Gözlerimi açtığımda, odadaki ağır kolonya kokusu ve başımdaki zonklama bana ne yaşadığımı acı bir şekilde hatırlattı. Kenan Bey ve Nevin Hanım elleri titreyerek başımda bekliyor, bana dokunmaya çalışıyorlardı. Berk ise odanın köşesinde, sanki dünyadaki bütün suçların sahibiymiş gibi yüzü bembeyaz, darmadağın duruyordu.
"Kızım... Birtanem, iyi misin?" dedi annem ağlayarak.
Yataktan birden fırladım. Onların bana dokunmasına izin veremezdim. "Dokunmayın bana!" diye bağırdım. Sesim kısıktı ama o kadar yırtıcıydı ki hepsi bir adım geriledi.
"Elya, dinle bizi... Biz seni çok sevdik, seni kendi canımızdan ayırmadık," dedi babam, gözleri dolu bir şekilde.
"Siz bana koca bir yalan verdiniz!" dedim, gözlerimden yaşlar süzülürken. "20 yıl boyunca yüzüme bakıp yalan söylediniz! Beni kim olduğumu bilmeden büyüttünüz!"
Gözlerim köşede sessizce duran Berk’e kaydı. Berk bana bir adım atmaya çalıştı, gözlerindeki acı dayanılmazdı. "Elya... Yemin ederim ben seni korumak istedim. Sadece incinme istedim..."
"Sen de yalan söyledin Berk," dedim, sesimdeki o kırgınlık içimi yaka yaka. "Gözlerimin içine baka baka kaçtın benden. Biliyordun... Hayatımın en büyük yalanını bildiğin halde yüzüme baktın ve susmayı seçtin. Bana dürüst olmadın!"
"Elya lütfen..." dedi Berk, sesi yalvarır gibiydi.
"Bitti," dedim. "Hepiniz bittiniz benim için."
Odadan fırladım. Arkamdan seslenen hıçkırıklara, "Elya dur!" bağırışlarına aldırış etmeden çantamı ve ceketimi aldım, kendimi gecenin soğuk sokaklarına attım. Telefonumu çıkardım, hepsini engelleyip telefonumu tamamen kapattım.
Gidecek tek bir yerim vardı. Adımlarım beni sürükleye sürükleye Damla’nın evine götürdü.
Zile bastığımda hava gece yarısını geçiyordu. Kapıyı açan Damla, yüzümdeki o darmadağın hali, ağlamaktan şişmiş gözlerimi görünce dehşete düştü.
"Elya?! ne oldu sana, bu halin ne?!"
Tek kelime edemeden kendimi Damla’nın boynuna attım. Hıçkırıklarım o küçük koridorda yankılanırken, Damla beni içeri alıp kapıyı kapattı. Beni koltuğa oturtup elime sıcak bir çay verdi, sarıldı. Ben sadece ağladım. Hiçbir şey anlatamadım, sadece "Benim kimsem yokmuş Damla... Bütün hayatım bir yalanmış" diyebildim.
Yaklaşık bir saat sonra kapı çılgınlar gibi çalmaya başladı.
Damla panikle ayağa kalktı. Peşinden koridora yürüdüm. Damla deliğe baktı: "Berk bu... Elya, Berk gelmiş. Çıldırmış gibi vuruyor kapıya."
Kapının arkasından Berk’in o çaresiz, yıpranmış sesi geliyordu:
"Damla! Aç kapıyı ne olur! Elya içeride biliyorum! Elya, tek bir dakika dinle beni... Yüzüme vur, nefret et ama ne olur kapıyı yüzüme kapatma! Ölüyorum burada Elya!"
Damla bana baktı. Gözlerimdeki o taşlaşmış, soğuk ifadeyi görünce duraksadı.
"Sakın açma Damla," dedim, sesim bu buz gibiydi. "Eğer o kapıyı açarsan, seninle de konuşmam. Bu evden de giderim."
Damla kapıya yaklaştı, sesi titreyerek: "Berk... Git buradan ne olur. Elya şu an seninle konuşmak istemiyor. Zorlaştırma, lütfen git."
"Gitmeyeceğim!" diye bağırdı Berk kapının arkasından. Sesi hıçkırıklarla boğuluyordu. "O kapı açılana kadar, Elya yüzüme bakana kadar tek bir adım atmayıyorum buradan!"
Gece boyunca yağmur yağdı. Damla salonda yanımda oturdu, ben dizlerimi göğsüme çekmiş pencereden dışarı bakıyordum. Sokak lambasının altında, kapının önünde, yağmurun altında sırılsıklam olmuş halde bekleyen Berk’i görebiliyordum.
Ama kalbimdeki o yangın o kadar büyüktü ki, dışarıdaki yağmur bile o ateşi söndürmeye yetmiyordu...