizde çalmıştı.

Ben de son derece sorumlu bir üniversite öğrencisi olarak alarmı kapatmış ve kendime yalnızca iki dakika daha uyuyacağımı söylemiştim.

İki dakika kırk üç dakika sürmüştü.

Sonrasında saçımı toplamak için kaybettiğim tokayı aramış, beş dakika sonra bileğimde olduğunu fark etmiş, kahvaltı yapmaktan vazgeçip son anda fikrimi değiştirmiş ve evden çıktığımda otobüsün arkasından yaklaşık yüz metre koşmuştum.

Yani teknik olarak şu anki durumum şaşırtıcı değildi.

Telefonum çaldı.

Ekrana baktım.

İPEK

Reddettim.

İki saniye sonra yeniden çaldı.

— Açmayacağım, İpek.

Yanımdan geçen çocuk bana baktı.

— Sana demedim.

Çocuk adımlarını hızlandırdı.

Harika.

Dönemin ilk haftasıydı ve insanlar şimdiden kendi kendime konuştuğumu düşünüyordu.

Merdivenleri ikişer ikişer çıkmaya başladım.

Birinci kat.

İkinci kat.

Resim bölümünün atölyeleri üçüncü kattaydı.

Telefon üçüncü kez çaldığında sinirle çantamın içine uzandım.

— Allah aşkına İpek, iki dakika—

Köşeyi döndüm.

Ve birine çarptım.

Daha doğrusu...

Bir duvara çarptığımı düşündüm.

Çünkü çarptığım şey yerinden bile kıpırdamamıştı.

Ben ise geriye doğru sendeledim.

Elimdeki kahve eğildi.

Tuvaller yere düştü.

Telefon elimden kayıp koridorun ortasında birkaç kez döndü.

Ve çantamın yan cebindeki pembe boya şişesi havalandı.

İnsan beyni bazen felaket anlarında tuhaf çalışıyordu.

Her şey bir anda yavaşladı.

Şişenin havada dönmesini gördüm.

Bir kez.

İki kez.

Kapağının ayrıldığını gördüm.

Sonra parlak pembe boya, önümde duran kişinin üzerine doğru savruldu.

Şlap.

Bembeyaz bir gömleğin tam ortasında kocaman pembe bir leke oluştu.

Birkaç damla çenesinin altına kadar sıçramıştı.

Bir tanesi bileğine düştü.

Diğeri siyah pantolonunun üzerine.

Koridordaki uğultu sanki birkaç saniyeliğine kesildi.

Ben nefes almayı unuttum.

Önce gömleğe baktım.

Sonra elimde kalan boş boya şişesine.

Tekrar gömleğe.

Pembe boya kumaşın üzerinde ağır ağır yayılıyordu.

Çok pahalı görünen bir kumaşın üzerinde.

Yutkundum.

— Şey...

— Konuşma.

Sesini ilk kez o zaman duydum.

Sakindi.

Garip biçimde sakindi.

İnsanlar sinirlendiklerinde genellikle seslerini yükseltirdi.

Bu adamın buna ihtiyacı yok gibiydi.

Tek kelimesi yetmişti.

Yavaşça başımı kaldırdım.

Ve birkaç saniyeliğine pembe boyayı unuttum.

Karşımda duran adam uzundu.

Oldukça uzun.

Dağınık olmayan ama özellikle şekillendirilmiş gibi de görünmeyen koyu kahverengi saçları alnının üzerine hafifçe düşüyordu. Keskin yüz hatları, belirgin çenesi ve düz burnuyla insanda ilk bakışta mesafeli bir izlenim bırakıyordu.

Ama benim dikkatimi çeken bunlar değildi.

Gözleriydi.

Koyu kahverengi.

Sert.

Dikkatli.

Ve tuhaf biçimde yorgun.

Bir ressam olarak insan yüzlerine normal insanlardan biraz daha farklı bakıyordum.

