Otel odasındaki o uzun gecenin sabahında içimdeki fırtına yerini derin, sızılı bir sessizliğe bırakmıştı. Berk’in o sırrı beni korumak için taşıdığını, o omuzlara yüklenen yükün ne kadar ağır olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Ama ilk adımı atmak, gururumu tamamen yenmek zorundaydı.
Öğlene doğru kaldığım otelden çıkıp taksiye bindim ve doğrudan Damla’nın evine gittim.
Zile basıp beklediğimde kapı açıldı. Damla karşısında beni gördüğü an gözleri doldu. Yüzündeki o yorgun ifade ve kırgınlık kalbimi sıktı. Bir kelime bile söylemeden, kollarımı açıp doğrudan Damla’nın boynuna atladım.
"Özür dilerim Damla..." diye fısıldadım hıçkırıklar arasında. "Özür dilerim, canımın acısıyla hepinize haksızlık ettim."
Damla da sıkıca sarıldı bana, o da ağlamaya başladı. "Geçti kuzum, geçti... Biliyorum çok ağır bir şey yaşadın ama biz senin dostunuz, bunu unutma."
İçeride Can da yanımıza geldi, tek kelime etmeden sarıldı bize. O an anladım ki dünyada herkesten vazgeçebilirdim ama bu insanlardan asla vazgeçemezdim.
Akşam saatlerinde Damla’ların evinden ayrılıp otele dönerken aklım tek bir kişinin üzerindeydi: Berk. Anne ve babama hala çok kızgındım onlarla yüzleşmek için daha hazır değildim .
Beliz Hanım’ın söylediğine göre Berk iki gündür neredeyse hiç uyumamış, o sokaklardan bir adım bile ayrılmamıştı. İçime bir korku düştü; ya hastalandıysa?
Hemen eczaneye uğrayıp birkaç temel ilaç, sıcak tutacak şeyler ve yakınlardaki bir restorandan sıcak bir çorba alıp Berk’in evine doğru yola çıktım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Hayatımda ilk defa gururumu tamamen cebime koyup birine doğru koşuyordum.
Berk’in kapısının önüne geldiğimde elim titriyordu. Zili çaldım, ses çıkmadı. Birkaç kez daha vurdum.
Tam dönecekken kapı yavaşça aralandı.
Karşımda gördüğüm manzara nefesimi kesti. Berk’in yüzü kireç gibi beyazdaydı, gözlerinin altı morarmıştı, dudakları kurumuştu ve ayakta durmakta zorlanıyordu. Yüksek ateşi olduğu her halinden belliydi. Kapıyı açtığında beni gördü; önce rüya gördüğünü sandı, gözlerini birkaç kez kırpıştırdı.
"Elya...?" dedi, sesi fısıltı gibi çıktı.
Elimdeki poşeti yavaşça yere bıraktım. Hiçbir şey söylemeden içeri adım attım ve ellerimi uzutup onun o ateş yanan avuçlarından tuttum. Buz gibi elleri titriyordu.
"İyi misin?" diyebildim sadece, sesim titriyordu. "Kendini bu hale getirecek ne vardı Berk..."
Berk derin, hırıltılı bir nefes aldı. Gözlerinden tek damla yaş süzüldü. "Seni kaybettim sandım... Gittiğini, bir daha asla yüzüme bakmayacağını sandım. O acı, bu ateşten daha yaktı beni Elya..."
Dayanamadım. Boynuna sarıldım.
Berk önce şaşırdı, sonra o zayıf kollarıyla beni öyle bir sardı ki, sanki dünyadaki bütün acıları o kolların arasında unutturmak istiyordu. İkimiz de mutfağın kapısında, hıçkırıklar içinde birbirimize sarılarak ağladık. Ne kırgınlık kaldı ortada ne de o devasa sırlar... Sadece birbirine sığınan iki yaralı insan vardı.
Yavaşça onu yatağına yatırdım, getirdiğim çorbayı içirdim, ilaçlarını verdim. Sabaha kadar baş ucunda bekledim; elini bir an olsun bırakmadım. O gece, aramızdaki o kalın buz kütlesi tamamen eridi ve yaralarımızı birlikte sarmaya başladık.