İçeriğe geç

1

“Neden bana inanmıyorsunuz? Yardım etmelisiniz, bu gerçek!” Bağırışlarım bir işe yaramıyor gibi hissediyordum, korku tüm zihnimi ele geçirmişti.

“Size inanmıyor değiliz, sadece elimizde harekete geçmek için yeterince kanıt yok-ee İlkay Bey.”

“İlka,” diyerek düzelttim memuru. Çıldıracağım. Ne yeterlisi? Hayatım tehlikede kanıt diyorlar hala.

“Bakın memur bey ben sizi de anlıyorum ama biri beni açık açık takip ediyor, hediy-” Adam kaşlarını kaldırdı. “Paketler, paketler yolluyor. Notlar. Hem de evime.” Delireceğim. Yumruğum istemsizce masaya indi “Evime memur bey, evime. Evimi biliyor.”

Odanın karşısındaki daha yaşlı ve sessiz olan memur lafa girdi. “İlka Bey, anlıyorum korkuyorsunuz ancak elinizde bu söylediklerinizi doğrulayan bir kanıt yok.” Dudaklarını yaladı ve devam etti “Bu durumda emniyetimizin sizin için yapabileceği pek bir şey yok.” Yüzümü ellerime gömerken ağlamak üzereydim. Bir silah almalıyım, bıçak da olabilir.

Başımı kaldırdım hızlıca “Yani? Şu anda bana eve gidip hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam etmemi mi bekliyorsunuz? Sapığın teki adresimi bilip bana tuhaf tuhaf notlar yollarken mışıl mışıl uyumamı mı ya da?”

Karşımdaki adam bıkkın bir tavırla bana bakıp tam ağzını açacakken diğeri lafa girdi, “Tabi ki hayır, eğer durumun ciddi olduğunu düşünüyorsanız-”

“Düşünmek mi? Olayın ciddi olduğunu düşünmüyorum olay ciddi!” Bağırışımla lafı bölünürken önümdeki adam elini havaya kaldırdı.

“Beyefendi, lütfen. Şu anda bir karakolda olduğunuzu unutmayın ve lütfen sakin olun.” Derin bir nefes aldım, sakin.

“Üzgünüm, lütfen” diyerek kollarımı kavuşturdum. Kadın konuşmaya devam etti “Evet, dediğim gibi; eğer olay gerçekten ciddiyse,” derken son lafı özellikle vurguladı. Nefes. “İşimize yarayacak bir delil bulana kadar ya da bu durum geçene kadar bir tanıdığınızın evinde veya otelde kalmanızı öneririm. Ve eğer bir durum olursa hemen 112’i aramayı da unutmayın.” Ne kadar da zekisin sen. Evmiş, sanki bu şehirde tanıdığım biri varmış gibi. Otel tutmaya yeter mi ki bütçem acaba?

“Evet İlka Bey eğer başka bir şikâyetiniz yoksa...?” Karşımdakine öfkeyle baktım. Sanki çok yardımcı oldunuz da beni kovuyorsunuz. Eğer bu başıma gelenler bir zengin veya ünlünün falan başına gelseydi kapıma ordu dikerdiniz be. Sonra dank etti.

“Aslında var.” Adam bir ölü edasındaki merakıyla gözlerini bana çevirdi. Kadın da kollarını kovuşturmuş beni dinliyordu “Evet?”

“Sadece- Eğer ülkenin en ünlü anonim şairinin başına kişisel sapığı yüzünden bir şey gelir de bunu medya duyarsa,” kaşlarımı kaldırdım ufak bir sırıtışla “emniyet açısından bu pek iyi olmaz diyecektim.” Arkama yaslandım, sakin ol. Sakin ve özgüvenli.

Dediklerime ikisi de dikkat kesilmiş pür dikkat bana bakıyorlardı. Adam masaya doğru eğildi. “Efendim? Beyefendi tam olarak neyden bahsediyorsunuz?” Ancak şimdi ilgin çektim değil mi?

“Ben bir şey demiyorum, olanı söylüyorum,” Çenemi elime yaslarken rahat davranmaya çalışıyordum. “Yani en başta kıyak ya da ayırma olmasın diye söylemeyecektim ama dikkatinizi çekmek için galiba bu gerekli.”

Kadın artık bunalmıştı “İlka Bey açık konuşur musunuz lütfen?”  Derken masaya yaklaştı.

“Lika’yı tanıyorsunuz, değil mi?” Artık kesinlikle şok olmuşlardı, adamın kendi kendine sessizce “Hassiktir” dediğini duydum.