Birinin güzel olup olmadığıyla ilgilenmeden önce ışığın yüzünde nerede kırıldığını görürdüm.

Kaşının hangi noktada yükseldiğini.

Burnunun oluşturduğu gölgeyi.

Dudaklarının doğal çizgisini.

Gözlerinin altında taşıdığı yorgunluğu.

Karşımdaki adamın yüzünde çizilecek çok şey vardı.

Ne yazık ki o sırada yüzünü incelemek yerine gömleğini kurtarmaya çalışmam gerekiyordu.

— Özür dileyecektim, dedim.

Gözleri yüzüme geldi.

— Onu da yapma.

Kaşlarımı kaldırdım.

İlk üç saniye suçluluk hissettim.

Dördüncü saniyede sinir olmaya başladım.

— Tamam.

Çantamı yerden aldım.

— Dilemiyorum.

Cevap vermedi.

— Ama içimden diliyorum.

Sessizlik.

— Hem de oldukça içten.

Adam gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.

Bu hareketi tanıyordum.

Annem de benimle konuşurken sık sık yapardı.

Sabır topluyordu.

Onu tanıyalı bir dakika olmadan bir insanı sabır toplamaya zorlamış olmam küçük bir başarı sayılırdı.

Yerdeki tuvallerimi toplamaya başladım.

— Temizlenir, dedim.

— Umarım.

— Akrilik ama.

Gözleri tekrar bana döndü.

Keşke söylemeseydim.

— Yani... Kurumadan halledersen daha kolay çıkar.

Sessizlik.

— Muhtemelen.

Yine sessizlik.

— Belki.

Başımı kaldırdım.

— Sen hep böyle misin?

Kaşlarından biri hafifçe yükseldi.

— Nasıl?

Doğruldum.

— Sanki nüfus müdürlüğünde sıra beklerken doğmuşsun gibi.

Koridorun birkaç metre ilerisinden bastırılmış bir kahkaha geldi.

Karşımdaki adam başını o tarafa çevirdi.

Kahkaha anında kesildi.

Ben şaşkınlıkla ona baktım.

Vay canına.

Gerçekten insanları yalnızca bakarak susturabiliyordu.

Sonra yeniden bana döndü.

— Komik olduğunu mu düşünüyorsun?

— Zaman zaman.

— Değilsin.

— Bence buna seyirci karar vermeli.

— Seyirci mi?

Koridordaki insanları gösterdim.

Birkaç kişi bizi izliyordu.

Onları fark edince anında başka yerlere baktılar.

— Bak. İlgi oldukça yüksek.

Adamın çenesindeki kas hafifçe hareket etti.

Sinirleniyordu.

Ve nedense...

Bu beni daha çok konuşturuyordu.

— Ayrıca, dedim, bütün suç benim değil.

Bu kez yüzünde ilk defa gerçek bir şaşkınlık gördüm.

— Öyle mi?

— Evet.

— Üzerime boyayı sen döktün.

— Kazaydı.

— Koşuyordun.

— Geç kalmıştım.

— Koridorda koşulmuyor.

Ellerimi belime koydum.

— Sen okulun güvenliği misin?

— Hayır.

— Müdür?

— Hayır.

— Müdür yardımcısı?

Sessizlik.

— Disiplin kurulu?

Bakmaya devam etti.

— Gizli müfettiş?

Gözlerini kıstı.

— Bitti mi?

Bir an düşündüm.

— Polis?

— Bitti.

— Savcı?

Adam bir an sustu.

— Hukuk öğrencisiyim.

Gözlerim büyüdü.

— Biliyordum!

— Neyi biliyordun?

— Savcı enerjin olduğunu.

— Öyle bir şey yok.

— Kesinlikle var.

Son tuvalimi de yerden aldım.

— İnsanları sebepsiz yere suçlu hissettiriyorsun.

Gömleğini gösterdi.

