İçeriğe geç

BÖLÜM 9: YAĞMUR SONRASI TOPRAK KOKUSU

Bazen hayat, fırtınanın en şiddetli anından sonra size öyle bir durgunluk verir ki, rüzgarın durduğuna inanamazsınız. Kulaklarınız hâlâ o uğultuyu arar ama etraf sessizleşmiştir.

Tolga Bey hakkındaki soruşturma resmiyet kazandığında ve İnsan Kaynakları gerçeği belgelediğinde, üzerimden koca bir kayanın kalktığını hissettim. Ama beni asıl hafifleten şey aklanmış olmak değildi. Hayatımda ilk defa biri, bir haksızlık karşısında benimle yan yana durmuş ve sesini benim için yükseltmişti.

Cuma akşamı mesai bittiğinde, binadan birlikte çıktık. Yağmur az önce dinmişti; caddeler ıslak, hava ise o en sevdiğim nemli toprak kokusuyla doluydu.

Selin, "Gençler ben duraktan otobüse geçiyorum, görüşürüz!" diyerek neşeyle el sallayıp önden ayrıldı. Giderken Elya’ya sarıldı, bana da samimi bir gülücük attı. Ama adımları uzaklaşırken gözünün ucuyla bana attığı o kaçamak, garip bakışı yine yakaladım. İçimdeki o tecrübeli ve yaralı taraf hafifçe huzursuz oldu ama "Kuruntu yapıyorsun Berk," diyerek o sesi susturdum.

Elya ile caddede yan yana yürümeye başladık. Sıkı sıkı sarındığı ceketin ceplerine ellerini sokmuştu. Aramızda birkaç adımlık bir mesafe vardı ama o mesafe artık soğuk bir duvar değil, kırılgan bir yakınlıktı.

"Çok yorucu bir haftaydı," dedi Elya, derin bir nefes alarak. Dışarıya çıkan nefesi buğulanıyordu.

"Evet," dedim, ellerimi montumun cebine iterek. "Ama bitti. En azından adalet yerini buldu."

Durdum. Bana doğru döndü. Siyah saçlarının arasına ıslanmış birkaç tutam yapışmıştı. Gözlerindeki o ilk günkü ürkek gölge gitmiş, yerine sıcacık bir minnet gelmişti.

"Berk..." dedi, sesi öyle yumuşak çıkmıştı ki, akşamın trafiği ve şehir gürültüsü bir anda arka plana itildi. "Sana hâlâ tam olarak teşekkür edemedim. Eğer sen o gün Tolga’nın odasına girmeseydin, ben bugün eşyalarımı toplayıp gitmiştim. Ve büyük ihtimalle kendime olan güvenimi tamamen kaybetmiş olurdum."

"Sen zaten haklıydın Elya," dedim, ona doğru bir adım yaklaşarak. "Ben sadece haklı olanın yanında durdum. Çocukluğumdan beri birilerinin haksız yere ezilmesine tahammülüm yok. Belki bu yüzden çok kaybettim ama... pişman değilim."

Gülümsedi. O gülüş, gözlerinin kenarında küçük çizgiler oluşturdu. "Kayıp değilmiş bak," dedi sessizce. "İlk defa kaybetmedin."

Bu cümle göğsümün tam ortasına dokundu. Haklıydı. İlk defa bir iyiliğin sonu yalnızlık ve ihanet olmamıştı.

"Sana bir kahve ısmarlamama izin verir misin?" diye sordu. "Iptal edilemez bir teklif olarak bak buna."

"Pek şansım yok gibi duruyor," dedim, hafifçe gülerek.

Yolun karşısındaki küçük, ahşap detaylı sakin bir kafeye geçtik. İçerisi taze çekilmiş kahve ve tarcın kokuyordu. Köşedeki cam kenarına oturduk. Dışarıda süzülen yağmur damlalarını ve geçen arabaları izlerken, saatlerce konuştuk.

Ama bu kez işten, raporlardan ya da krizlerden bahsetmedik.

Elya bana çocukluğunda en çok sevdiği mahalle parkını anlattı; ben ona gözlüklerimi ilk taktığım ilkokul günündeki o komik anımı anlattım. Geçmişin o ağır travmalarına derinlemesine girmedik belki ama ikimiz de birbirimizin ruhundaki yara izlerini hissettik. Konuşmadığımız şeylerde bile anlaşıyorduk.

Bir ara masadaki kahve bardağına uzanırken parmaklarımız birbirine çarptı. İkimiz de bir an duraksadık. Elya gözlerini kaçırmadı; aksine ilk defa gözlerimin içine bu kadar uzun ve derin baktı. O an içimdeki o korkak çocuk sustu. Kalbimin ritmi hızlandı.

O gece eve döndüğümde, uzun zamandır ilk defa aynaya baktığımda kırgın bir adam değil, umut eden birini gördüm.

Elya benim için sadece bir iş arkadaşı değildi artık. O, karanlık geçmişimin ardından sığındığım o güvenli limandı. Ama o limana doğru yaklaşan yeni fırtınalardan ve Selin’in o tatlı maskesinin arkasındaki niyetlerden henüz ikimizin de haberi yoktu...