İnsan kalbi garip bir organdır. Kaç kere kırılırsa kırılsın, kaç kere un ufak edilirse edilsin, küçücük bir tebessüm gördüğünde sanki hiç canı yanmamış gibi yeniden umutlanmaya meyillidir. Lise yıllarında dost dediğim insanların yok saymasıyla açılan o yaralar henüz kapanmamıştı ama ben yine de kalbimin kapılarını tamamen kilitlemeyi becerememiştim.
21 yaşıma geldiğimde bir otelde işe başladım. Yeni bir çevre, yeni insanlar, belki de geçmişin izlerini silebileceğim yeni bir başlangıçtı benim için. Oryantasyonun ilk günüydü. Diğer yeni başlayanlarla bahçede oturmuş, soğuk ve resmi bir tanışma evresinden geçiyorduk.
İşte o an geldi.
Bahçe kapısından içeri adım attığında, dünyamın ritmi bir anlığına durdu. Üzerinde sade bir kıyafet vardı ama duruşu, bakışları etrafındaki her şeyden soyutluyordu onu. Yanımıza doğru geldi. Ben daha tek bir kelime edemeden, gözleri doğrudan benim gözlerimi buldu. Beni baştan aşağı süzdü. O an aramızda tek bir cümle kurulmadı ama o bakışın içindeki o yoğun, anlaşılmaz duygu zihnime kazındı.
Yukarıya, oryantasyon salonuna çıktığımızda kalabalığın arasından sıyrılıp doğrudan benim yanıma gelen ilk kişi o oldu. Elini uzattı, "Ben Merve ..." diyerek ismini söyledi. Elini sıktığımda parmaklarının ucundaki o sıcaklık, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım o soğuk yalnızlığı bir anlığına ısıttı.
İlk günlerde sadece işle ilgili, mesafeli cümleler kuruyorduk. Ama zaman geçtikçe, içimdeki o saf duygu filizlenmeye başladıkça onunla daha çok konuşur oldum. O da bana başkaydı. Oteldeki diğer insanlara karşı gösterdiği o mesafeli tavır, bana gelince yerini sıcak bir samimiyete bırakıyordu. Şakalaşıyor, gözlerimizin içi gülerek konuşuyorduk.
İçimde uzun zamandır uyuyan o çocuk, ilk defa "Acaba ben de sevilebilir miyim?" diye sormaya başlamıştı.
Gözlerindeki o ilgiyi yanlış yorumlamadığımdan emin olmak için otelde tecrübeli, abi gibi gördüğüm birine açıldım. Bana gülümsedi ve "Hiç durma Berk," dedi, "Git bir kahve içmeye davet et. Kızın sana karşı boş olmadığı belli."
Doğrudan "Benimle kahve içer misin?" demeye çekindiğim için tatlı bir oyun kurdum. Bir konu üzerinde onunla iddiaya girdim. "Eğer ben kaybedersem," dedim gözlerinin içine bakarak, "Seni dışarıda güzel bir kahve içmeye götüreceğim."
Gülümsedi. O kadar güzel gülümsedi ki, iddianın ne olduğunun hiçbir önemi kalmadı. Kabul etti. Ve ben, sırf onunla o kahveyi içebilmek için iddiayı bilerek kaybettim.
Sözleştik. İzin günümde buluşacaktık.
O gün sabah erkenden uyandım. İçimde çocuksu bir heyecan, aynanın karşısında defalarca üstümü başımı düzelttim. Saatlerce telefonuma baktım. Sabah attığım "Günaydın" mesajı cevapsız kaldı. "Otelde yoğundur, vardiyası 16.00'da bitiyor zaten" diye düşündüm. Kötü bir şey getirmedim aklıma. İyiniyetim yine gardiyanım olmuştu.
Saat dörde doğru telefonunu aradım. Çaldı, çaldı... Açılmadı. Mesaj attım, iletildi ama dönmedi. Ekranın üstünde "Çevrim içi" yazısını gördüğüm an, göğsüme dev bir kayanın oturduğunu hissettim. Çevrim içiydi. Telefonu elindeydi. Ama benim attığım mesajları, aramamı resmen yok sayıyordu.
Açmadı. Gelmedi.
O gün odamda tek başıma oturdum ve ağladım. Bir insanın gelmemesi değil canımı yakan; iddiayı kabul edip, buluşma sözü verip sonra sanki ben hiç var olmamışım gibi beni o bekleyişin içinde tek başıma bırakmasıydı. Lisede AVM bankında bekletildiğim o pazar günü geldi aklıma. Yine aynı histi. Yine yok sayılmıştım.
Aradan birkaç gün geçti. İş yerine döndüm. Onu gördüğümde ne neden gelmediğini sordum ne de sitem ettim. Aramıza buzdan bir duvar ördüm. İş dışında yüzüne bile bakmadım. Ama içimdeki o gurur kırıklığı geçmiyordu. Birkaç gün sonra, sırf onu köşeye sıkıştırmak, o yalanıyla yüzleştirmek için sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar buluşmaya davet ettim.
Yine "Olur" dedi. Yine kabul etti!
Ve tahmin edin ne oldu? Yine gelmedi. Yine telefonlarımı açmadı, yine mesajlarıma bakmadı.
İki kez... İki kez aynı oyuna düşmüştüm. Kendi kendime "Artık bitti Berk" dedim. "Bu kız senin için sadece bir iş arkadaşı." Onu tamamen yok saymaya, profesyonel bir mesafeye çekilmeye karar verdim.
Ama bilmediğim bir şey vardı. Bu yaşananlar, onun hayatımdaki basit bir hevesi ya da gelgitli tavırları değildi. Ben sadece bir kahve içmek isterken, arkamda beni bir bataklığın içine çekecek devasa yalanların, kıskançlıkların ve karanlık hesapların döndüğünden henüz habersizdim...