— Sebepsiz mi?

Pembe lekeye baktım.

— Bu olay özelinde sebep var.

Dudaklarının kenarı hareket etti.

Çok hafif.

O kadar hafifti ki gördüğümden bile emin değildim.

Gülümseme değildi.

Ama gülümsemeye dönüşebilecek bir şeydi.

Tam o anda telefonum yeniden çaldı.

İpek.

On iki cevapsız arama.

— Benim gitmem lazım.

— Ne güzel.

— Gömleğinin parasını verebilirim.

— Gerek yok.

— Kuru temizleme?

— Hayır.

— Yeni gömlek?

— Hayır.

Başımı yana eğdim.

Pembe lekeye yeniden baktım.

— Aslında pembe sana yakıştı.

Gözlerini üzerime dikti.

— Git.

Gülümsememi engelleyemedim.

— Peki, Sayın Savcım.

Yanından geçip birkaç adım attım.

Sonra durdum.

Arkamı döndüm.

Hâlâ oradaydı.

— Bir şey unuttum.

Yüzündeki ifade açıkça umarım önemli bir şeydir diyordu.

— Adın ne?

— Öğrenmene gerek yok.

— O zaman Sayın Savcım olarak kalıyorsun.

Arkamı dönüp merdivenlere yöneldim.

Arkamdan sesi geldi.

— Alin.

Adımlarım durdu.

Yavaşça döndüm.

Adımı hatırlamıştı.

Bunun neden hoşuma gittiğini anlamadım.

— Efendim?

Çantamdaki açık boya şişesini işaret etti.

— Bir dahaki sefere kapağını kapat.

Boya şişesine baktım.

Sonra ona.

Yüzümde yavaşça bir gülümseme oluştu.

— Bir dahaki sefere mi?

Kaşları çatıldı.

— Ne?

— Demek tekrar karşılaşacağımızı düşünüyorsun.

Bir saniye boyunca birbirimize baktık.

O cevap vermedi.

Ben ise gülümseyerek merdivenlerden çıktım.

Henüz adını bilmiyordum.

Ama yüzünü unutmayacağımı biliyordum.


Atölyeye girdiğimde terebentin ve yağlı boya kokusu burnuma doldu.

Burası benim için dünyanın en güzel kokularından biriydi.

Yüksek tavanlı odanın kuzeye bakan büyük pencerelerinden soluk bir gün ışığı süzülüyordu. Ahşap şövaleler gelişigüzel sıralanmış, pencerelerin önüne eski boya kutuları dizilmişti. Duvarlardan birinde geçen dönemden kalan çalışmalar asılıydı.

İpek beni gördüğü anda elindeki fırçayı masaya bıraktı.

— Nerede kaldın sen?

Çantamı sandalyeye attım.

— Uzun hikâye.

— On iki kere aradım.

— Fark ettim.

— Telefon diye bir şey icat edildi, biliyor musun?

Önlüğümü giyerken omuz silktim.

— İnsanlığın en büyük hatalarından biri.

İpek tam cevap verecekti ki Ece kapıdan içeri girdi.

Beni görür görmez yüzünde tuhaf bir gülümseme belirdi.

— Alin...

Duraksadım.

— Ne?

— Sen az önce Aras Soykan'la mıydın?

— Kim?

İpek'in yüzü bir anda değişti.

— Hayır.

— Ne hayır?

— Sakın bana bilmediğini söyleme.

— Kimi?

Ece yanıma geldi.

— Uzun. Esmer. Sürekli sinirli gibi duran. Hukuk son sınıf.

Aklıma pembe gömlek geldi.

Daha doğrusu eskiden beyaz olan gömlek.

— Aa. Sayın Savcım.

İpek'in yüzündeki renk çekildi.

— Ona ne dedin?

— Sayın Savcım.

— Alin!

— Hukuk okuyormuş. Çok da yanlış sayılmaz.

