İnsan canı yandığında sanır ki, şehir değiştirirse ya da yaptığı işi bırakırsa o acı da geride kalacak. Oysa yara bedende değil ki, şehirle geride kalsın. Yalanların, haksızlıkların ve yok sayılmaların izi; gittiğin her yere seninle birlikte sürükleniyor.
Oteldeki o son günden sonra eşyalarımı toplayıp çıktığımda kendi kendime bir yemin etmiştim. Artık kimse için ekstra çaba sarf etmeyecek, kimsenin yarasına merhem olmaya çalışmayacaktım. Kalbimin etrafına kalın, yüksek ve soğuk surlar örmüştüm. İnsanlar sadece iş arkadaşı, sadece yoldan geçen birer yabancı olarak kalacaktı hayatımda.
Aylar sonra kendime daha sakin, kendi yağında kavrulan küçük bir şirkette/büroda yeni bir düzen kurdum. Amacım çok basitti: Sabah 09.00’da girmek, akşam 18.00’de çıkmak, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadan, o saf iyi niyetimi kimseye göstermeden yaşayıp gitmek.
Gözlüklerimin arkasındaki bakışlarım artık daha durgun, çocukluğumdan kalma o naif gülüşüm ise çoktan donuk bir tebessüme dönüşmüştü. İnsanlara karşı gardımı hep yüksek tutuyordum.
İşte öyle sıradan, gri bir sonbahar sabahıydı.
Ofise yeni birinin başlayacağını söylediler. Açıkçası ilgilenmedim bile. Kahvemi alıp masama geçtim, önümdeki dosyalara gömüldüm. Derken kapı açıldı.
İçeri giren kız, oteldeki Merve gibi iddialı, etrafa gülücükler saçan ya da dikkati üzerine çekmeye çalışan biri değildi. Aksine, o da tıpkı benim gibi kalabalığın içinde görünmez olmak ister gibi bir duruşa sahipti. Siyah düz saçları, gözlerinin altındaki hafif yorgunluk izleri ve elinde sıkı sıkı tuttuğu dosyasıyla çekingen bir adım attı içeri. Adının Elya olduğunu söylediler.
İçimdeki o eski Berk bir anlığına kafasını kaldırıp ona baktı. Çünkü bir insanı bakışından tanırsınız; onun da gözlerinde, benim yıllardır taşıdığım o kırgın, insanlara mesafeli duran o tanıdık gölge vardı.
İlk haftalar hemen hemen hiç konuşmadık. Sadece "Günaydın" ve "İyi akşamlar"dan ibaretti iletişimimiz. Ben surlarımı koruyordum, o da kendi kabuğunda yaşıyordu. Fakat kader, bir insanı iyilik sınavından muaf tutmak istediğinde bile önüne fırsatlar çıkarmaktan vazgeçmiyormuş.
Bir cuma akşamı, mesai bitimine az bir zaman kala ofistekiler tek tek çıkmaya başladı. Elya ise masasında kalmış, önündeki devasa rapor ekranına çaresizce bakıyordu. Ekip liderimizin ona yüklediği ve aslında hafta sonuna kalmaması gereken, oldukça karmaşık bir işti. Kızın ellerinin hafifçe titrediğini, gözlerinin dolduğunu fark ettim. Yüzündeki o mahcubiyet ve çaresizlik, bana lise yıllarında tek başıma kaldığım o AVM bankını, otelde çaresizce beklediğim o günleri hatırlattı.
Kendi kendime verdiğim o sözü hatırladım: "Karışma Berk. Topla çantanı ve git. İnsanlar yardım edilmeyi hak etmiyor."
Masamdan kalktım. Montumu giydim. Kapıya doğru bir adım attım. Ama adımlarım ağırlaştı, vicdanım göğsüme koca bir taş gibi oturdu. Bir insanın gözünün önünde çaresizce çırpınmasına seyirci kalmak, benim hamurumda yoktu. Ne kadar canım yanarsa yansın, ben kötülüğü öğrenemiyordum işte.
Derin bir nefes aldım. Montumu çıkarıp sandalyemin arkasına astım. Elya’nın masasına doğru yürüdüm.
"Bir problem mi var?" diye sordum, olabildiğince nötr bir ses tonuyla.
Kafasını hızla kaldırdı. Gözlerindeki o mahcup ifadeyi gizlemeye çalışarak, "Yok... yani biraz karmaşık bir tablo, halletmeye çalışıyorum," dedi. Sesi kısık ve güvensizdi.
Yanındaki sandalyeyi çektim, oturdum. "Sistemin o kısmını tek başına yapman saatler sürer," dedim. "Ekip lideri bunu bilerek bu saate bıraktı. Ver bana, beraber bölelim. Bir saate biter."
Bana öyle bir baktı ki... Şüpheyle, şaşkınlıkla ve ardından gelen derin bir rahatlamayla. Zihninden geçenleri okuyabiliyordum: "Benden ne karşılık bekleyecek acaba?" Çünkü bu devirde kimse kimseye nedensiz iyilik yapmazdı.
"Neden yardım ediyorsun?" diye sordu sessizce. "Senin mesain bitti."
Önümdeki klavyeye parmaklarımı koydum, gözlerinin içine bakmadan, buruk bir tebessümle cevap verdim:
"Çünkü bir insanın çaresizce tek başına bırakılmasının nasıl bir his olduğunu çok iyi biliyorum Elya. Ve tek bir insanın bile bunu yaşamasını istemiyorum."
O akşam, saatlerce çalışıp o raporu bitirdik. Elya ile ilk defa iş dışında, iki insan gibi konuştuk. Ama bilmiyordum... Kendi ellerimle yine bir iyilik tohumu ekmiştim ve hayat, bu tohumun meyvesini bana yine acıyla mı, yoksa bu kez farklı bir şeyle mi ödetecekti, henüz meçhuldü...