İçeriğe geç

BÖLÜM 25: AĞIR SIRLAR VE KIRILAN KALPLER

O gece zaman durdu. Sokak lambalarının sarı ışığı odamın tavanına vururken, gözümü bir saniye bile kırpamadım. Yatakta sağa döndüm olmadı, sola döndüm olmadı...

Zihnimde sadece o tek bir cümle yankılanıyordu: "Elya üvey olduğunu asla öğrenmeyecek!"

Kenan Amca’nın ve Nevin Teyze’nin o fısıltılı, korku dolu sesleri beynimin duvarlarına çarpa çarpa beni diri diri gömüyordu. Yastığa başımı koyduğumda Elya’nın o saf, gülümsediğinde gözlerinin içi parlayan yüzü geliyordu gözümün önüne. Bana güvenen, elini tuttuğumda dünyaları benim sanan o kız... Şimdi anne ve baba bildiği insanların, kendi hayatının en büyük yalanı olduğunu öğrense ne yapardı? Nasıl dayanırdı bu acıya?

Sabahın ilk ışıkları odaya sızdığında aynaya baktım. Yüzüm kireç gibi bembeyazdı. Gözlerimin altı morarmış, kan çanağına dönmüş gözlerimle adeta yaşayan bir ölüye benziyordum. Kravatımı bile doğru düzgün bağlayamadan, saçım başım dağınık bir halde evden fırladım.

Şirkete adım attığımda adımlarım birbirine dolanıyordu. Kafeteryanın yanından geçerken Can ve Damla’nın neşeli sesleri geliyordu. Dün gecenin ardından el ele tutuşmuş, yüzlerinde sarsılmaz bir mutlulukla kahve içiyorlardı. Onlara görünmeden masama geçmek istedim ama olmadı.

"Berk? Oğlum bu ne hal?"

Can’ın sesiyle duraksadım. Can ayağa kalkıp yanıma geldi, omzumu tuttu. "Ulan dün gece damat adayı gibiydin, şimdi kamyon çarpmış gibisin! Ne oldu sana, hasta mısın?"

"Yok... Bir şeyim yok Can," dedim, sesim pürüzlü ve kısıktı. "Sadece gece pek uyuyamadım. Başım çatlıyor."

Damla da endişiyle yanımıza geldi. "Berk iyi görünmüyorsun gerçekten. Elya geldi mi, haberi var mı bu halinden?"

Elya’nın adını duyduğum an kalbime bir bıçak saplandı. "Söylemeyin Elya’ya," dedim aniden, sesimdeki aşırı tepkiye ben bile şaşırdım. "Yani... Merak etmesin, önemli bir şey değil. Biraz işlere odaklanırsam geçer."

Masama geçip oturdum ama ekranı bile göremiyordum. Kafamın içi zonkluyordu.

Yaklaşık yarım saat sonra asansörün kapısı açıldı. Elya içeri girdi. Üzerinde yine o çok sevdiğim açık renkli kazağı, bileğinde ahşap bilekliği vardı. Yüzünde dünkü kutlamanın ve aşkımızın o tatlı tebessümüyle doğrudan benim masama doğru yürüdü.

"Günaydın sevgilim..." dedi Elya yumuşacık bir tonla.

Ama masama yanaşıp yüzümü gördüğü an o gülümseme yüzünde dondu. Elindeki çanta hafifçe aşağı kaydı.

"Berk?" dedi Elya, sesi bir anda panikle kısılarak. Yanıma diz çöktü, elini alnıma koymaya çalıştı. "Sana ne oldu? Gözlerinin hali ne böyle? Hasta mısın, bir yerin mi acıyor?"

Elya’nın bana dokunmasıyla içimde devasa bir tsunami koptu. Gözlerim doldu, ağlamamak için dişlerimi birbirine kenetledim. Çaresizce elimi çekip yüzümü başka tarafa çevirdim. O an Elya’nın yüzüne bakmaya yüzüm yoktu; sanki gözlerimin içine baksa o korkunç sırrı okuyacakmış gibi hissediyordum.

"İyiyim Elya," dedim, sesimin soğuk ve mesafeli çıkmasına engel olamayarak. "Bir şeyim yok. Gece biraz başım ağrıdı, uyuyamadım sadece."

Elya’nın eli havada kaldı. Bakışlarındaki o sıcacık şefkat, yerini derin bir şaşkınlığa ve incinmişliğe bıraktı.

"Baş ağrısı insanı bu hale getirmez Berk," dedi Elya, sesini alçaltarak ama gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmadan. "Sen benden gözlerini kaçırıyorsun. Benden bir şey mi saklıyorsun? Bir problem mi var?"

"Yok diyorum Elya!" diye biraz fazla sert çıktım, ama hemen ardından gelen o pişmanlığı gizleyemedim. "Lütfen... Üstüme gelme bugün. Sadece biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var."

Elya olduğum yerde donup kaldı. Dün gece sahil kenarında el ele tutuştuğumuz o an gözünün önüne geldi; ama şimdi karşısındaki adam ona yabancı biri gibi bakıyordu.

Elya tek kelime daha etmedi. Yavaşça masamdan uzaklaştı, kendi yerine geçti. Ne bir öfke cümlesi kurdu ne de kırgınlığını yüksek sesle dile getirdi... Sadece o sessiz bakışları, kalbime saplanan binlerce iğneden daha çok yaktı canımı.

Omuzlarımdaki bu ağır sır, Elya’yı korumak isterken aramızdaki ilk devasa çatlağı açmıştı bile...