Ece gülmeye başladı.

İpek ise ikimizin aksine hiç eğlenmiyordu.

— Sen Aras Soykan'ın üzerine pembe boya döktün.

Elimdeki fırça havada kaldı.

— Nereden biliyorsun?

— Bütün okul biliyor!

Etrafıma baktım.

— Hızlı çalışıyorlar.

— Alin, o Aras Soykan.

— Evet, soyadını artık öğrendim.

— Mütevelli heyeti başkanının oğlu.

Elimdeki fırça yavaşça aşağı indi.

— Ne?

İpek kollarını göğsünde birleştirdi.

— Okulun mütevelli heyeti başkanının oğlu.

Bir an sustum.

— Yani...

— Evet.

— Zengin.

İpek gözlerini kapattı.

Ece kahkahayı patlattı.

— Ben sana ne anlatıyorum?

— Ben de diyorum ki gömleğin parasını ödeyemem diye üzülmeme gerek yokmuş.

— Senin hayatta kalma içgüdün gerçekten yok.

— Var.

Önlüğümün cebini karıştırdım.

İki şeker, bir silgi, geçen yıldan kalma sinema bileti ve minik sarı plastik ördek çıkardım.

Ördeği masaya koydum.

— Burada değilmiş.

İpek birkaç saniye ördeğe baktı.

— Sen bunu neden taşıyorsun?

— Bilmiyorum.

— İşte tam olarak bundan bahsediyorum.

Gülerek şövalemin başına geçtim.

Fakat ders boyunca aklım ara sıra sabahki karşılaşmaya kaydı.

Özellikle gözlerine.

Sertti.

Ama yalnızca sert değildi.

İnsanların yüzlerindeki ayrıntıları okumaya alışkındım.

Birinin sinirlendiğinde hangi kaşını kaldırdığını, yalan söylerken nereye baktığını, gülümserken gözlerinin gerçekten gülüp gülmediğini fark ederdim.

Aras'ın gözlerinde öfkeden başka bir şey vardı.

Yorgunluk belki.

Ya da...

Hüzün.

Farkında olmadan eskiz defterimi açtım.

Kalemim kâğıda değdi.

Önce kaşlarını çizdim.

Sonra burnunu.

Çenesini.

Saçlarının alnına düşen kısmını.

En son gözlerine geldim.

— Sakın.

Kalemim durdu.

Başımı kaldırdım.

İpek karşımdan bana bakıyordu.

— Ne?

Parmağıyla defterimi gösterdi.

— Onu çizme.

— Kimi?

— Alin.

Deftere baktım.

Aras'ın yüzünün yarısı çoktan kâğıdın üzerindeydi.

— Ben onu çizmiyorum.

— Bu kim?

— Hayalî karakter.

— Hayalî karakterin neden Aras Soykan'a benziyor?

— Tesadüf.

— Kaşı bile aynı.

— İnsanların kaşları birbirine benzeyebilir.

— Saatini bile çizmişsin.

Bir an çizime baktım.

Gerçekten saatini de çizmiştim.

— Detaylara fazla takılıyorsun.

İpek defterimi kapattı.

— Ondan uzak dur.

— Neden?

— Çünkü herkes duruyor.

Başımı yana yatırdım.

— Bu hiç mantıklı bir sebep değil.

İpek cevap vermedi.

Ben de vermedim.

Ama kapattığı defterin üzerine baktım.

İçindeki çizimi göremiyordum.

Yine de aklımdaydı.

Aras Soykan'ın yüzünü yalnızca birkaç dakika görmüştüm.

Ve şimdiden ezberlemiştim.


Dersler bittiğinde kampüs yavaş yavaş sessizleşmeye başlamıştı.

Güneş alçalmış, pencerelerden içeri giren ışığın rengi altına dönmüştü. Gün boyunca öğrencilerin sesleriyle dolan koridorlarda artık yalnızca uzaktan gelen birkaç konuşma ve temizlik görevlilerinin kovalarının tekerlek sesleri duyuluyordu.