“Evet Lika benim işte, yani mahlasım” bakışlarımı incelediğim parmaklarımdan onlara çevirdim “Aslında bence oldukça açıktı. Lika İlka. Ülkede kaç tane İlka var ki?”

Kadın şüpheyle bana baktı “Tamam da nereden bileceğiz ki doğru söyleyip söylemediğinizi?” Artık o kadar da sakin değildi “Öyle her ‘ben şu ünlüyüm, yok bu ünlüyüm’ diyene inanırsak ohoo… Lika sizin de dediğiniz gibi anonim bir şair, onun siz olduğunu nerden bileceğiz?” Evet en çok korktuğum noktaya geldik sanırım. Evet İlka oyunculuğunu ortaya koyma vakti.

Kafamı sallayarak doğruldum “Haklısınız, kanıt lazım değil mi? Diğer her şey gibi.” Ellerimi masanın üzerinde birleştirirken ufak bir gülüşle onlara baktım. “Yani bu nasıl kanıtlanır ki? Noterden ‘Ben tescilli Likayım’ belgesi falan mı almalıyım?” Ben gülerken çıt çıkarmadan bana bakıyorlardı. Çok sıkıcısınız. Elimi ceketimin iç cebine attım.

“Ama bu belki yardımcı olur.” Küçük, deri ve yıpranmış defteri çıkarıp masaya koydum. Adam gözlerimin içine bakarak defteri aldı “Ne bu?”

Tekrardan arkama yaslanırken cevapladım, “Müsvedde defterim, bazı notlarım ve şiirlerin ilk halleri var. Hatta hiç yayınlanmamış şiirlerim” Umarım kendi kendime yazdığım acemi şiirler ve Lika’nın şiirlerinin çalıştığım uzun metinler ya da tekrar tekrar yazdığım şiirleri inandırıcı olur. “Tebrikler, bu defteri benden başka gören ilk kişilersiniz” İşte bu yalan değildi. Tuhaftır ki en büyük utancım olan bu defter sanırım bana ihtiyacım olanı verebilirdi. Adam dikkatle sayfaları çevirirken kadın okuyabilmek için gözlüklerini takıyordu.

Birkaç uzun saniye geçti, belki dakika. Bilmiyorum çünkü bana yıllar gibi geldi. Her sayfada ifadeleri değişirken sakin kalmak ve rolümü korumak zordu.

Adam endişeli gözlerle birden bana döndü, “Çok özür dileriz İlka Bey”

...

Eve geldiğimde rahatlamıştım. Hızlıca cama doğru koştum ve dışarı baktım. İki adet araba apartmanın önünde durmuş bekliyordu.

Perdeleri kapatırken sırıtıyordum. İşe yaramıştı! Üst tabaka ayrımcılığı işe yaramıştı! Ve not defterime inanmaları tam bir mucizeydi. Yani tam inandıklarını düşünmüyordum ama en azından risk alamayacak kadar inanmışlardı.

Sırıtışım aklıma gelenle yavaş yavaş söndü. Peki ya geçek Lika? Yavaşça koltuğa oturdum. Başımı ellerimin arasına alırken stres tüm vücudumu sardı. İşte bunu hiç düşünmemiştim.

Peki ya Lika? Ya bunlar bir şekilde kulağına giderse? Ya yalanımı ortaya çıkarırsa? O zaman işin içine memurları kandırmak ve emniyetin kaynakları ile vaktini suistimal etmek de işin içine girer. Kahretsin üst tabaka ayrımcılığı! Avukat tutabilir miyim acaba? Ya da tam tersi olursa? Yani Lika bunları öğrenir ve beni tehdit ederse? Sus payı bütçeme yeter mi peki?

Bu düşünceler taşımamı ağırlaştırırcasına kafamı doldururken o geldi. Ah, tabi bir de sen varsın.

Kafamı kaldırdım. Parlak pembe zarf kapının altında içeri girerken tekrar taşınmayı düşündüm, acaba peşimi bırakır mısın o zaman?

Eğilip zarfı aldım, daha ışıklarını bile açmadığım karanlık evin içinde parlıyordu sokaktan gelen loş ışıkla diğerleri gibi. Pencere kenarındaki kanepeye yürürken ondan olduğunu doğrulamak için zarfın arkasını çevirdim. Evet, bordo renk ruj ve işte öpücük izi. Bizzat benim sapığım.

İç çekerek kanepeye oturdum. Benim başıma niye bunlar geliyor ki? O adar özel biri değilim, gerçekten! Zarfı açarken söyleniyordum.  Sonunda elime geçen ufak kağıttaki kıvrımlı el yazısıyla neredeyse kalbim durdu.

“Merak etme aşkım, seni ifşa etmeyeceğim.

Sevgilin,

Lika”