Atölyede unuttuğum kulaklığımı almak için üst kata yeniden çıkmıştım.

Kulaklığımı buldum.

Aslında yapmam gereken şey çok basitti.

Merdivenlerden aşağı inecek, kampüsten çıkacak ve eve gidecektim.

Ama koridorun sonunda yukarı çıkan dar merdiveni gördüm.

Binanın en üst katı.

Daha önce hiç çıkmamıştım.

İpek, orada yıllardır kullanılmayan eski atölyeler olduğunu söylemişti.

İçimdeki ses:

Gitme.

Merakım:

Kesinlikle git.

Merak kazandı.

Her zamanki gibi.

Merdivenleri çıktıkça alt kattaki sesler kayboldu.

Üst kat diğerlerinden daha karanlıktı. Pencereler daha küçüktü ve havada uzun süredir açılmamış odaların o ağır, tozlu kokusu vardı.

Duvarların kenarına eski tuvaller yığılmıştı.

Bazılarının üzeri beyaz çarşaflarla kapatılmıştı.

Koridorun sonundaysa büyük, koyu renkli ahşap bir kapı vardı.

Yaklaştım.

Üzerindeki pirinç levhanın harfleri zamanla kararmıştı.

ATÖLYE 17

Elimi kapının koluna uzattım.

Çevirdim.

Kilitli.

Bir kez daha denedim.

— Açılmaz.

Arkamdan gelen ses yüzünden neredeyse kalbim duracaktı.

Hızla döndüm.

— Allah!

Koridorun yarı karanlığında Aras duruyordu.

Bu kez üzerinde siyah bir gömlek vardı.

Bir kolunun altında iki kalın kitap taşıyor, diğer elinde küçük bir anahtar tutuyordu.

Siyah renk ona beyazdan daha çok yakışmıştı.

En azından üzerine pembe boya dökme ihtimalim daha azdı.

— İnsanların arkasından sessizce yaklaşmak gibi bir hobin mi var?

— Sessiz gelmedim.

— Ben seni duymadım.

— Bu benim problemim değil.

Gözlerimi devirdim.

— Senin problemin olan herhangi bir şey var mı?

Bakışları kapının üzerindeki elime indi.

— Şu an var.

Elimi kapı kolundan çektim.

Sonra elindeki anahtarı fark ettim.

Bakışlarım anahtardan kapıya, kapıdan tekrar Aras'a kaydı.

— Bir dakika.

Cevap vermedi.

— O anahtar...

— Evet.

— Bu kapının mı?

— Evet.

Kaşlarımı çattım.

— Kullanılmayan Güzel Sanatlar atölyesinin anahtarı neden hukuk öğrencisinde?

İşte o anda değişti.

Çok küçük bir değişimdi.

Omuzları biraz gerildi.

Bakışları sertleşti.

Yüzündeki o kayıtsız ifade bir anda kapandı.

Bir kapının kilitlenmesi gibi.

— Seni ilgilendirmiyor.

Sesindeki ton bu kez farklıydı.

Sabahki alaycı sabırsızlık yoktu.

Ciddiydi.

Gerçekten ciddiydi.

Bu da doğal olarak merakımı yaklaşık on kat artırdı.

— Şimdi daha çok ilgilendiriyor.

Aras ağır bir nefes aldı.

— Alin.

Adımı ikinci kez ondan duyuyordum.

Garip biçimde farklı geliyordu.

— Efendim, Sayın Savcım?

— Bana öyle deme.

Gözlerim parladı.

İşte bunu söylememeliydi.

— Neden?

— Hoşlanmıyorum.

Başımı ciddi ciddi salladım.

— Anladım.

Bir an sustum.

— Bir daha demem, Sayın Savcım.

Aras gözlerini kapattı.

Gülmemek için dudağımı ısırdım.

— Çekilir misin?

Kapının önünde olduğumu yeni fark etmiş gibi etrafıma baktım.

— Önce bir şey söyle.

— Hayır.

— Daha sormadım.

— Cevabım yine hayır.

— Anahtar neden sende?

— Söyledim.

— Hayır, söylemedin. "Seni ilgilendirmiyor" dedin. Bu cevap değil.

Bir adım yaklaştı.

Aramızdaki mesafe azaldı.

Boy farkımız yüzünden başımı hafifçe kaldırmak zorunda kaldım.

— Alin.

— Aras.

— Çekil.

— Söyle.

Bir süre birbirimize baktık.

Koridor sessizdi.

Pencereden giren akşam ışığı yüzünün yalnızca bir tarafını aydınlatıyordu. Diğer tarafı gölgede kalmıştı.

Bir portre için kusursuz ışık.

Aklımın böyle bir anda bile bunu düşünmesine sinir oldum.

Sonunda yana çekildim.

Aras anahtarı kilide yerleştirdi.

Metal anahtarın kilidin içinde dönme sesi boş koridorda yankılandı.

Kapı birkaç santim açıldı.

İçeriden eski ahşap, toz ve çok hafif bir yağlı boya kokusu geldi.

Refleksle öne eğildim.

Aras kapıyı anında yeniden kendine çekti.

— Hayır.

Doğruldum.

— Ne hayır?

— İçeri girmiyorsun.

— Girmek istediğimi söylemedim.

— Yüzün söyledi.

Kollarımı bağladım.

— Yüzüm hakkında fazla yorum yapıyorsun.

— Seni tanımak için bir gün yeterli oldu.

Sustum.

O da sustu.

Söylediği cümle birkaç saniyeliğine aramızda asılı kaldı.

Dudaklarım yavaşça kıvrıldı.

— Demek beni tanımaya başladın.

— Maalesef.

— Sabah adımı bile bilmiyordun.

— Hâlâ bilmemeyi tercih ederdim.

— Çok kırıldım.

— Atlatırsın.

— Belki atlatamam.

— Atlatırsın.

— Nereden biliyorsun?

Aras'ın gözlerinde yine o çok küçük değişimi gördüm.

— Sen kolay kolay susacak birine benzemiyorsun.

Gülümsedim.

— Bu bir iltifat mıydı?

— Hayır.

— Bugün ikinci oldu.

— İkisi de iltifat değildi.

Kapıyı yeniden kilitledi.

Şaşkınlıkla baktım.

— İçeri girmeyecek miydin?

Anahtarı cebine koydu.

— Vazgeçtim.

— Benim yüzümden mi?

— Evet.

Elimi göğsüme götürdüm.

— Beni hırsız mı sanıyorsun?

— Hayır.

— O zaman?

Bu kez gözlerimin içine doğrudan baktı.

— Meraklısın.

— Merak suç değil.

— Senin seviyende olabilir.

Kahkaha attım.

Aras yanımdan geçip merdivenlere yöneldi.

Bir an kapıya baktım.

ATÖLYE 17.

Sonra onun arkasından gittim.

— Sayın Savcım!

Omuzları gerildi.

— Sana öyle deme demiştim.

— Biliyorum.

— O zaman neden diyorsun?

Yanına yetiştim.

— Tepki veriyorsun.

— Bu mantıklı bir sebep değil.

— Benim için yeterli.

Merdivenlerden yan yana inmeye başladık.

Daha doğrusu o normal yürüyordu.

Ben kısa bacaklarımla hızına yetişmeye çalışıyordum.

— Kaç yaşındasın?

— Neden?

— Merak ettim.

Bana baktı.

— Gördün mü?

— Neyi?

— Sorununu.

— Yirmi dört?

Cevap yok.

— Yirmi üç?

Sessizlik.

— Yirmi beş?

— Yirmi dört.

Gülümsedim.

— Biliyordum.

— Üç sayı söyledin.

— Ama biri doğru çıktı.

Başını iki yana salladı.

Alt kata geldiğimizde bu kez o konuştu.

— Sen yirmi birsin.

Adımlarım yavaşladı.

— Nereden biliyorsun?

— Üçüncü sınıfsın.

Tamamen durdum.

Aras birkaç adım ilerledikten sonra benim gelmediğimi fark edip döndü.

Gözlerimi kıstım.

— Benim üçüncü sınıfta olduğumu nereden biliyorsun?

— Tahmin ettim.

— Yalancı.

Kaşı kalktı.

— Ne?

— Beni araştırdın.

— Hayır.

— Kesin araştırdın.

— Kendine fazla önem veriyorsun.

— Sabah tanımıyordun, şimdi yaşımı ve sınıfımı biliyorsun.

— Resim öğrencisi olduğunu anlamak zor değildi.

Bakışları ellerime indi.

Parmaklarımın üzerinde hâlâ mavi ve kırmızı boya lekeleri vardı.

— Tamam, onu kabul ediyorum.

Bir an sustum.

Sonra yüzüne baktım.

Dudaklarının kenarı çok hafif yukarı kalkmıştı.

Bu kez emindim.

— Bir dakika.

Hemen önüne geçtim.

Durmak zorunda kaldı.

— Ne yapıyorsun?

Yüzüne dikkatlice baktım.

— Sen az önce güldün.

— Hayır.

— Güldün.

— Gülmedim.

— Gördüm.

— Yanlış gördün.

Heyecanla çantamı açtım.

Aras'ın bakışları çantama indi.

— Ne yapıyorsun?

Eskiz defterimi çıkardım.

— Bir saniye öyle kal.

Yüzü anında ciddileşti.

— Hayır.

— Bir dakika.

Kalemimi çıkardım.

— Alin.

— Çok kısa sürecek.

— Ne yapıyorsun?

— Seni çiziyorum.

Defter bir anda elimden kayboldu.

Şaşkınlıkla boş elime baktım.

Aras defterimi tutuyordu.

— Hey!

Bakışları kapalı defterden bana döndü.

— İnsanları izinsiz mi çiziyorsun?

— Bazen.

— Beni çizme.

Elimi uzattım.

— Defterimi ver.

Vermedi.

— Aras.

— Beni çizme.

Bu kez sesinde şaka yoktu.

Yüzündeki ifade de değişmişti.

Nedenini bilmiyordum ama o iki kelime onun için benim düşündüğümden çok daha önemliydi.

Beni çizme.

Elimi yavaşça indirdim.

— Neden?

— Çünkü istemiyorum.

— Sadece bir çizim.

— Benim için değil.

Sustum.

İlk kez onu sinirlendirecek bir cevap vermek yerine gerçekten yüzüne baktım.

Gözlerinde sabah gördüğüm o tuhaf gölge yeniden belirmişti.

Hüzün müydü?

Korku mu?

Yoksa hatırlamak istemediği bir şey mi?

Bilmiyordum.

Aras defteri bana uzattı.

— Tamam, dedim.

Kaşları hafifçe çatıldı.

— Tamam mı?

— Çizmeyeceğim.

— Sana güvenmiyorum.

Defteri göğsüme bastırdım.

— Daha bugün tanıştık. Güven zamanla oluşur.

— Oluşacağını sanmıyorum.

— Çok karamsarsın.

Yanımdan geçmeye hazırlanırken arkasından seslendim.

— Ama bir şey söyleyebilir miyim?

Durdu.

— Muhtemelen hayır desem de söyleyeceksin.

— Evet.

Bana döndü.

Gülümsedim.

— Gözlerin gerçekten çok güzel.

Sessizlik.

Bu sefer onu hazırlıksız yakalamıştım.

Bakışları birkaç saniyeliğine değişti.

Ne söyleyeceğini bilmiyor gibiydi.

Ben devam ettim.

— Çizmesi güzel olurdu.

Yüzündeki yumuşaklık bir anda kayboldu.

O tanıdığım mesafeli ifade geri geldi.

— İyi akşamlar, Alin.

Yanımdan geçti.

Arkasından döndüm.

— Bu kadar mı?

Cevap vermedi.

— Aras!

Yürümeye devam etti.

Ellerimi ağzımın kenarına götürdüm.

— SAYIN SAVCIM!

Koridorun sonunda durdu.

Bir saniyeliğine başını çevirdi.

Sonra hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti.

Ama ben gördüğüme emindim.

Bu kez gerçekten gülümsemişti.


O gece odamın penceresinin dışında İstanbul hâlâ uyanıktı.

Uzak apartmanların ışıkları karanlığın içinde küçük sarı noktalar gibi parlıyor, ara sıra caddeden geçen arabaların farları tavanda hareket eden gölgeler oluşturuyordu.

Masanın üzerindeki küçük lambam dışında odam karanlıktı.

Önümde eskiz defterim açıktı.

Yapmam gereken başka şeyler vardı.

Yarınki çalışmamı bitirmeliydim.

Çantamı toplamalıydım.

Uyumalıydım.

Bunların hiçbirini yapmadım.

Kalemim kâğıdın üzerinde hareket etti.

Önce yüzünün dış çizgisi.

Sonra saçları.

Kaşları.

Burnu.

Çenesi.

Ve en son...

Gözleri.

Kalemim durdu.

Beni çizme.

Sesi aklımda yankılandı.

Çizime baktım.

— Özür dilerim, Sayın Savcım.

Son birkaç gölgeyi de ekledim.

Karşımda artık Aras Soykan vardı.

Ama çizdiğim Aras, sabah karşılaştığım adamdan biraz farklı görünüyordu.

Daha sessiz.

Daha yorgun.

Belki biraz da üzgün.

İpek'in sözleri aklıma geldi.

Ondan uzak dur.

Sonra üst kattaki kapıyı düşündüm.

Atölye 17.

Anahtarın Aras'ta oluşunu.

Kapıyı açarken yüzündeki değişimi.

İçeri bakmamı istemeyişini.

Ve çizilmekten neden bu kadar rahatsız olduğunu.

Kalemimi yeniden elime aldım.

Sayfanın altına küçük harflerle yazdım:

Sayın Savcım.

Defteri kapatırken gülümsedim.

O gece henüz bilmiyordum.

Aras Soykan'ın yüzünü çizmek, yapacağım hataların en küçüğüydü.

Çünkü benim gerçekten kötü bir huyum vardı.

İnsanlar bana bir şeye dokunmamamı söylediğinde merak ederdim.

Bir yere gitmememi söylediklerinde orada ne olduğunu düşünürdüm.

Ama bana bir kapının ardına bakmamam söylendiğinde...

O kapı, zihnimin içinde sürekli açık kalırdı.

Ve Atölye 17'nin kapısı daha ilk günden açılmıştı.

Henüz anahtar bende değildi.

Ama artık aklım oradaydı.

Aras Soykan ise bunu bilmiyordu.

Belki bilseydi o sabah bana yalnızca,

"Beni çizme,"

demezdi.

Muhtemelen,

"Benden uzak dur,"

derdi.

Ve belki de ilk kez onu dinlemem gerekirdi.

Ama dinlemedim.

Çünkü bazı hikâyeler bir bakışla başlamazdı.

Bazıları bir öpücükle de başlamazdı.

Bizimki...

Aras Soykan'ın bembeyaz gömleğinin üzerine dökülen yarım şişe pembe boyayla başladı.

Ve ben henüz o pembenin, ikimizin hayatına bulaşacak en masum renk olduğunu bilmiyordum.

BÖLÜM SONU